SUÇU SADECE KADERE YÜKLEMEK DOĞRU MUDUR?
SUÇU SADECE KADERE YÜKLEMEK DOĞRU MUDUR?
İslam’a göre Allah’ın irade ve kudreti her şeyi kuşatmıştır. O, istemedikçe bir yaprak bile kımıldayamaz. Ezelî ve ebedî olan ilâhî sıfatlar zâtîdirler ve hiçbir noksanlık taşımazlar.
Kainatta olup biten her şey, Allah katında bir anda olup bitmiş gibidir. Öncesi ve sonrası yoktur. Ama insanın yaşadıkları, “zaman” ile bir sürece dönüşmüştür. Yani bu “zaman” yaratılanlar için geçerlidir. Yaratanın ilminde her şey âşikârdır. O, zamandan ve mekandan münezzehtir. Bu nedenle kader, bir anlamda her şeyin öncesi ve sonrasını bilen Allah’ın kaydıdır. Kaderde kayıtlı olanlar, Allah’ın takdiri ve kişinin isteği sonucunda ortaya çıkmaktadır.
Yaşanılan şeylerde hangi iradenin ne kadar tesiri olduğu ise tartışıla gelmiştir. Ama insanın karşısına çıkan olaylara verdiği tepki unutulup iradesi yok sayılınca “kaderiyeci” bir anlayış gelişmiştir. Bu anlayışa göre insan, kaderinin mahkûmudur. Onun elinden hiçbir şey gelmez. Başına gelenlere katlanmak zorundadır. Kanaatimizce böyle bir yaklaşımın kabul edilebilmesi mümkün değildir.
Aslında kabahatleri sebebiyle karşılaştıkları olumsuzlukları görmek istemeyen ve suçu başkasına yükleme derdinde olanlar hep bu anlayışa sığınmışlarıdır. “Takdîr-i İlâhî ne yapalım işte?” diyerek sorumluluklarından sıyrılmaya çalışmışlardır. Ama yanılmışlardır.
Mesela alkollü iken araç kullanan, fakat sonunda kaza yaparak sakat kalan birisinin böyle bir söz ile kendini savunmaya kalkışması yanlıştır. Veya ruhsatsız bir şekilde, kaçak olarak dere yatağına yaptığı evini sel sularına kaptıran bir kişinin önce: “Nerede bu devlet? Nerede bu millet” diye bağırması, ardından biraz daha aklı başına gelip sakinleşince: “Ne yapalım takdîr-i ilâhî işte” diyerek kendini avutması, sadece birer züğürt tesellisidir. Hiçbir inandırıcılığı yoktur. Böyle kimseler, önce kendi yanlışlarını sorgulamalıdırlar.
Biz insanlar sebepler dünyasında yaşıyoruz. Yaşananlar tabiatta Allah’ın var ettiği rasyonel sebeplerle gerçekleşmektedir. Mesela ateş yakmakta, kaynamış su haşlamakta, su yüzme bilmeyeni boğmaktadır. Yüksekten bırakılan bir madde yer çekimi nedeniyle aşağıya doğru hızla düşmektedir. Güneş batıdan doğmakta, şiddetli soğuk dondurmakta, sıcak ise kavurmaktadır. Bütün bu ve buna benzer sebepleri görmezden gelerek konuya yaklaşmak her zaman yanlış bir kaderciliği ortaya çıkarmaktadır. Tabiata var olan bu gerçekler kıyamete kadar da değişmeyecektir. Dolayısıyla kendi hatasını görmeyerek suçu kadere yüklemek doğru değildir. Bütün bu kuralların gereğini yapmayanlar yanarlar, haşlanırlar, boğulurlar, yüksekten düşüp ölürler, soğuktan donarlar veya sıcaktan kavrulurlar. Şu halde suçlu kimdir bunun çok iyi sorgulanması gerekmektedir.
Allah, her insanın kaderini kendi boynuna dolamıştır.[1] İnsanın başına bir iyilik gelmişse bu Allah katındandır. Bir de kötülük gelmişse, bu da kendi yapıp ettikleri sebebiyledir.[2]
Sorumluluk sahibi olması gerekenler, yaptıkları hataları görmezden gelerek kaderci bir yaklaşımı savunurlarsa bu doğru olmaz. Mesela bir müteahhidin, inşaatın demirinden ve çimentosundan çalarak, kalitesiz malzeme ve işçilik sonucu yaptığı bina durup dururken çöktüğünde veya hafif şiddetteki bir deprem esnasında yerle bir olduğunda, kabahati kendine değil de depreme yüklemesi yanlıştır. Veya “altımız çürük ne yapalım?” denilmesi doğru değildir. Veyahut “takdîr-i ilâhî işte, ne yapalım?” diyerek suçunu örtbas edilmeye kalkışması haklı bir gerekçe teşkil etmemektedir. Böyle bir tavrın arkasına saklanmak hem şeytânîdir, hem de Yüce Allah’a iftiradan başka bir şey de değildir.
