ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı ile kastedilen nedir acaba?

2007-12-04 01:15:00

Ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı ile kastedilen nedir acaba?


İnsanlar arasında görüş farklılıklarının olması tabîi, psikolojik, tarihsel, dînî ve sosyolojik bir vâkıadır. Her din, felsefe ve ideoloji bu gerçekten nasîbini almaktadır. Düşüncedeki bu farklılıklar, kişinin savunduğu fikrin tek temsilcisi olarak sadece kendisini görüp mutlaklık iddiâsında bulunmadığı, başkalarını “öteki” yerine koyup dışlamadığı sürece birer zenginlik kabul edilebilir
.

Dolayısıyla, farklı mezhepleri, tarikatları ve cemaatleri “yanlış”, “sapık”, “bidatçi” v.b. sınıflandırmalarla dışlamak yerine, insan doğasından kaynaklanan ve toplumsal yapıyla kurumlaşan farklı söylemler veya zihniyetler olarak analiz etmeye çalışmak daha doğrudur.[1]

Ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı ile ilgili rivâyette geçen yetmiş sayısı hakkında da şunları söyleyebiliriz. Bilindiği üzere klasik Arapça’da “yetmiş” sayısı, tıpkı “yedi” sayısının “muhtelif” ya da “çeşitli” anlam ifade etmesi gibi, çoğu zaman belirli bir sayısal değeri değil, bir “çokluğu” ifade etmek için kullanılmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de geçen yedi ve yedinin katları olan rakamlarla ya esas sayı,[2] ya da çokluk ve mübâlağa[3] kastedilmektedir.[4] Bu sayılar hakîkî mânâlarının dışında mübâlağa için kullanıldığında, verilen mesajın önemine dikkatler çekilmekte ve zihinlerde kalıcı olması amaçlanmaktadır. Âyet ve hadislerde mübâlağanın bazen teşvik, bazen de sakındırmak için kullanıldığı bilinmektedir.

Dolayısıyla bu rivâyette ifade edilmek istenen husus, Müslümanların sonraki çağlarda pek çok hizip ve fırkalara ayrılabilecekleri, hatta bu konuda Yahûdi ve Hıristiyanları da geride bırakabilecekleridir. Bu itibarla, burada ciddî bir uyarı ve sakındırma söz konusudur. Nitekim, tarihte görülen fırkaların sayısının rivâyette bildirilenlerden çok daha fazla olduğu görülmektedir.[5]

Bu ve benzerî rivâyetleri tamamen reddedenler olduğu gibi, savunanlar veya farklı yorumlayanlar da bulunmaktadır. Rivâyeti eleştirenler bu rivâyetin bir istismar ürünü olduğu, Sünnî mezhepler tarihi yazıcılığının temelini oluşturduğu ve asırlardır süren çok derin ve uzun etkilerinin bulunduğunu söylemektedirler. Ayrıca çeşitli siyâsî, fıkhî ve îtikâdî mezhepler arasında düşmanlık tohumları ektiği, İslâm ümmetinin toplumsal dokusunu gevşetip zayıflattığı ve eleştirel aklın devre dışı bırakılması sebebiyle de bu tür rivâyetlerin asırlarca İslâm düşüncesinde varlığını sürdürdüğünü belirtmektedirler. Bununla birlikte bu tür rivâyetlerin karamsarlığı çağrıştırdığı, geleceğe ümit ve iyimserlikle bakılmasını da imkansızlaştırdığını ifade etmektedirler.[6]

Rivâyeti savunanlar ise, fırka-i nâciye’yi şu veya bu grup şeklinde tahsis ve ta’yin etmenin hiçbir zaman geçerli olamayacağını, bu fırkanın belli vasıflarından bahsedilebileceğini, bu özellikleri taşıyanların kurtulabileceğini, bunların ise Ehl-i sünnet ve’l-cemaatin temsil ettiği evsaf ve îtikad olduğunu söylemektedirler.[7]

Bu sözün hadis olma yönüyle aslı olmadığını, ancak anlam îtibârıyla doğru olduğunu belirtenler ise, Kur’an ve Sünnet’e uygun olan farklı görüş ve düşüncelerde bulunmanın doğal olup bunun Allah’ın bir rahmeti olduğunu ifade etmektedirler.[8]

Bu tür ihtilaflardan zarar gelmeyeceğini, ancak bu ihtilaflara dayanarak düşmanlık çıkartmanın günah olduğunu, “birlik” iddiâsıyla kendi düşünce ve anlayışını başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmanın ise yanlış olup sıkıntılar doğuracağını, farklı düşünmenin ayrılık ve düşmanlık olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ifade etmektedirler.[9]

