Kur’an ile Öğüt Vermek Kur’an’ın Emridir!

2013-07-25 15:29:00

Kur’an ile Öğüt Vermek Kur’an’ın Emridir! Müslümanlar tüm dünyaya İslam’ı tebliğ ve temsil etmekle, en güzel örnek olmakla ve yeryüzünde adaleti tesis etmekle görevlidirler. Müslümanlar, Yüce Kur’an’ı en doğru şekilde, en güzel metot ile tüm insanlığa ulaştırmak ve Yüce Allah’ı en doğru şekilde tanıtmakla vazifelidirler. Müslümanım dediği halde bu görevi ihmal edenler kesinlikle sorumlu olacaklarını bilmelidirler. Bu vazifeyi Müslümanlara veren ayetleri birlikte okuyalım ve değerlendirelim. “Biz onların, [o yeniden dirilmeyi inkâr edenlerin] ne söylediklerini iyi biliyoruz ve sen onları hiçbir şekilde [inanmaya] zorlayamazsın. Ama sen yine de Benim uyarımdan korkabileceklere bu Kur’an aracılığıyla hatırlatmada bulun.” (Kâf, 50/45) Görüldüğü üzere bu ayette ne uydurma hadis veya kıssalarla ne de yalan yanlış din yorumlarıyla değil, Sahih Sünnet ışığında bizzat Kur’an ile İslam’ın tanıtılması emredilmektedir. Allah Teâlâ daha önceki kavimlere de aynı şekilde uyarıcı kutsal kitaplar göndermiş ve onlara da aynı görevi vermiştir. Ayetleri okuyalım. “Ve gerçek şu ki, Biz Musa ile Harun'a, Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimseler için doğruyu eğriden ayırmaya yarayan bir ölçü, ışık saçan bir kaynak ve bir uyarıcı, hatırlatıcı [olarak vahyimizi] bahşettik.” (Enbiya, 21/48) “(O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik.”(Nahl, 16/44) Görüldüğü üzere bu son ilâhî kelam Kuran-ı Kerim tüm in... Devamı

Kendini Değiştirmeyenin Halini Allah da Değiştirmez!

2013-07-11 22:20:00

  Kendini Değiştirmeyenin Halini Allah da Değiştirmez! Yeryüzü ilk yaratıldığından beridir Yüce Allah’ın koymuş olduğu fizikî ve sosyal yasalar vardır ve bunlar hâlâ yürürlüktedir. Akıl ve irade sahibi insanlar kendilerini mükemmel surette yaratan Yüce Allah’ı bulmakla ve O’nu hakkıyla takdir etmekle ve O’nun emir ve yasaklarına uymakla mükelleftirler. İnsanlara okuyup dersler çıkartacakları kutsal kitap, örnek alacakları peygamber ve kullanacakları akıl ve irade verilmesinin temel nedeni budur. Tüm bu kaynakları etkin şekilde kullanmayarak ön yargılarıyla hareket edenler, zannın peşinden gidenler, atalarını körü körüne taklit edenler kesinlikle kaybedeceklerini bilmelidirler. Kendi iç dünyalarında sağlıklı tefekkürü gerçekleştirmeyen bu insanlar kendilerine zulmetmişlerdir. Nitekim Yüce kitabımızda konu ile ilgili uyarılar söz konusudur. Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu ayeti birlikte okuyalım. “…Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu (iç dünyalarını/tutumlarını, dinî ve ahlâkî değerlere bağlılıklarını olumlu anlamda) değiştirmedikçe Allah onların durumlarını (konumlarını) değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.”(er-Ra’d, 13/11) Görüldüğü üzere sünnetullah aynen cereyan etmekte ve herkes yapıp ettiklerinin karşılığını görmektedir. Konulan kurallar bellidir. Olumlu anlamda değişim ve dönüşümü gerçekleştiren toplumlar güzelliklere nail olurlar. Tam tersini yapanlar ise felaketlerle ve ciddi sıkıntılara maruz kalırlar ve ahirette de kaybederler. Burada bir keyfilik yok, mükemmel işleyen yasalar vardı... Devamı

Duran Boş Adamlar! Çevrecilik Bu Değildir!

2013-06-27 19:02:00

Duran Boş Adamlar! Çevrecilik Bu Değildir! Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada küresel bir güç olmasını istemeyen iç ve dış odaklar bugünlerde yine iş başındalar. “Çevrecilik” maskesi altında kandırdıkları gençleri kullanarak ülkede 1980 öncesine benzer olayları hortlatmak istiyorlar. O günleri çabuk unutanlar ise, yeniden karanlık günlere ülkeyi sürüklemek ve ülkenin kalkınmasını engellemek istiyorlar. Türkiye büyüdükçe budanan, zayıfladıkça sulanan bir ağaç olmaktan artık kurtulmalı ve kurtarılmalıdır. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle İslam’ın ve Müslümanların en büyük düşmanı, kendilerini Allah’ın en seçkin kulları/oğulları olarak gören kimseler ile münafıklardır. Bu güçler ve onların kemikle beslediği ikiyüzlüler yine işbirliği içindeler. Abdülhamit Han Hazretlerinin tahttan indirilmesini de bunlar birlikte planlamışlardı. Oysa olan Abdülhamit Han’a olmadı, olan Osmanlı Devletine ve millete oldu. Yine aynı tezgâh ve yine güzelim ülke kaosa sürüklenmek isteniyor. Akıllanmazsak yine kaybedeceğiz… Bu hain odaklar (dünyada sermayeyi, enerjiyi, medyayı, silah ve ilaç sanayiini tekellerinde tutanlar) yanlarına aldıkları yarım gönüllü inanmışlarla işbirliği halindeler. Türkiye gibi Brezilya, Meksika ve Endenozya’yı, yani yakın gelecekte kendilerine ekonomik yönden rakip olarak gördükleri ülkeleri karıştırmaya başladılar ve bunun için düğmeye bastılar. Tüm güçleriyle yükleniyorlar, ellerinden geleni yapıyorlar. Cahilleri kışkırtıyorlar ve tahrik ediyorlar. Kendini bilmezleri sokağa dökerek sonuç almaya çalışıyorlar. İstikrar ve güven ... Devamı

Ya Haberi Veren Bir Fasık İse Ne Olacak?