Gelişmiş başka ülkelerde, daha büyük şiddetteki depremlerde sağlam yapılmış binalara bir şey olmazken, hep İslam ülkelerinde bu tür hadiselerin yaşanıyor olması yanlış bir kader anlayışının tabiî bir sonucu olsa gerektir. Dolayısıyla Allah’ın koyduğu kuralları çiğneyenlerin, Allah’ı suçlamaya kesinlikle hakları yoktur. Zira kişinin kaderini büyük ölçüde belirleyen bilinçli tercihleriyle ortaya koyduğu kendi tutum ve davranışlarıdır. Olaylar karşısında gösterdiği tepki ve yöneldiği eğilimlerdir. Yani; kişinin kaderiyle bunlar arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur ve insanın kaderi; kişiliğinin genel gidişiyle ayrılmaz bir biçimde ilişkilidir.
Gönülden inanarak Allah’a teslim olanlar, tercihlerini hak, adâlet ve insaf ölçüleriyle yapanlar, sonra da dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyanlar güzel bir kader çizgisi ile karşılaşacaklardır.[3] Tersini yapanlar ise hem bu dünyada, hem de ahirette “gerçek mutluluğu” yakalayamayacaklardır.
Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, suçu kadere veya başka şeylere yüklemek yanlıştır. “Nasip, kısmet işte” şeklindeki sözlerle kendilerini avutan ve sebeplere sarılmayı terk edenler ancak kendilerini aldatmakta ve sadece kendilerine yazık etmektedirler.
selam ve dua ile...
-------------------------------------------------------------
[1] İsrâ, 17/13-15. “Öte yandan, Biz her insanın kaderini (kendi) boynuna dolamışızdır; öyle ki, kıyâmet günü onun önüne, her şeyi açık açık kaydedilmiş bulacağı bir sicil çıkarcağız. (Ve o gün ona “(Şimdi) oku sicilini!” (denilecek). “(Çünkü) bugün kendi hesabını kendin çıkarak durumdasın!”. Her kim ki doğru yolu izlemeyi seçerse, bunu kendi iyiliği için yapmış olacaktır. Ve her kim ki yoldan saparsa, bu kendi kötülüğüne olacaktır. Kimse kimsenin yükünü taşıyacak değildir. Ayrıca Biz, (kendilerine) bir elçi göndermeden (yaptığı haksızlıklardan ötür hiçbir topluma) azap etmeyiz.”.
[2] Nisâ, 4/79. “Başına bir iyilik gelirse (bu) Allah’tandır. Başına her ne kötülük gelirse (bu da) senin kendindendir…” (İnsanın karşılaştığı her iyilik ve başına gelen her kötülük, son tahlilde Allah’ın iradesinin bir eseridir. Ancak insanın “kötü kader” saydığı her şey, gerçekte, nihâî sonuçları itibarıyla kötü değildir; zira “mümkündür ki nefret ettiğiniz bir şey sizin için iyi olabilir. Ve yine mümkündür ki sevdiğiniz bir şey de sizin için kötü olabilir; Allah bilir, ama siz bilmezsiniz. (Bakara, 2/216). Zâhirî birçok “kötülük” çoğu zaman, bir sınavdan ve ilâhî kaynaklı bir olgu olan, sıkıntı çekerek ruhsal olgunluğa erişme aracından başka bir şey olmayabilir ve mutlaka başına kötülük gelen kişinin yanlış bir seçiminin veya yanlış fiilini sonucu olması gerekmez. O halde, açıktır ki, bu ayetin sözünü ettiği “kötülük” veya “kötü kader” sınırlı bir muhtevâya sahiptir, çünkü kelimenin ahlâkî anlamında kötülüğe işaret etmektedir. Yani kişinin eylemlerinden veya davranışlarından kaynaklanan azaba. Bu da, Allah’ın bütün mahlûkatı için koyduğu ve Kur’an’ın “Allah’ın metodu” (sünnetullah) olarak tanımladığı sebep-sonuç kanunu ile uyum halindedir. Bu gibi sıkıntılar için insan yalnızca kendini suçlamalıdır. Zira “Allah hiçbir kimseye zerre kadar haksızlık yapmaz.” (Nisâ, 4/40). Bkz. ESED, s. 155, 94 no’lu dipnot).
[3] Nahl, 16/97. “Erkek ya da kadın (olsun fark etmez), inanmış olması yanında bir de dürüst ve erdemli davranan kimseye hiç şüphesiz arı-duru, hoş bir hayat tattıracağız; ve yine şüphesiz böylelerini, yapageldikleri en güzel şey neyse ona göre ödüllendireceğiz.” (İnsana bu dünyada güzel bir hayat yaşatılması demek, kaderinin güzel olacağı anlamına gelebileceği gibi, daha az sıkıntıları olan müreffeh bir hayat yaşayacağı şeklinde de değerlendirilebilir).
0 yorum yazilmistir « Önceki - Sonraki »