Aksi takdirde kıyâmete kadar sürecek ihtilafların devam edeceğini, bunun sebebinin ise siyasî, ictimâî ve ahlâkî meseleler mütalaa edilirken, zaaf ve ihtirasların esiri olarak hareket edenlerin ve başkalarının düşüncesini özgürce ifade etmesine engel olanların tavırlarından kaynaklandığını belirmektedirler.[10]

Zîra, Kur’an-ı Kerim’in bu çeşit dayatmaları, gruplaşmaları ve tarafgirliği yasakladığı,[11] çoğulculuğa ve bireyin temel hürriyetlerine vurgu yaptığı bilinmektedir.[12] İslâm’ın toplumsal dayanışmayı ve düzeni ön plana çıkardığı, bunun için “İslâm kardeşliği”ni tesis ettiği ve dünyanın değişik bölgelerinde, çeşitli kıtalarında yaşayan muhtelif ırklara mensup Müslümanları İslâm çatısı altında birleştirmeyi hedeflediği mâlumdur.[13]


Bütün bunların başarılabilmesi ise, hür tartışma ortamında fikirlerin serpilip gelişmesiyle mümkündür. Aksi halde bu durumdan dînî tefekkür hayatının olumsuz yönde etkilenmesi söz konusudur. İslâm dîni bu nedenle diğer semâvî dinlerden farklı olarak, kurumsal din yerine, bireyin merkezde olduğu, bireyin hür seçim ve davranışlarıyla sosyalleşen bir din anlayışını savunmakta ve insanlığa bunu tavsiye etmektedir.[14] Fikirlerin muhtelif olmasıyla birlikte, kalplerin birliği ilkesi de İslâm’ın en büyük esâsıdır.[15] Dolayısıyla dînî, siyâsî ve ictimâî konularda birlik ve kardeşlik unutulmadığı sürece, farklı konularda değişik kanaatlerin bulunmasının herhangi bir sakıncası olmasa gerektir.[16]

Sonuç olarak,
düşünce ve ifade hürriyetinin sağlandığı ortamlarda, farklı düşüncelerden çıkacak olumlu ve güzel neticelerin o toplum için bir rahmet olabilmesi mümkündür. İslâm ayrımcılık, bölücülük, ayrı baş çekme ve meşrû otoriteye isyan olarak tanımlanabilecek tefrikayı[17] şiddetle yasaklamaktadır.

Tefrikadan kurtulmak için yapılması gereken ise,
özgür bir platformda her türlü meselelerin liyâkat sahibi uzmanlar tarafından tartışılarak bir karara varılması ve bu kararın muhâlif olanlarca da kabul edilerek uygulanmasıdır. Bu itibarla, insanların farklı görüş ve düşüncelerde olması değişik görüş ve önerilerinin bulunması kesinlikle bir tefrika nedeni olmamalıdır. Zîra bir takım görüş ve düşüncelerin zamanla doğrulanabilmesi imkan dahilindedir. İnsanlar şiddetle yasaklanan tefrikanın bu olumsuz sonuçlarını düşünerek hareket etmek durumundadırlar.

Hz. Peygamber’in ashabını geçmiş kavimlerin düştüğü benzeri hatalara düşmekten sakındırması ve onları bu şekilde îkaz etmesi normal olup, aklen ve mantîken de mümkündür. Zaten merhamet ve şefkat dolu,[18] Kitab’ı ve hikmeti öğretmekle görevli[19] âlemlere rahmet olarak gönderilen[20] bir peygamberden beklenen de budur. Ancak onun bu samîmî uyarısını zaman içinde yanlış anlayan ve sadece kendi mensup olduğu grubu fırka-i nâciye olarak görenler, Hz. Peygamber’in maksadını tam olarak kavramasalar gerektir.

Teferruattaki farklılıkları abartarak buradan çıkar elde etmeyi ve etraflarında insanları etkileyerek onları kendi yanlarında tutmayı amaçlayanlar, keyfî arzu ve ihtiraslarının esiri olanlar, taassup içinde hareket edenler sorumluluklarının farkında olmalıdırlar. İslâm’ın özünü ve ruhunu anlayamayan ve Hz. Peygamber’i yanlış tanıyıp tanıtan, geçmişte yapılmış bir takım anlama hatalarını bilerek ve isteyerek ısrarla devam ettiren, onun söylemediklerini söylemiş gibi gösterenlerin ise bizzat onun tarafından yapılan sert ikazı[21] hatırlamaları uygun olacaktır.

selam ve muhabbetle aziz kardeşlerim..
--------------------------------------------------------------

[1] KUTLU, Sönmez, “İslâm Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri”, İslâmiyât, C. 4, S. 4, Ank., 2002, s. 36.