2013-06-12 21:55:00

Ya Haberi Veren Bir Fasık İse Ne Olacak?   Hz. Peygamber: “Kişinin her duyduğunu gidip sağda solda anlatması günah olarak ona yeter” buyurmaktadır. (Müslim, Mukaddime, 5). Yine Hz. Muhammed Mustafa kendisine sorulan: “En faziletli (insan) kimdir?” sorusuna: “Dilinden ve elinden Müslümanların (ve diğer insanların) emniyette olduğu kimsedir”cevabını vermektedir. (Buhârî, İmân, 4-5). Yine Hz. Peygamber: “Özür dilemek zorunda kalacağın bir sözü söyleme!” buyurmaktadır. (İbn Mâce, Zühd, 15). Kur’an-ı Kerim ise: “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve hep doğru söz söyleyin ki Allah da işlerinizi ve hallerinizi düzeltsin, günahlarınızı affetsin. Kim Allah'a ve Resûlüne itaat ederse, pek büyük bir mutluluk ve başarıya nail olur” buyurmaktadır.(Ahzab, 33/70-71). Görüldüğü üzere kâmil bir mümin her zaman hakkı ve doğruyu söylemek zorundadır. Müslüman olduğunu söyleyenler hayatlarının her anında bu hassasiyeti taşımak zorundadır. Ancak zaman zaman bu duyarlılıkta olmayanlar çıkabilmektedir. Bunlar toplumun karşısına geçip yalan yanlış şeyler konuşabilmekte, masum insanlara iftiralar atabilmekte, kamuoyunu yanıltarak menfaat peşinde koşmaktadırlar. İşte burada da Yüce Allah müminlere şunu emretmekte ve bir takım mazeretlerin arkalarına sığınmamalarını şimdiden tembihlemektedir: “Ey inananlar! Eğer bir fâsık/yalan haber taşıyan birisi size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırınız. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de, sonra yaptıklarınıza pişman olursunuz.” (Hucurât, 49/6). Bu ayette Yüce Allah adeta, “Ey iman edenler, doğru ve mantıklı düşünmeyi terk etmiş, hak yoldan çıkmı... Devamı

Bir Âlimin Muhalif Duruşu!

2013-05-30 23:56:00

  Bir Âlimin Muhalif Duruşu! İslam kültür ve medeniyetinin oluşumunda ve kalıcı hale gelmesinde her zaman âlimler, ârifler, hakîm insanlar ve münevverler büyük rol oynamışlardır. Bunlar daima Kur’an ve Sünnet’i kendilerine referans almışlardır. Tarih boyunca gerçek İslam âlimleri hem halkın hem de yöneticilerin yanında olmuş, yapılan iyiliklere destek, kötülüklere de düşünce ve fikirleriyle engel olmuşlardır. Batılı demokrasilerde olduğu gibi “muhalif ve sivil bir duruş” diyerek kötülüğe destek, iyiliğe de engel olmamışlardır. Günümüzde batılı kavramlarla düşünen, konuşan ve yazan kimi sözde aydın İslam’dan habersiz bir şekilde muhalif olma adına her türlü hayırlı faaliyete karşı çıkmaktadırlar. Kanaatimizce yapılan her güzel işte bir eksiklik aramak ya da noksanlık olmadığı halde varmış gibi göstermek ve muhalefet etme adına hayra engel olmak sivil bir duruş değil art niyetli bir yaklaşımdır. Farklı düşünen bir muhalif iyiye iyi, kötüye kötü diyebilmelidir.Çıkarı için tersini yapmamalıdır; böyle yapan İslam’a göre yanlış bir iş yapmaktadır. Aklını kullanmayan, duygularının esiri olan ve inatla yanlışı savunan kimse hata etmektedir. Böyle birinin insanlara güven telkin edebilmesi mümkün değildir. Toplumdaki her bir fert ülkede var olan meşru anayasa ve yasalara uymak zorundadır. Hukuk devleti olmanın gereği budur. İslam dini yöneticilerin de, halkın da konulan kurallara uymasını emreder. Yöneticiler kurallara uydukça, toplum da onlara itaat etmekle yükümlüdür. Muhalif olma adına konulan kurallara karşı gelmek, özgürlük diyerek başkalarının özgürlüklerini tehlikeye atmak kabul edilebilir değ... Devamı

İcma ve Kolektif Şuur

2013-05-15 22:28:00

İcma ve Kolektif Şuur İslam, istişareye, fikir teatisine, alternatif düşüncelere her zaman önem vermiştir. Sevâd-ı azam da kolektif şuur ile ittifak etmiş, uygun olmayan subjektif düşünceleri dışlamıştır.Bir başka ifadeyle ümmet genellikle adalet üzerinde ittifak etmiş, ama dalâlet üzerinde icma etmemiştir. Bununla birlikte zaman zaman ümmetin çoğunluğunun da eksik bilgi, hatalı yorumlar ve yanlış yaklaşımlar nedeniyle bazı konularda yanılabilmesi mümkündür. Yani, ümmetin de yanılma ihtimali her zaman vardır. Bu da daima göz önünde bulundurulmalıdır. Eğer öyle olmasaydı yüce Allah’ın gönderdiği şu ayetlerin bir anlamı kalmazdı.  “Ey İnsanlar! Allah'a muhtaç olan sizsiniz, ama O, hiçbir şeye muhtaç değildir ve hamd O'na mahsustur. O dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize başka mahlûklar yaratır. Bunu yapmak Allah'a zor değildir.”(el-Fâtır, 35/15-17) “Ve yalnızca Rabbindir Kendi kendine yeterli, sınırsız merhamet sahibi. O, dilerse siz[in varlığınız]a son verebilir ve daha sonra dilediğini sizin yerinize geçirebilir, tıpkı sizi başka insanların soyundan var ettiği gibi.”(el-Enâm, 6/133) Bu itibarla dalâlete düşüp dinden dönme tehlikesi herkes için her zaman söz konusudur. Bu nedenledir ki, Allah Teâlâ: “Eğer kim İslâm’dan döner ve sapıklığı tercih ederse, O’nun sevdiği ve O’nu seven müminlere karşı alçak gönüllü, hakikat inkârcılarına karşı onurlu, Allah yolunda üstün çaba gösteren ve kınayanların kınamasından korkmayan bir toplum getireceğini” (el-Mâide, 5/54) ifade etmektedir. Bu ayette “toplum” kelimesinin kullanılması oldukça önemlidir. Zira bu ayet el-Enfâl, 8/... Devamı

Zerre Miktarı İmanın Ölçüsü!