[2] Bakara, 2/196; A’râf, 7/155; Yûsuf, 12/43, 46-48; Kehf, 18/22; Hâkka, 69/7.

[3] Bakara, 2/29; Mü’minûn, 23/17, 86; Tevbe, 9/80; Lokmân, 31/27; Fussilet, 41/12; Talâk, 65/12; Mülk, 67/3; Hâkka, 69/32; Nûh, 71/15; Nebe, 78/12.

[4] ESED, M., s. 696, 23/53, 30 no’lu dipnot.

[5] FIĞLALI, E. R., “İslâm Mezhepler Târihi Araştırmalarında Karşılaşılan Bazı Problemler”, Uluslararası I. İslâm Araştırmaları Sempozyumu, DEÜ., Yay., İzmir, 1985, s. 374.

[6] KIRBAŞOĞLU, “İstismara Elverişli Münbit Toprak Hadisler”, s. 132-133, 137; KIRBAŞOĞLU, Alternatif Hadis s. 368. Akbulut ise, 73 fırka hadisinin, “olayların ve faillerin ezelden planlandığını ileri sürenlerin düşüncelerini yansıttığını” ifade etmektedir. Bkz. AKBULUT, Ahmet, Sahâbe Devri Siyâsî Hadisleri, s. 314. Ayrıca bkz. İBN HAZM, el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ehvâ ve’n-Nihal, Bağdâd, ts. III, 248.

[7] ÇAKAN, İ. Lütfi, Sırât-ı Müstakîm ve Yolcuları, Şamil Yay., İst., 1980, s. 168, 170. Daha fazla bilgi için bkz. ÖZLER, Mevlüt, İslâm Düşüncesinde 73 Fırka Kavramı, Nûn Yay., İst., 1996.

[8] KUTLAY, Halil İbrâhim, “Ümmetimim İhtilafı Rahmettir Sözü Üzerine Bazı Mülahazalar”, Hadis Tetkikleri Dergisi, C. 2, S. 1, İst., 2004, s. 81-104; FIĞLALI, s. 374.

[9] MÛSÂ CÂRULLAH, Büyük Mevzûlarda Ufak Fikirler, haz. Mûsâ Bilgiz, Kitâbiyât, Ank., 2001, s. 24.

[10] MÛSÂ CÂRULLAH, Kur’an-ı Kerim Âyet-i Kerimelerinin Nurları Huzurunda Hatun, s. 6-7.

[11] Mücâdele, 58/7-10.

[12] FAZLUR RAHMAN, Ana Konularıyla Kur’an, s. 86; MÛSÂ CÂRULLAH, Büyük Mevzûlar, s. 37.

[13] SAİD HALİM PAŞA, İslâm ve Batı Toplumlarında Siyasal Kurumlar, s. 33-35.

[14] BARDAKOĞLU, Ali, “İlahiyatçıların Din Söylemi”, İslâmiyât, C. 4, S. 4, (Ekim-Aralık 2001), Ank., 2002, s. 72.

[15] MÛSÂ CÂRULLAH, Büyük Mevzûlar, s. 88.

[16] MÛSÂ CÂRULLAH, Büyük Mevzûlar, s. 24-25.

[17] Tevbe, 9/107.

[18] Tevbe, 9/128.

[19] Bakara, 2/129, 151; Âl-i İmrân, 3/164; Cum’a, 62/2.

[20] Enbiyâ, 21/107.

[21] Hz. Peygamber: Kim bilerek (veya bilmeden) benim söylemediğim bir şeyi (araştırmadan, incelemeden, derinlemesine düşünmeden sanki ben söylemişim gibi) bana isnad ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın.” buyurmaktadır. Bkz. BUHÂRÎ, 3/İlim, 38 (I, 35); 60/Enbiyâ, 50 (IV, 145), 78/Edeb, 109 (VII, 118); MÜSLİM, 53/Zühd, 16 (III, 2298-2299); EBÛ DÂVUD, 24/İlim, 4 (IV, 63); TİRMÎZÎ, 31/Fiten, 70 (IV, 524), 39/İlim, 8, 133 (V, 35, 36, 40), 44/Tefsîr, 1 (V, 199), 46/Menâkıb, 19 (V, 634); İBN MÂCE, Mukaddime, 4 (I, 13); DÂRİMÎ, Mukaddime, 25, 46 (I, 67-68, 111); İBN HANBEL, I, 78, 130, 293; II, 47, 83, 123, 150, 159, 171, 202, 214, 410, 413, 469; III, 13, 39, 44, 46, 56, 98, 113, 116, 166-167, 176, 203, 209, 222, 278, 280, 303, 422; IV, 47, 100, 156, 201, 367; V, 245, 292, 412.

-----------------------------------------

 

Şimdi de 73 fırkadan bahseden rivayeti değerlendirelim....


 

Rasûlü Ekrem (s.a.v.) Hazretleri buyurur: (ستفترق امتي ثلاثا و سبعين فرقة كلهم في النار الا واحدة قالوا من هم قال ما انا عليه و اصحابي) “Setefteriku ümmetî selâsen ve seb’îne firkaten küllühüm fi’n-nâr illa vâhideten. Kâlü: ‘men hüm?’ Kâle: ‘mâ ene aleyhi ve ashâbî.’” Rasûl (s.a.v.) dedi: “Ben-î İsrâil kavmi yetmiş iki fırka oldular. Benim ümmetim yetmiş üç bölük olurlar. Yetmiş ikisi tamuya layıktır, eğer Allah’tan inâyet olmazsa. Amma ebedî kalmayalar. Ve birisi, uçmaklıktır. Dediler: ‘Ya Rasûlullah! Onlar kimlerdir?’ Rasûl (a.s.) dedi: “Ben ve ashâbım ol bir bölüktendir.”[1]

Tahric ve Değerlendirme:

Muhammed ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağına dair rivâyet, “yetmiş bir”, “yetmiş iki”, yetmiş üç” veya “yetmiş küsur” ifadeleriyle ve çeşitli tariklerle tahric edilmiştir. Bu rivâyeti, Ebû Hureyre’den; Ebû Dâvud, İbn Mâce, Tirmîzî, İbn Hanbel, İbn Ebî Âsım, Ebû Yâ’lâ, İbn Hıbbân ve Hâkim,[2] Muâviye b. Ebî Süfyân’dan (60/680); Ebû Dâvud, Dârimî ve İbn Ebî Âsım,[3] İbn Abbas’tan; İbn Ebî Âsım,[4] Avf b. Mâlik’ten; İbn Mâce, İbn Ebî Âsım ve Taberânî,[5] Abdullah b. Amr’dan (65/684-685); Tirmîzî,[6] Ebû Umâme’den (86/705) Taberânî[7] ve Enes b. Mâlik’ten (93/712) yine Taberânî[8] tahric etmişlerdir.

Tirmîzî’nin tahric ettiği Abdullah b. Amr rivâyetine göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “İsrâiloğullarının başına gelenler, bir ayakkabının diğerine eşit olması gibi ümmetimin de başına gelecektir. Hatta onlardan birisi, açıkça annesi ile cinsel temasta bulunsa, ümmetimden de bunu yapacak birisi çıkacaktır. İsrâiloğulları yetmiş iki fırkaya ayrılmıştı, ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunlardan biri hariç tamamı cehennemdedir.” Bunun üzerine ashab: “Ya Rasûlullah o hangisidir?” dediler. Hz. Peygamber ise: “Benim ve ashabımın yolundan giden fırkadır” buyurdular. Tirmîzî bu rivâyet hakkında “bu vecih dışında bu hadisi bilmiyoruz” diyerek “hasen-garib” hükmünü vermiştir.[9] Ayrıca rivâyetin isnadında bulunan Abdurrahman b. Ziyad b. En’am tenkîd edilmiştir.[10]

Tirmîzî’nin tahric ettiği Ebû Hureyre rivâyetine göre ise, Hz. Peygamber şöyle söylemiştir: “Yahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrılmıştır, Hıristiyanlar da öyle. Ümmetim ise, yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.” Tirmîzî bu rivâyet hakkında “hasen-sahih” hükmünü vermiştir. İbn Mâce’nin tahricinde ise, Hıristiyanlardan söz edilmemiştir. İbn Hıbban’ın, “Yahudiler yetmiş bir, Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır”[11] lafzıyla tahric ettiği bir varyantta ise sayıda herhangi bir tereddüt söz konusu değildir. Öte yandan diğer bütün rivâyetlerin Tirmîzî’nin rivâyetinde olduğu gibi hemen hemen aynı lafızlarla tahric edildiği görülmektedir.