2013-05-02 19:57:00

Zerre Miktarı İmanın Ölçüsü! İslam’a göre zerre miktarı imana sahip olan bir müminin cennete gireceği herkesin malumudur. Müminleri kötülüklerden sakındırmak ve iyilikleri teşvik amaçlı söylenen bir hadisi şerif şöyledir: “Kalbinde zerre miktarı iman bulunan kimse cehenneme girmez; kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimse de cennete giremez.” (Müslim, İman, 39). Kimsenin elinde bir imanometre olmadığına göre bir başkasının imanının derecesini/miktarını/zayıflığını/sağlamlığını bir diğerinin bilmesi mümkün değildir. Ancak Kur’an ve Sünnet bir bütün olarak değerlendirildiğinde zerre miktarı imanın nasıl anlaşılabileceği hakkında bazı şeyler söylemek mümkündür. Zira bu konudaki ayetler ve hadisler açıktır. Bunları birlikte okuyup değerlendirelim. “Yoksa Allah, içinizden cihad edenleri (Allah’ın dinini temsil ve tebliğ hususunda üstün çaba gösterenleri) belli etmeden, (zorluklara) sabredenleri ortaya çıkarmadan, (hemen) cennete gireceğinizi mi sandınız?”(Âl-i İmrân, 3/142) “Sizden önce gelip geçen [mümin]ler gibi sıkıntı (ve zorluk) çekmeden cennete girebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Onların başına öyle ezici sıkıntılar ve kımıldatmaz darlıklar (meşakkatler) geldi ki ve öylesine sarsıldılar ki müminlerle birlikte Elçi de: “Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?” diye feryat ediyordu. (Ama bilin ve) gözünüzü açın, Allah'ın yardımı [daima] yakındır!” (Bakara, 2/214) “Mümin olarak, erkek veya kadın, her kim salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.”(Nisâ, 4/124) “Bedevîler, “Biz imana erdik” derler. De ki [onlara, ey Muhammed]: &ldqu... Devamı

Hz. Peygamber ve İnsanlık Onuru

2013-04-18 21:59:00

Hz. Peygamber ve İnsanlık Onuru Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah, insanlar arasında herhangi bir ırk, din, renk ve cinsiyet ayırımı yapmaksızın şöyle buyurmaktadır: Gerçek şu ki, Biz Âdemoğullarını üstün ve onurlu kıldık; karada ve denizde onların ulaşımını sağladık; temiz besinlerle onları rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın pek çoğundan üstün tuttuk.(İsra, 17/70) Bu ayetten de anlaşılacağı üzere Yüce Allah mahlûkatın en şereflisi olarak yarattığı insanın yeryüzünde onurlu bir yaşam sürmesini istemektedir. İnsanoğlu mahlûkatın en şereflisi ve en saygınıdır. Varlık âleminin özüdür. Kâinat insanoğlu için yaratılmıştır. Bu itibarla İslam, tüm insanlığın nasıl onurlu bir hayat yaşayacaklarının yollarını göstermek üzere gönderilmiş son dindir. İslam, insanın yaşama hakkı, inanç hürriyeti,mülkiyet hakkı, seyahat özgürlüğü, özel yaşamın gizliliği gibi birçok hak ve özgürlükleri olduğu ifade etmiş ve bunları koyduğu ilkelerle koruma altına almıştır. Peygamberler de bu temel hak ve özgürlüklerin en önde gelen savunucuları olmuşlar ve yeryüzünde adaleti tesis etmek için çalışmışlardır. Hz. Muhammed de aynı görevi üstlenmiş, insanlık onurunu düştüğü yerden yeniden ayağa kaldırmak için gelmiş, Cahiliyye dönemini kapatmış, Medine’de tüm insanlığa medeniyeti öğretmiş, Asr-ı saadet diye bilenen o parlak dönemi yaşatarak tüm dünyaya örnek olmuştur. İnsaniyet denince akla, onur, izzet, şeref, haysiyet, hak, hukuk ve hürriyet gelir. Bu değerlerin göz ardı edildiği yerde insanlıktan söz edilemez. Zira bunlar insanı diğer canlılardan ayıran unsurlardır. Bu itibarla insan onuru deyince insana ait, onu diğer canlılardan ayıran... Devamı

Kutlu Doğum Haftası Etkinlikleri İçin Bir Öneri

2013-04-04 23:29:00

Kutlu Doğum Haftası Etkinlikleri İçin Bir Öneri   Bilindiği üzere Kutlu Doğum Haftası Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından halkımızın da desteği ve katılımıyla 1989 yılından beri de kutlana gelmektedir. Bir hafta boyunca yurdun her köşesinde Hz. Peygamber’in bir yönü ele alınıp anlatılmaktadır. Ayrıca Kutlu Doğum Haftası süresince çeşitli etkinlikler planlanmakta ve gerçekleştirilmektedir. Biz her yıl yeni ve farklı bir etkinlik planlanmasını doğru bulmakla beraber, kurumsallaşmış ve gelenekselleşmiş kalıcı faaliyetlerin daha önemli olduğunu düşünüyoruz. Bunun için de “Kutlu Doğum Haftası Spor Müsabakaları”nın yapılmasını teklif ediyoruz. Her yıl gençlere yönelik düzenli olarak gerçekleştirilecek bu faaliyetlerle Hz. Peygamber gençlerin zihinlerine yerleştirilecek ve bu yarışmalara hazırlanan çocuklar ve gençler sürekli Hz. Peygamber’i konuşma fırsatı bulacaklardır. Bu itibarla biz yaşlılardan daha ziyade, öncelikli olarak çocuk ve gençlerin Hz. Peygamber’i tanımalarını ve onu sevmelerini amaçlıyoruz. Her ilin ve ilçenin şartlarına göre farklı spor dallarında her yıl düzenli olarak yapılacak bu yarışmalarda gençler mücadele edeceklerdir. İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite öğrencileri arasında bu yarışmaların düzenlenmesi mümkündür. Bu müsabakalara hazırlanan gençler kötü alışkanlıklardan uzaklaşacaklardır. Futbol sahalarda ve spor komplekslerinde antrenman yaptıkları için de daha sağlıklı olacaklardır. Alacakları ödüller ile kendilerine güvenleri artacak ilerleyen yıllarda hem yurt içinde hem yurt dışında Türkiye’yi uzman oldukları spor dalında temsil edeceklerdir. Atletizm, futbol, voleybol, basketbol, hentbol, gü... Devamı

Bir İslam Toplumunda Alsa Dilencilik Olamaz!

2013-03-21 22:27:00

  Bir İslam Toplumunda Alsa Dilencilik Olamaz!   Dinimizİslam, çalışmayı emir ve tavsiye etmiş, tembelliği ve buna bağlı olarak insan onurunu zedeleyen dilenciliği kesinlikle yasaklamıştır. Elbette yoksulu doyurmak, gerçek ihtiyaç sahibine Allah rızası için yardım etmek bir Müslümanın görevidir. Ancak insanların iyilik etme duygularını istismar etmek ve İslam’ın yanlış tanıtılmasına sebep olmak da aynı ölçüde yanlıştır.   Nitekim Peygamber efendimiz çalışıp kazanabilecek güce sahip birisinin dilenmesini kesinlikle doğru bulmamıştır. Dilenciliği meslek haline getirenleri ise uyarmışve şöyle buyurmuştur: Sizden bazıları (bütün uyarılara rağmen) dilenmekten vazgeçmez ve insanlardan istemeye devam ederse kıyamet günü yüzünde et parçasıkalmaksızın (rezil bir halde) Allah'a kavuşur. (Müslim, 12/Zekât, 35 (I, 720), nr: 103, 104.   Yine Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: Her kim çok mal biriktirmek için, insanların (iyilik etme duygularını istismar ederek) onların mallarını (az ya da çok olsun) isteyip durursa, o dilenci muhakkak bir ateş parçası istemektedir.(Müslim, 12/Zekât, 35 (I, 720), nr: 105.   Yine Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: Sizden birisinin bir kucak odun toplaması, sonra da o odun demetini sırtına yükleyip (getirip pazarda) satması, (kazandığı o paradan) tasadduk etmesi ve böylece insanlardan bir şey istemek zorunda kalmaması, kendisine verecek veya vermeyecek bir adamdan gidip istemesinden elbette çok daha hayırlıdır. Çünkü veren el, alan elden üstündür.(Müslim, 12/Zekât, 35 (I, 721), nr: 106.   Görüldüğü üzere İslâm, çalışmayan, tembel tembel oturan, bir lokma bir hırka diyen, başkalarına yük o... Devamı