Taberânî’nin tahric ettiği Enes b. Mâlik rivâyetlerine göre ise Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bu ümmet yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, biri hariç tamamı cehennemdedir.” “o fırka hangisidir?” diye sorulduğunda ise: “Bugün benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu fırkadır” cevabını vermiştir. Heysemî, senedinde yer alan Abdullah b. Süfyan nedeniyle bu rivâyeti tenkîd etmiştir.[12] İbn Mâce, İbn Ebî Âsım ve Taberânî’nin Avf b. Mâlik rivâyetinde ise, “onlar kimlerdir?” sorusuna Hz. Peygamber, “cemaattir” cevabını vermiştir. Heysemî, Taberânî’nin ricâlinin “sika” olduğunu söylemiştir.[13] Taberânî’nin diğer rivâyetlerinden farklı olan ve “biri cennette diğerleri cehennemde olmak üzere bu ümmet yetmiş üç fırkaya ayrıldığı zaman hâlin nice olur ya Avf?”[14] şeklindeki mufassal rivâyetin isnâdı ise, meçhul ve zayıf râvîlerden oluşması sebebiyle tenkîd edilmiştir.[15]

Dârimî, Ebû Dâvud ve İbn Ebî Âsım’ın tahric ettiği Muâviye rivâyetinden, Dârimî ve Ebû Dâvud’un rivâyetlerinde “biri hariç tamamı cehennemdedir” ziyadesi yer almakta, ayrıca Ebû Dâvud’un rivâyetinde cennette olanların “cemaat” olduğu tasrih edilmektedir. İbn Ebî Âsım’ın tahric ettiği ve Elbânî’ye göre ricâli “sika” olan Muâviye rivâyetinde de,[16] sadece ümmetin “yetmiş üç” fırkaya ayrılacağı haber verilmekte, cennet veya cehennemde olanlardan söz edilmemektedir.

Ebû Umâme’den rivâyet edilen hadise göre ise, Hâricîlerin reislerinin Şam’a gelmesine tepki gösteren Ebû Umâme’ye: “Sen kendinden mi bir şey söylüyorsun, yoksa Rasûlullah’tan duyduğun bir şeyi mi konuşuyorsun?” diyerek soru soran Ebû Gâlib’e: “Size söylediklerimi ben Rasûlullah’tan bir, iki veya üç defa değil, tam yedi defa işittim. Sen Âl-i İmrân’daki ‘bazı yüzlerin (mutluluktan) parladığı ve bazı yüzlerin (acıyla) karardığı o hesap gününde…’ âyetini[17] okumuyor musun?’ diyerek cevap vermiş ve arkasındanda şunları söylemiştir: “Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Yetmişi cehennemde biri cennettedir. Nasrânîler yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Yetmiş biri cehennemde, biri cennettedir. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya ayrılacak, yetmiş ikisi cehennemde biri cennette olacaktır.” Heysemî bu rivâyetin râvîlerinin “sika” olduğunu söylemektedir.[18] Ancak, râvîlerden Ebû Gâlib el-Basrî hakkında ihtilaf söz konusudur.[19]

Ümmetin “yetmiş iki” fırkaya ayrılacağını bildiren rivâyeti ise İbn Mes’ud’dan; İbn Ebî Âsım,[20] Amr b. Avf’tan; İbn Ebî Âsım ve Taberânî,[21] Ebû Umâme’den; İbn Ebî Şeybe,[22] Enes b. Mâlik’ten; İbn Mâce, İbn Hanbel, İbn Ebî Âsım ve Ebû Yâ’lâ[23] tahric etmişlerdir. Bûsirî, Enes b. Mâlik rivâyetinin “sahih” olduğuna hükmetmiş,[24] Elbânî de Enes b. Mâlik rivâyetinin altı ayrı tarik ile tahric edildiğini ifade ederek bu kanaate katılmıştır. Elbânî’ye göre bu rivâyeti “zayıf” sayanlar mutaassıp kimselerdir.[25]

Bilinen vecihlerin aksine, Deylemî’nin tahric ettiği “ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacak, zındıklar hâriç tamamı cennettedir” şeklindeki Enes b. Malik rivâyetiyle[26] Duafâ kitaplarında rastlanan “biri hariç tamamının cennette olduğuna” dair rivâyetlerin[27] uydurma olduğuna hükmedilmiştir.[28]