Söylemek Kolay Yapmak Zordur

2013-03-07 22:21:00

  Söylemek Kolay Yapmak Zordur   Başlıkta da ifade ettiğimiz üzere konuşmak kolay, ama söylenen şeyleri yapmak zordur. O nedenledir ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey inananlar! Neden yapmadığınız veya yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?”(Saff, 61/2) Görüldüğü üzere bu ayette Yüce Allah, “bir türlü söyleyip başka türlü yapanları” eleştirmekte ve müminleri bu konuda uyarmaktadır. Bu ayetin daha önce Allah yolunda canlarını vermeye hazır olduklarını iddia eden, ama Uhud savaşı sırasında mevzilerinden bozgun halinde geri çekilen Hz. Peygamber'in arkadaşlarıyla ilgili olduğu söylenebilir. Ancak bu ayetin daha geniş anlamıyla, ilahî kelâmın teşvik ve telkin ettiği her güzel şeyi hayata geçirmek istediklerini iddia eden, bu konuda konuşan, kendi kendine söz veren, ama eline fırsatlar geçince bu kararlılıklarında zaaf göstererek dediklerinin tersini yapan herkese hitap ettiği ifade edilebilir. Mesela, “Ben o koltukta otursam, asla adaletten ayrılmam” diyen ama o koltuğa oturtulunca dediklerini unutan ve bir önceki zalimi aratacak işlere imza atan herkesi kapsayabilir. Yine, “Ben onun yerinde olsam kimseye haksızlık etmem, torpile izin vermem ve asla adaletten ayrılmam” diyen ama o koltuğu kapınca bu dediklerini unutan, her türlü haksızlığı daha acımasızca yapan kifayetsiz muhterisleri içine alabilir. Mesela, “Ben başkan olsam performansa bakarım, referansı hiç dikkate almam” diyen ama o makamı elde edince dediklerini unutan, ehil olanlar yerine tanıdıklarını önemli makamlara atayan, bu yanlışına da kendince bir kılıf bulan herkesi içine alabilir. Mesela, “Ben o koltuğa ah bir otursam, asla adaletten ayrılmam ve emaneti ehline veririm” diyen ama o koltuğa otu... Devamı

Ey İnsan! Muskacıya Değil, Rabbine Dön!

2013-02-22 19:40:00

Ey İnsan! Muskacıya Değil, Rabbine Dön! Her şeyden evvel şunu ifade edelim ki, insanın içinde şeytânî sesi (nefsi emmâreyi/kötü dürtülerini) aktif hale getiren, maddî ve manevî hastalıklara yakalanmasına neden olan yine insanın kendisidir. Ondaki irade zayıflığı, ümitsizlik hali, ne yapacağını bilemeyiş, kararsızlık, şüphe ve tereddütlerdir. İçindeki Rahmanî sese, bir başka ifadeyle bozulmamış temiz fıtratının/vicdanının sesine kulak vermeyiştir. Dolayısıyla bu iç düşman olan şeytânî ses, onu teslim alacaktır. Ona teslim olan ise eninde sonunda kaybedecektir. Şeytânî sesin emirlerine harfiyen uyan, onu etkisiz hale getirmeyen zararlı çıkacaktır. (A’la, 87/14-15; Şems, 91/9-10) Bu itibarla doktorların da ifade ettiği üzere psikosomatik hastalık, beden üzerinde de etkisini gösteren zihin kaynaklı bir hastalıktır. Bu rahatsızlık, güvenme ve inanma hissini kaybeden insanlarda görülür. Bu hastalığı insanın kendi beyni üretir. Nitekim bir bilgisayar virüsü nasıl mekanik kısma zarar vermiyor, ama programları çökertip onu işleyemez hale getiriyorsa, zihinsel zafiyetlere neden olan her türlü zararlı inanç, fikir ve düşünce de insanı yavaş yavaş çökertir. Çünkü her insanın beyni, hem iç hem de dış etkilere açıktır. İnsandaki aşırı heyecan, aşırı korku, aşırı hüzün veya sevinç hali beyin programının değişmesine neden olabilir. İnsan, bütün bunların nasıl ve niçin meydana geldiğini tam olarak bilemediği için yaşadığı bu durumu görünmez varlıklara, cinlere, şeytanlara veya perilere bağlayabilir. Bozuk bir ruh hali ile yaşamaya devam edebilir. Ancak bu hastalığın çaresi yine insanın kendi elindedir. İyileşmek istiyorsa yapması gereken sad... Devamı

Asabiyet Hiçbir Zaman Çare Değildir

2013-02-07 22:11:00

Asabiyet Hiçbir Zaman Çare Değildir İslam insanların her iki dünyada da nasıl mutlu olacaklarının ilke ve esaslarını ortaya koyan son dindir. Hz. Peygamber bu kuralların nasıl uygulanacağını yaşayarak göstermiş son peygamberdir. Müslümanların problemlerinin çözümü için bu iki kaynağa bakmaları yeterlidir. Ancak bu iki kaynağın ne dediğine bakmak yerine şeytan ve taraftarlarının peşinden gidenler ve kendi şahsi çıkarlarını önceleyenler olabilecektir. Böyle kimseler ahiret günü kaybettiklerini anlayacaklardır ama o zaman da iş işten geçmiş olacaktır. İslam’a göre bir ülkenin yönetiminde belli bir kavmin mensuplarının egemen ve ayrıcalıklı olması hiçbir zaman söz konusu değildir. İslam her zaman liyakate bakar ve ehliyeti esas alır. Bir insanın işinin uzmanı olması önemlidir. Ahlaklı, becerikli ve güvenilir olması mühimdir. Kadın veya erkek olması, şu veya bu ırktan gelmesi önemli değildir. Önemli olan o kişinin yaptığı işin hakkını vermesidir. Müslümana düşen görev böyle birini seçmek ya da böyle bir kişinin hak ettiği göreve gelmesi için çabalamaktır.  “Bizden değil” veya “tamam işte bu bizden” düşüncesi yanlıştır. Bir Müslümanın ölçüsü bu değildir ve olamaz. Atanan ya da seçilen o kişi eğer görevinin hakkını veremiyorsa, onun değiştirilmesinde hiçbir sakınca yoktur. Diğer taraftan bir ülkede hukuk kurallarını parayı ve silahı elinde bulunduranlar belirleyemez. Konunun uzmanı kimseler bu kuralları, kaynağını vahyin evrensel ilkelerinden alarak uzun istişareler sonucu ortaya koyarlar. Alınan bu kararlar o toplumda yaşayan insanlara tek tek anlatılır.  İnsanlar bu ilkeleri uzunca bir zaman tartışırlar, varsa aksaklıklar ve eksiklikler giderilir, dah... Devamı

Rabbin Yoluna Nasıl Davet Edilir? Saçmalıkla Öyle mi?

2013-01-24 19:18:00

      Rabbin Yoluna Nasıl Davet Edilir? Saçmalıkla Öyle mi? İslam’ı bir bütün olarak, eksiksiz ve doğru bir şekilde öğrenme ve anlama gayretinde olmadıkları ve kendilerini çok iyi yetiştirmedikleri halde irşâd hizmetine soyunan bazı zevâtın yaptıklarından sorumlu olacaklarını yazdığım ve yapıcı eleştirilerde bulunduğum son yazıma bir okuyucumun çok güzel bir tespit yaptığını ve güzel bir soru ile fikrini ortaya koyduğunu görünce çok mutlu oldum. Okuyucumun yorumu şöyle: “Katıldığımız bir seminerde konuşmacılardan bir hocamız yaşadığı olayı anlatırken şöyle diyordu: ...Vaazı dinledim ve kendi kendime dedim ki, iyi ki bu insanlar bu vaazları dinleyerek dinden uzaklaşmıyorlar. Yanındaki oğlu da babasına şöyle demiş: Merak etme baba! Zaten kimse dinlemiyor… Bu anekdotu dinleyen (müftü, vaiz ve imamların çoğunlukta olduğu) seyircilerden herhangi bir tepki görülmemiş…. Fakat bir başka konuşmacının: “Arkadaşlar! Konuşacaksınız! İsterse saçmalık olsun” dediğinde de (aynı seyircilerden) ciddi bir alkış (tufanı) kopmuş… Tabi ki bu olay nedense bana biraz ibretlik geldi. Acaba bu iki farklı tepkinin asıl anlamı ne olabilirdi?” (Veysel) Kısaca değerli okuyucum yaşananları böyle özetliyor. Çeyrek asırdır farklı statülerde kendileriyle birlikte görev yaptığım o arkadaşlarımın o tepkilerinin ne anlama geldiğini herhalde benden daha iyi bilecek bir başka kimse yoktur. Bana göre bu iki farklı tepkinin asıl nedeni şu olabilir. Birincisinde kendilerine yönelik haklı bir eleştiri vardır ve o eleştiriyi yapan üst düzeydeki yetkili onlara doğruyu söylemekte ve uyarmaktadır.Onların okumalarını, düşünmelerini, sorgulamalarını istemektedir. Yanlış bilgileri insanlara anlatmanın vebal ol... Devamı

Yoksa sen her şeyin bittiğini mi sanıyorsun?

2013-01-10 18:30:00

  Yoksa sen her şeyin bittiğini mi sanıyorsun? İslam’ı bir bütün olarak, eksiksiz ve doğru bir şekilde öğrenme ve anlama gayretinde olmadıkları ve kendilerini çok iyi yetiştirmedikleri halde irşâd hizmetine soyunan bazı zevâtın yaptıklarından sorumlu olacaklarında şüphe yoktur. Gerek geçmişte gerekse de günümüzde halkı dinî konularda aydınlatma görevi üstlenen bazı kimselerin çok dikkatli olmaları gerekmekteyken, bu kimselerin hâlâ hakkında bilgi sahibi olmadıkları konularda konuştukları, hem kendilerini hem de başkalarını yanılttıkları görülmektedir. İrşada soyunan kimselerin öncelikli olarak İslam’ı çok güzel öğrenmeleri, yaşamaları, sonra da anlatmaya başlamaları kendi lehlerine olacaktır. Yarım yamalak dinî bilgi ile İslâmî konularda konuşan ve ahkam kesenlerin yanlış yaptıkları ortadadır. Böyle tiplere inanan halk ise sorumluluktan kurtulamayacağını bilmelidir. Sahasında uzman ve ihlaslı olanları dinlemek ve onlara ittibâ etmek yerine yalan yanlış bilgileri din diye anlatanların peşine takılmak doğru değildir. Dolayısıyla sorumluluk almak istemeyen ve işin kolayına kaçanların da masum olduklarını söylememiz oldukça zor görünmektedir. Camilerde, tv kanallarında, radyolarda ve internet ortamında ya da belirli mahfillerde İslam’ı anlatanların dikkat etmeleri gereken çok önemli noktalar vardır. Kanaatimizce onların dini konuları anlatırken sadece ibadetler bölümüne takılıp kalmamaları, diğer önemli hususlara da parmak basmaları ve Müslümanlara ufuk ve hedef göstermeleri gerekmektedir. Bu itibarla dini anlatan ve öğretenlerin vurgu yapması gereken hususlar... Devamı

Uydurma rivayetler ve Mehmet Akif Ersoy’un uyarısı

2012-12-28 09:14:00

  Uydurma rivayetler ve Mehmet Akif Ersoy’un uyarısı   İstiklal marşımızınşairi büyük İslam âlimi Mehmet Akif ERSOY ömrü boyunca İslam’a anlama, anlatma ve yaşama çabası içinde olmuş bir dehâdır. O toplumla sürekli iç içe olmasınedeniyle yaşanan sorunları birebir gözlemlemiş, insanları dinlemiş, gördüğü yanlışlara itiraz etmiş, bilgisi olduğu konularda kanaatlerini söylemiş ve çözüm önerileri sunmuştur. O asla mücadeleden yılmamış ve ümitsizliğe de kapılmamıştır. Mehmet Akif Kur’an’ı çok iyi anladığıve yorumladığı için din adına konuşup insanlara yalan yanlış bilgileri aktaranları çok iyi tanımış ve onları uyarmıştır. Ancak onun bu uyarıları o gün de gereken ilgi ve değeri görmemiştir. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, onun yaptığı ikazlar bugün de halen geçerlidir ve gereken ilgiyi görememektedir. Mehmet Akif Ersoy, Peygamber Efendimizin adını kullanarak hadis uyduran, uydurma rivâyetleri hadis diye anlatan kimselere karşı tepkisini ortaya koymuştur. Dolayısıyla bugün de anlatılan bu uydurma hadisleri ve kıssaları dinleyen bu hususta gereken titizliği sergilemeyen Müslümanlar ciddi bir veballe karşı karşıyadırlar. Bu itibarla, herkesin üzerine düşen bazı vazifeler vardır. Hiçbir kimse Hz. Peygamberi yanlış tanıtma ve onun otoritesini yıpratma ve sarsma hakkına sahip olmamalıdır. İşte çağımızın büyükİslam mütefekkiri Mehmet Akif Ersoy, hadis uyduranları ve bunları araştırmadan cemaate nakledenleri eleştirmekte ve onları şu manidâr şiirle uyarmaktadır.   “Bakın ne hâle getirmiş ki cehlimiz dini: Hurâfeler bürümüş en temiz menâbi’ini. Değil hakâikı Şer’in, bugün, bedîhiyy&acir... Devamı

“Zaman sana uymuyorsa sen zamana uy!” ne demek?