Ebû Hureyre rivâyetlerinde sadece “yetmiş üç” fırkaya ayrılacağı ifadesi yer almakta, cennette yahut cehennemde olan fırkadan söz edilmemektedir. Diğer rivâyetlerde ise, “benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir” veya “cemaat” şeklinde açıklamalar bulunmaktadır. Tahrîci yapılan rivâyetin “yetmiş bir/yetmiş ikiden daha fazla”[29] veya “yetmiş küsur”[30] gibi lafızlarla da rivâyet edildiği görülmektedir. Hz. Peygamber’in bu sözü farklı zamanlarda söylemesi veya farklı sayılar vermiş olması da imkan dahilindedir. Sayılardaki bu ihtilafın zabt kusuruna işaret etmesi de mümkündür. Ancak her iki durumda da rivâyetlerdeki farklı rakamların olması, sayının bizatihî önemli olmadığı ve ”yetmiş” rakamı ile çokluğun kastedildiği görüşünü[31] doğrular niteliktedir.

Öte yandan cennete gidecek fırka konusunda, “cemaat” veya “benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu fırkadır” şeklindeki farklı açıklamaların da mânâ ile rivâyetten kaynaklanması muhtemeldir. Bununla birlikte, bu ifadelerin genel anlamda Hz. Peygamber’e tâbî olunmasına delâlet ettiği ifade edilmiş, ayrıca Sünnet’e sarılmanın gereği konusunda da delil olarak kullanılmıştır.[32] Diğer taraftan “cemaat” ile; “tahrif, tağyir ve tebdil edilmemiş haberlerle Rasûlullah’tan gelen âsârâ ittibâ konusunda ortak görüşe sahip olanların” kastedildiği belirtilmiştir.[33]

Görüleceği üzere tartışmalar, rivâyetin anlaşılması ve yorumlanması üzerinde cereyan etmektedir. Bu ise, rivâyetin sıhhati ve yetmiş üç sayısı hakkında genel bir kabulün olduğunu göstermektedir. Nitekim Abdulkâhir el-Bağdâdî (429/1037) “el-Fark beyne’l-Fırak” adlı eserine Ebû Hureyre rivâyetiyle başlamış,[34] fırkaların sayısını “yetmiş üç”e tamamlayacak şekilde bir tasnîf gerçekleştirmiştir.[35] Bu rivâyeti Hz. Peygamber’in önceden haber verdiği bir olayın gerçekleşmesi olarak gören ve bunu Rasûlullah’ın mûcizelerinden biri olarak da değerlendirenler de bulunmaktadır.[36] Hattâbî, Hz. Peygamber’in “yetmiş üç” fırkaya ayrılacakların tamamı için “ümmetim” ifadesini kullanmasını delil göstererek, bu fırkalardan hiçbirinin dînin dışında olamayacaklarını söylemiştir.[37] Günümüz hadis araştırmacılarından bu rivâyeti değerlendiren Çiftçi, “cennettedir” lafzıyla işaret edilen fırkanın birebir aynı düşüncelerin paylaşıldığı tek zümreyi değil, Kur’an ve Sünnet’i esas alan her fırka ve düşünceyi kapsadığını ifade etmektedir.[38]

Hz. Peygamber’in ümmetini, Ehl-i kitâbın kendi içlerindeki farklılıkları doğru değerlendiremeyerek tefrikaya düştüğü gibi düşmemeleri konusunda uyarması, onları fırkalara ayrılmaya teşvik ettiği anlamına gelmemektedir. Herkesin kendi görüş ve düşüncesini doğru ve haklı bulması normaldir. Ancak, her grubun kendisini müjdelenen fırka sayarak diğerlerini dışlaması, yok sayması ve ilişkileri koparması doğru değildir.

Zîra Hz. Peygamber’in
uygulamalarının tamamına bakıldığında görüleceği üzere, o ne böyle bir şey kastetmiş ve ne de bu anlama gelebilecek bir söz söylemiştir. Birlik ve beraberliğe haddinden fazla önem Hz. Peygamber, bu mesajının tam tersine bir ifadeyi kullanmamıştır. Zaten değişik fikirlere ve istişâreye önem veren bir peygamberin tek bir grubu cennetle müjdelemesi ve diğerlerinin tamamını dışlaması onun uygulamalarıyla çelişmektedir. Dolayısıyla Ebû Hureyre ve Muâviye’den gelen rivâyet dikkatlice incelendiğinde görüleceği üzere, burada sadece, “Yahudi ve Hıristiyanların fırkalara ayrıldığı kendi ümmetinin de ayrılacağı” ifadeleri yer almaktadır.