2012-12-12 21:56:00

  “Zaman sana uymuyorsa sen zamana uy!” ne demek? Zaman zaman ilahiyatçı kimliğini ön plana çıkartarak belirli medya organlarına konuşan kimi insanlar, “zamanın ve şartların değişmesiyle ahkâmın da değişeceği” kaidesini keyfî bir tarzda yorumlayarak bir takım teklifler öne sürmektedirler. Onların bu tekliflerinin çoğunluğunun bilimsellikten ve ciddiyetten yoksun olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte onlardan bazılarının zaman zaman bazı doğruları ifade ettikleri de bir gerçektir. Mesela, onlar “şekli ve lafzı ön plana çıkartmaktan daha ziyade meselenin özüne, ruhuna ve maksadına bakmak lazım” dediklerinde bir doğruyu ifade etmektedirler. Zira işin esası ve maksadı geri plana itilir, görüntü ve şekil ön plana çıkartılırsa buradan bazı yanlışlıklara gidileceği açıktır. Elbette şeklin özden ayrılmayacağı durumlar vardır. Usul ve esas önemlidir. Ama öncelik ve ağırlık her halükarda işin özünde, maksadında ve ruhunda olmalıdır.   Öte yandan, İslam dininde kıyamete kadar değişmeyecek kurallar olduğu gibi zamana, şartlara ve ihtiyaçlara göre değişecek kurallar da vardır. Bu bakımdan toplumda zaman zaman işitilen “zaman sana uymuyorsa sen zamana uyacaksın” şeklindeki o söz, câhilâne söylenmiş bir sözdür. Bu sözün iler tutar bir tarafı yoktur. Tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Bu söze göre hareket edenlerin er ya da geç sırat-ı müstakimden ayrılmaları kaçınılmazdır. Zira bu söz her şart ve durum için geçerli olmayan bir sözdür. İslam dini her çağ ya da dönemi kendi koyduğu kurallara uygun hale getirmek için vardır ve insan hayatının her alanına müdahale eder. Kurallar koyar. Zira İslam’ın insan hayat... Devamı

Yanlış Görüşte Israr Eden Kişi Şeytanın Yandaşıdır

2012-11-28 21:37:00

      Yanlış Görüşte Israr Eden Kişi Şeytanın Yandaşıdır   İnsanların farklı görüş ve düşüncelerde olmaları normal olmakla beraber, hakikat tecelli ettikten, gerçekler tüm çıplaklığıyla ortaya çıktıktan, hata ve yanlışlar örneklerle ve delillerle vuzuha kavuşturulduktan sonra hâlâ inatla yanlış ve tutarsız fikirleri savunmak doğru değildir. Böyle yapmak şeytanın yolundan gitmek olarak algılanabilir. Nitekim günümüzde bazı kimseler fikir zannederek şartlandırıldıkları sloganları tekrarlamayı bir marifet zannetmektedirler. Beyinleri yıkanmış bireylerin eleştirel düşünceyi bir kenara bırakarak Pavlov’un köpekleri gibi hareket etmeleri yanlış olsa gerektir. Örneklerle konuyu biraz daha açıklamaya çalışalım. Mesela ülkemizde işsizlik sorunu olmadığı, kalifiye eleman sorunu olduğu defalarca ispatlandığı halde hâlâ inatla işsizlik problemi olduğunu söylemek iyi niyetli bir yaklaşım olmayacaktır. Zira böyle bir tavır tembelleri, uyuşukları, kolaya alışmışları cesaretlendirmek ve ülkenin gelişmesine engel olmak anlamına gelecektir. Dolayısıyla böyle bir şey yapmak şeytanın yolundan gitmek anlamına gelebilir. Zira hakkın ve doğrunun yanında değil de çıkarlarının yanında olan kişi şeytanın taraftarı olarak görülüp öyle değerlendirilebilir. Aynı şekilde kapitalizmin ve komünizmin insanlara huzur ve mutluluk getirmediği defalarca ispatlandığı halde hâlâ bu izmlerden medet ummak ve çıkarı gereği bu yanlış beşerî sistemlerin peşinden gitmek ve bunları savunmak doğru değildir. Çünkü bu tür beşerî sistemlerden yana olmak ve Kur’an reçetesini göz ardı etmek şeytanın dostu olmayı kabullenmek (Nisa, 4/120; Araf, 7/202) anlamına gelebilir. Yine, insanların fıtr... Devamı

Engelliler ve İslam

2012-11-14 21:17:10

        Engelliler ve İslam Rabbimizin hikmeti ve imtihanın bir gereği olarak dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de engelliler bulunmaktadır. Engelli olmak kınanacak bir hal değildir. Çünkü herkes her an engelli olmaya adaydır. Engelliyi ya da engelli ailesini bir takım gerekçelerle kınamak veya suçlamak çok büyük laf konuşmaktır. Şurası bir gerçek ki, doğuştan veya sonradan ortaya çıkan engellilik hali çalışmaya, üretmeye, başarılı işler yapmaya ve nihai hedefe ulaşmaya asla ama asla mani değildir. Engelli olduğu halde azimle, inançla kararlılıkla çabalayan ve tarihe adını altın harflerle yazdıran nice insan vardır. Yeter ki bu insanların önüne engeller konulmasın. Yeter ki gönüller engelli olmasın. Yeter ki gönüller engel tanımasın. Engelli olmak hor görülmek, itilip kakılmak, küçümsenmek sebebi de değildir. Zira insanlar, kendi tercihi olmayan durumlardan dolayı asla kınanamazlar. Bu insanları kınamak, insanî ve ahlâkî değerlerden yoksun olmak anlamına gelecektir. Öte yandan erdemli insan şekle ve görünüşe bakmaz. O, kişinin nefsini tezkiye edip etmediğine, ruhunu güzelleştirip ahlakını mükemmel hale getirip getirmediğine bakar. Çünkü Allah insanların ırkına, şekline, rengine, parasına, malına, mülküne, makamına ve rütbesine bakmayacaktır. Peygamberimizin ifadesiyle, “Allah sizin görünüşünüze, malınıza, mülkünüze bakmaz; yalnızca kalplerinize ve amellerinize bakar.” Dinimize göre gerçek üstünlük; Allah’ı bilmek, O’nu tanımak, O’nu sevmek, O’na sonsuz saygı duymak, O’na şükretmek, O’na hamd etmek ve O’na yakın olmaktır. Sonra da ahlakımızı ... Devamı

İki Müslüman Kavgaya Tutuşursa Yapılması Gereken Nedir?

2012-10-31 21:01:21

İki Müslüman Kavgaya Tutuşursa Yapılması Gereken Nedir? İnsanlar zaman zaman menfaatleri söz konusu olduğunda, adaletin önemini tam olarak kavrayamadıklarında, duygularının esiri olup keyfi ve hissi kararlar aldıklarında, öfkelerini kontrol edemediklerinde, empatiyi gerçek anlamda içselleştiremediklerinde, kendilerini çok önceden bir takım söz, tavır ve davranışlarla olumsuz anlamda şartlandırdıklarında ve şeytanın yönlendirmelerine kendilerini açık hale getirdiklerinde derhal kavgaya tutuşabilirler ve kendileri için tehlike gördükleri kimselere sözlü veya fiili olarak saldırabilirler. Böyle durumlarda bir tarafın haksız olduğu ve tamamen keyfi bir karar alarak diğer tarafı ezmeye kalkıştığı açıktır. Zira her iki tarafında haklı olduğu durumlar çok nadirdir. Genellikle bir taraf saldırgandır ve zalimdir. Diğer taraf ise zulme maruz kalmış mazlumdur ve kendini savunma çabası içindedir. Böyle bir durumda bir mümine düşen görev; araştırdıktan sonra mutlaka doğru ve haklı olan tarafın yanında yer almak ve adaletin gereğini yerine getirmektir. Zira bu konuda Kur’an-ı Kerim’in emri açıktır. Ayet-i kerimeyi birlikte okuyalım. “O halde, müminler içinden iki grup çatışırsa onlar arasında barışı sağlayın; ama sonra, iki [grup]tan biri diğerine haksız şekilde davranırsa, [davranışı]nı Allah'ın buyruğuna uygun hale getirinceye kadar, haksızlık yapan taraf ile mücadele edin. Eğer (yaptıklarından) vazgeçerlerse adil bir şekilde aralarını bulun ve [onlara] eşit davranın: çünkü Allah, eşit davrananları sever! Bütün müminler kardeştir. O halde, [her ne zaman araları açılırsa] iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki O'nun rahmetine nail olasınız.” (Hucurât... Devamı

Anne Babaya İtaat mı Yoksa İhsan İle Muamele mi?

2012-10-17 22:43:49

    Anne Babaya İtaat mı Yoksa İhsan mı? Ülkemizin ve İslam coğrafyasının büyük bir kesiminde “anne babaya itaat” kavramı maalesef yanlış anlaşılmakta, bu yaklaşıma dayanarak toplumumuzda çok büyük hatalar işlenmekte, eşler sürekli olarak kavga etmekte, mutsuz evliliklerin sayısı her geçen gün artmakta, aileler dağılmakta ve kaliteli nesillerin yetişmesi her geçen gün zorlaşmaktadır. Oysa durum çok farklı olmak zorundadır. Her alanda Kur’an-ı Kerim’in ve Sahih Sünnet’in öngördüğü bir İslam toplumu olmayı başaramayanların başkalarını suçlamaya ve bu iki kaynağı yanlış anlamaya ve anlatmaya hakları yoktur. Toplumun temel taşı aileyi parçalayan, boşanmaların artmasında büyük rol oynayan meselelerin başında kanaatimizce “anne babaya itaat” kavramının yanlış anlaşılması, anlatılması ve uygulanması gelmektedir. Anne ya da babaların çok küçük meselelerde, evlendirdikleri evlatlarının iç işlerine karışmaları, kaynanaların sürekli gelinle sürtüşüp onları kendilerine rakip olarak görmeleri ve ezmeye kalkışmaları, kayınpederlerin tüm bu adaletsizliklere sessiz ve seyirci kalmaları, kaynanaların hissi, keyfi ve adaletten uzak yaklaşımları nedeniyle pek çok aile yıkılmakta, çocuklar kimsesiz ve sahipsiz kalmaktadır. Tüm bu haksızlıklar işlenirken bunları görmezden gelerek tek taraflı şekilde sürekli anne ve babaya itaate vurgu yapan, ama ebeveynin sorumluluklarının ve sınırlarının neler olduğunu anlatmayan din anlatıcılarının çok büyük bir veballe karşı karşıya olduklarını bilmeleri gerekmektedir. Öte yandan aklı başında sağduyulu bireylerin de bu tür yanlış anlatım ve aktarımları akılları ile sorgulayıp eleştirmeleri ve doğruyu bulmaları kaçınılmaz bir gö... Devamı

Arkadaş Sen Kendine Bak!

2012-10-03 22:24:49

  Arkadaş Sen Kendine Bak! Toplumumuzun büyük bir kesiminin yanıldığı, sürekli kendi yanlışlarına dayanak ve gerekçe aradığı konulardan biri de bazı cahil, zalim ve günahkâr Müslümanların yaptıkları kötü davranışları doğrudan İslam ile ilişkilendirip kendilerini temize çıkarma gayretleridir. Veya Müslümanlarla bir arada yaşayan münafıkların yaptıkları bilinçli ve art niyetli bazı eylemleri tüm Müslümanların üzerine yıkıp aynı hatalı sonuca ulaşmalarıdır. Oysa durum çok farklıdır. Müslümanların tamamını aynı kategoride değerlendirmek ve suçun hepsini onlara yahut İslam’a yüklemek doğru değildir. Zira herkesin aldığı edep, eğitim ve bilgi düzeyi farklıdır. Ayrıca insanların tamamının zeka seviyesi bir olmadığı gibi bir toplumda farklı düşünce, görüş, inanış ve yaklaşımların olması da gayet normaldir. Dolayısıyla bakılması gereken yer; Kur’an-ı Kerim’in ve Sahih Sünnet’in ortaya koyduğu sağlam ve şaşmaz ilkelerdir. Bunlar iyi bilinirse iyi ile kötüyü ayırt etmek kolaylaşacaktır. Bu bakımdan ecdadımızın da isabetle söylediği şu söz konumuzu çok güzel özetlemektedir. “Su-i misal emsal değildir.”  Yani kötü örnek, başkalarına örnek olamaz. Günahkâr Müslümanların veya münafıkların tavır ve davranışlarına bakarak samimi müminlere kızmak, sonra da suçu İslam’a yükleyip dine saldırmak ve dini yaşamaktan vazgeçmek son derece yanlış bir hareket tarzıdır. Bu nedenle herkes kendine bakmak durumundadır. Mesela hacca gidip geldiği halde bir Müslüman yalan söylüyorsa o günahkâr Müslümandır. Onun bu yanlış tavrı kesinlikle dine mal edilemez. O kimse hata yapmakta, başkalarına kötü örnek ... Devamı

Müslümanlar haksızlıkları nasıl protesto etmeli?