Bu rivâyetlerde ne “cennetten”, ne “cehennemden” ve ne de “cemaatten” söz edilmektedir. Bu itibarla, mezkur ifadelerin rivâyete sonradan eklenerek hadisin zenginleştirilmesi ve her grubun kendilerini haklı göstermek için rivâyeti istediği şekilde alıp yorumlaması mümkündür. Hz. Peygamber’in ümmeti içerisinde değişik kanaatlerin olacağını belirtmesi, bunu bir rahmet olarak görmesi ve yararlanılması gerektiğini ifade etmeye çalışmasının zaman içerisinde bu şekilde bir anlam kaybına uğramasının iyi tahlil edilmesi ve onun esas maksadının doğru kavranmasının hayırlı ve çok isabetli olacağını düşünmekteyiz.

Sonuç itibârıyla, rivâyetin sıhhati konusunda genel bir kanaatin varlığı görülmekte ise de, râvîlerde bir takım zabt kusurlarının olduğu anlaşılmaktadır. Rivâyetin bazı tarikleri zayıf olmakla beraber, Ebû Hureyre ve Muâviye rivâyetlerinin hasen olduğu
görülmektedir.

selam ve dua ile....

Dr. A. Emin SEYHAN, Hadislerde Kıyamet Alametleri, s. 152-158., Moralite yay., İstanbul/2006

------------------------------------

[1] AHMED BÎCAN, s. 300.

[2] EBÛ DÂVUD, 39/Sünne, 1 (V, 4-6); İBN MÂCE, 36/Fiten, 17 (II, 1321-1322); TİRMÎZÎ, 38/Îmân, 18 (V, 25-26); İBN HANBEL, II, 332; İBN EBÎ ÂSIM, Ebû Bekr Ahmed b. Amr b. ed-Dahhâk (287/900), Sünne, (I-II), thk. Muhammed Nasîruddin Elbânî, el-Mektebetü’l-İslâmî, Beyrut, 1400, I, 33, 34; EBÛ YÂ’LÂ, Ahmed b. Ali, (307/919) Müsnedü Ebî Yâ’lâ, (I-XIII), thk. Hüseyin Selim Esed, Dımeşk, 1984, X, 317, 381, 502; İBN HIBBAN, XIV, 140; XV, 125; HÂKİM, I, 47, 217.

[3] EBÛ DÂVUD, 39/Sünne, 1 (V, 4-6); DÂRİMÎ, 17/Siyer, 75 (II, 556); İBN EBÎ ÂSIM, Sünne, I, 35.

[4] İBN EBÎ ÂSIM, Sünne, II, 481.

[5] İBN MÂCE, 36/Fiten, 17 (II, 1321-1322); İBN EBÎ ÂSIM, Sünne, I, 32; TABERÂNÎ, Süleyman b. Ahmed, (360/971), Kebîr, (I-XX), thk. Hamdi b. Abdilmecid es-Silefî, Mektebetü’l-Ulûm ve’l-Hikem, Musul, 1983, XVIII, 51, 70.

[6] TİRMİZİ, 38/Îmân, 18 (V, 25-26).

[7] TABERÂNÎ, Kebîr, VIII, 273.

[8] TABERÂNÎ, Mu’cemü’l-Evsât, (I-X), thk. Târık b. Abdullah b. Muhammed-Abdulmuhsin b. İbrâhim el-Hüseynî, Dâru’l-Haremeyn, Kahire, 1415, V, 137; VIII, 22.

[9] TİRMÎZÎ, 38/Îmân, 18 (V, 26).

[10] İBN EBÎ HÂTİM, Cerh ve’t-Ta’dîl, V, 234: İBNÜ’L-CEVZÎ, Duafâ ve’l-Metrûkîn, II, 94; ZEHEBÎ, Muğnî fi’d-Duafâ, II, 380.

[11] İBN HIBBÂN, Sahih, XIV, 140.

[12] HEYSEMÎ, Mecma’ I, 89.

[13] HEYSEMÎ, Mecma’, I, 179.

[14] TABERÂNÎ, Kebîr, XVIII, 51.

[15] HEYSEMÎ, Mecma’, VII, 323-324.

[16] İBN EBÎ ÂSIM, Sünne, I, 35.

[17] Âl-i İmrân, 3/106-107; “Bazı yüzlerin (mutluluktan) parladığı ve bazı yüzlerin (acıyla) karardığı o (hesap) gününde yüzleri kararanlara: “îmâna erdikten sonra hakikati inkar mı ettiniz? O halde hakikati inkar ettiğiniz için tadın bu azabı!” (denilecek). Nur yüzlülere gelince, onlar Allah’ın rahmet dairesi içinde olacaklar, orayı mesken edineceklerdir.”