2012-09-19 20:30:12

  Müslümanlar haksızlıkları nasıl protesto etmeli?   Dünya yaratıldığından, üzerinde insanlar var olmaya başladığından beri küfrün ve İslam’ın mücadelesi başlamış ve devam etmektedir. Peygamberimizin ifadesiyle de hak ve batılın bu mücadelesi kıyamete kadar devam edecektir.   Bugünlerde Batı dünyası geçmişte olduğu gibi bir takım tiyatro, opera, film ve karikatürlerle İslam’ın değerlerine saldırmakta, Hz. Peygamber’e hakaretler etmekte, Kur’an-ı Kerim’i yakma girişimlerinde bulunmakta, İslam’ın şiddet ve vahşet dini olduğu algısını dünya kamuoyunda uyandırmak için elinden geleni arkasına koymamaktadır.   Belli aralıklarla bu eylemlerini tekrarlayan Batıdünyasındaki belirli güç odaklarının bazı hedefleri olduğu açıktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim bu güç odaklarına işaret etmekte ve en çok İslam’a saldırıyıyapacak iki güç odağının kimliklerini deşifre etmektedir. Ayet-i kerimeyi okuyalım.   “Bütün insanlar içinde [bu ilahî kelâma] inananlara en çok düşmanlık yapanların Yahudiler ve Allah'tan başkasına ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlar olduğunu kesinlikle göreceksin; ve bütün insanlar içinde [bu ilahî kelâma] inananlara en çok şefkat gösterenlerin ise“Biz Hristiyanız” diyenler olduğunu göreceksin: böyledir, çünkü onlar arasında öyle keşişler ve rahipler var ki bunlar kibre kapılmamışlardır.” (Maide, 5/82; Ayrıca bkz. Maide, 5/51)   Görüldüğü üzere Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim bu ayette inananlara en çok düşmanlık edecek kimseleri iki farklı kategoride değerlendirmektedir. Bunlardan birisi Yahudileşmiş olup İslam’a d&uum... Devamı

Mültecilere Sahip Çıkmak ve İslam

2012-09-07 21:53:21

    Mültecilere Sahip Çıkmak ve İslam Toplumumuzun büyük bir kesiminin dünyadaki zayıf, çaresiz ve korunmasız insanlara nasıl davranılacağına ilişkin Kur’an-ı Kerim’in açık ve sarih emirlerinden habersiz oldukları ve son derece yanlış değerlendirmelerde bulundukları görülmektedir. Bu itibarla böyle bir makale yazarak dikkatleri bu yanlış anlayış ve bilgi eksikliğine çekmeyi amaçlamaktayız.  Zira böyle bir yaklaşımın düzeltilmesi ve Kur’an ışığında meseleye bakılması gerekmektedir. Bunun için de söz konusu ayetlerin bilinmesi uygun olacaktır. Nitekim Nisa suresini 74 ve 75. ayetleri gayet açıktır. Birlikte okuyalım. “Öyleyse, bu dünya hayatını ahiret ile takas etmek isteyenler Allah yolunda savaşsınlar! Allah yolunda savaşan herkese, ister öldürülmüş olsun ister zafer kazansın, zamanı geldiğinde büyük bir mükafat ihsan edeceğiz. Nasıl olur da Allah yolunda savaşmayı ve “Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu topraklardan kurtar[ıp özgürlüğe kavuştur] ve rahmetinle bizim için bir koruyucu ve destek olacak bir yardımcı gönder!” diye yalvaran çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmayı reddedersiniz? İmana ermiş olanlar Allah yolunda savaşırlar, hakikati inkara şartlanmış olanlar ise şeytanî güçler uğrunda. O halde Şeytan'ın dostlarına karşı savaşın; Şeytan'ın hile ve tuzakları kesinlikle zayıftır.” (Nisa, 4/74-75) Görüldüğü üzere şartlar oluştuğunda hem Allah yolunda, hem de zayıf ve çaresizlerin temel haklarını korumak maksadıyla savaşmak Müslümanlara yüklenen bir görevdir. Bu kadar açık ifadeler göstermektedir ki, temel insan haklarından mahrum bırakılan ırkı, inancı, mezhebi ne olursa olsun he... Devamı

Emaneti Ehline Vermek Konusuna Farklı Bir Bakış

2012-08-24 20:37:43

    Emaneti Ehline Vermek Konusuna Farklı Bir Bakış Günümüzde bazı Müslümanların Kur’an’ın şu ayetinden habersiz oldukları ve yanlış kıyaslar yaparak hataları sonuçlara ulaştıklarıgörülmektedir.   Nitekim bu kimseler “eşitlik” kılıfının arkasına gizlenerek, bilerek ya da art niyetle, bir savaş zamanında öncelikle farklıalanlarda uzmanlaşmış değişik meslek mensuplarının gidip en ön safta savaşmalarını ve şehit olmalarını istemekte, bilgiye, tecrübeye, ihtisaslaşmaya yeterince önem ve değer vermediklerini böylece ortaya koymaktadırlar. Oysa böyle yaparak hakkı ve adaleti savunduğunu zanneden bu cahiller kanaatimizce şu ayetten habersiz gibidirler.   Ayeti birlikte okuyalım.   “Bütün bunlarla birlikte, [savaş zamanı] müminlerin hepsinin toptan yola çıkması doğru olmaz; onların arasında her gruptan bazılarının seferden geri kalmaları, [bunun yerine] Din hakkında derin ve sağlam bir bilgi elde etmek yolunda çaba göstermeleri ve [böylece] seferden dönen kardeşlerini aydınlatmaya çalışmaları daha yerinde olacaktır; böylece belki, onlar [da] kötülüğe karşı kendilerini (daha iyi) korumuş olacaklardır.” (Tevbe, 9/122)   Görüldüğü üzere bu ayet çok açıktır. Savaş anında gereken mücadeleyi sahasında uzman profesyonel ordunun yapması tavsiye edilmekte ve toptan herkesin savaşa çıkması uygun görülmemektedir.   Geride kalan uzman kimselerin ise her alanda eğitim ve öğretime devam etmeleri, nitelikli insan yetiştirmeleri, dini ilimlerle uğraşanların da sağlam dini bilgi elde etme konusunda derinleşmelerinin uygun olacağı ifade edilmektedir.   Diğer taraftan bu ayette sadece dini ilimlerle uğraşanlara vurgu yapılmış olması diğer tüm me... Devamı