[18] HEYSEMÎ, Mecma’, VI, 233-234.

[19] BUHÂRÎ, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmail, (256/870), et-Târîhu’l-Kebîr, (I-VII), Dâru’l-Fikr, Beyrut, ts., III, 134; İBNÜ’L-CEVZÎ, Duafâ, II, 198; MİZZÎ, Tehzîb, XXXIV, 170-172; ZEHEBÎ, Muğnî, II, 155.

[20] İBN EBİ ÂSIM, Sünne, I, 35.

[21] İBN EBÎ ÂSIM, Sünne, I, 25; TABERÂNÎ, Kebîr, XVII, 13.

[22] İBN EBÎ ŞEYBE, Kitâbu’l-Musannef fi’l-Ehâdîsi ve’l-Âsâr, VII, 554.

[23] İBN MÂCE, 36/Fiten, 17 (II, 1322); İBN HANBEL, III, 120, 145; İBN EBÎ ÂSIM, Sünne, I, 32-33; EBÛ YÂ’LÂ, VII, 32, 36, 154-155.

[24] BÛSİRÎ, Misbâhu’z-Zücâce fî Zevâidi İbn Mâce, IV, 180.

[25] İBN EBİ ÂSIM, Sünne, I, 32-33.

[26] DEYLEMÎ, Firdevs, II, 63.

[27] UKAYLÎ, Ebû Ca’fer Muhammed b. Ömer, Du’afâu’l-Kebîr, (I-IV), thk. Abdülmûtî Emin Kal’acî, Dâru’l-Mektebeti’l-İlmiyye, Beyrut, 1984, IV, 201; ZEHEBÎ, Mîzân, II, 454; İBN HACER, Lisânu’l-Mîzân, (I-VII), thk. Dâiretü Ma’rifi’n-Nizâmiyye el-Hind, Müessesetü’l-A’lemî, Beyrut, 1986, I, 128; II, 405; VI, 56. Ayrıca krş. ACLÛNÎ, Keşf, I, 69.

[28] UKAYLÎ, Duafâ, IV, 201; DEYLEMÎ, Firdevs, II, 63; ZEHEBÎ, Mîzân, II, 454; İBN HACER, Lîsan, I, 128; II, 405; IV, 56; ALİYYÜ’L-KÂRÎ, Nûreddin Ali b. Muhammed b. Sultan, el-Masnû’ fi Ma’rifeti’l-Hadisi’l-Mevdû, thk. Abdulfettah Ebû Gudde, Mektebetü’r-Rüşd, Riyad, 1404, s. 80.

[29] ABDURREZZÂK, Ebû Bekr es-San’ânî, (211/826), Musannef, (I-XI), thk. Habîbu’r-Rahman el-Â’zamî, Mektebetü’l-İslâmiyye, Beyrut, 1403, X, 155, 156; TABERÂNÎ, Kebîr, VIII, 268; Evsât, VII, 176.

[30] HÂKİM, III, 631; IV, 477; BEZZÂR, Müsned, VII, 186; TABERÂNÎ, Kebîr, XVIII, 50.

[31] TOPALOĞLU, Bekir, Kelam İlmine Giriş, Damla Yay., İst., 1981, s. 164-165.

[32] İBN RECEB, Abdurrahman b. Ahmed, Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut, 1408, s. 263; SUYÛTÎ, Celâlüddin, Miftâhu’l-Cenne fi’l-İhticâc bi’s-Sünne, Matba’ el-Câmiatü’l-İslâmiyye, Medîne, ts., s. 58.

[33] AZİMÂBÂDÎ, Avnu’l-Ma’bûd Şerhu Süneni Ebî Dâvud, XII, 223.

[34] BAĞDÂDÎ, Ebû Mansur Abdulkâhir, Mezhepler Arasındaki Farklar, trc. E. R. Fığlalı, TDV., Yay., Ank., 1991, s. 5.

[35] BAĞDÂDÎ, Mezhepler, s. 21.

[36] AZİMÂBÂDÎ, Avnu’l-Ma’bud, XII, 223; MÜBÂREKFÛRÎ, Tuhfe, VII, 332.

[37] EBÛ DÂVUD, 39/Sünne, 1 (V, 5).

[38] ÇİFTÇİ, Şaban, Günümüz Alevî Bektâşi Kültüründe Hadis, Yayımlanmamış Doktora Tezi, SDÜ., SBE., Isparta, 2005, s. 276.

1911
0
0
Yorum Yaz