Şuurlu Gencin Özellikleri

2014-02-05 03:55:00

  Şuurlu Gencin Özellikleri   İslam’a gönül vermiş şuurlu bir genç onu en iyi şekilde temsil edebilmek için çok önemli bazı özelliklere sahip olmalıdır. Her ne kadar o, İslam’ı temsil iddiasında olmasa da etrafındakiler onun şahsında İslam’ı tanımakta ve din hakkında hüküm vermektedirler. Dolayısıyla bir mümin bu durumun farkında olmalı ve ona göre hareket etmelidir. Bazıları; “Ona kim İslam’ı temsil etme yetkisini vermiş?” “Herkes ancak kendini temsil eder, İslam’ı değil!!” demiş olsa da gerçek hayatta durum böyle değildir. Bu itibarla, temsil görevi veya sorumluluğu hafife alınamaz; müminler gevşekliğe ve tembelliğe itilemez. Her mümin istese de istemese de, bu dinin bir mensubu olduğunu ilan ettikten sonra İslam’ı temsil ettiğini bilmek durumundadır. Bu bakımdan bir mümin, hayatının her anında yaptığı davranışlarla söylediği sözlerle İslam’ı temsil ettiğini bilmeli ve şu on özelliği şahsında, kimliğinde ve kişiliğinde mutlaka taşımalı ve bunlarla özdeşleşmelidir. 1. Allah’a ve ahiret gününe şeksiz şüphesiz iman etmeli ve her gün imanını sağlamlaştıracak ilmî ve zihnî faaliyetlere odaklanmalıdır. 2. Hz. Peygamber’i ve onun Sahih Sünnet’ini çok iyi öğrenmeli, ona nasıl ittibâ edeceği konusunda bilgilerini artırmalı ve öğrendiklerini de hayatında harfiyen uygulamalıdır. 3. Kur’an ve Sünnet’in ilkelerini özümsemeli ve daima bu iki aslî kaynaktan beslenmelidir. 4. Hayatı boyunca dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koymalı, yapacağını söylemeli, söylediğini de yapmalıdır. 5. Tarihî hâdiseleri çok iyi öğrenmeli, bunları analiz etmeli, geçmişten dersler çıkartmalı ve ayn... Devamı

Lideri değil, ilkeleri esas alan bir nesil!

2014-02-03 06:11:00

    Lideri değil, ilkeleri esas alan bir nesil!     “Tarih tekerrür etmez hatalar tekerrür eder” sözü son derece haklı, yerinde ve doğru bir sözdür. Zira ibret alınırsa tarihin tekerrür etmeyeceği açıktır. Nitekim Hz. Peygamber bir müminin aynı delikten iki defa ısırılmayacağını söylemiştir. Yüce Allah insanların geçmişte yaptıkları hatalardan bahsederek aynı yanlışları sonraki nesillerin tekrarlamamasını istemektedir. Maalesef insanların çoğunluğu akıllarını kullanmadıkları ve geçmişten ders almadıkları için aynı yanlışa defalarca düşmekte ve kendi sonlarını kendileri hazırlamaktadırlar. Dolayısıyla eğer insanlar ilkelerin ve ulvî hedeflerin peşinde koşmaz, sağlıklı bir tefekkür faaliyeti gerçekleştirmez, liderlerini ve atalarını körü körüne taklit eder, onların her emrine harfiyen itaat eder ve bu yüzden de yanlış kararlar alırlarsa işte o takdirde tarih mutlaka yeniden tekerrür edecektir. Bir başka ifadeyle bu gibi kimseler, aynı yanlışı yapıp farklı sonuçlar bekleyen akıl yoksunu kimselerin durumuna düşebileceklerdir. Bu itibarla, liderlerin yanılmaz kabul edilip kutsanması, hata yapmayacaklarının düşünülmesi ve her söylediklerinde bir hikmet aranması gibi yaklaşımlar son derece tehlikeli ve yanlıştır. Zira bir lidere körü körü itaat yerine, ilke ve prensip eksenli düşünerek hareket etmek gerekir. Sorgulamadan her söyleneni doğru kabul eden kadın, erkek, genç, yaşlı herkes ciddi hatalara düşmekten ve ülkelerini felaketlere sürüklemekten kurtulamazlar. Çünkü bir lider etrafında kümelenip ortak aklı devre dışı bırakanların, eleştiriye kapalı olanların hakikate ulaşmaları ve doğru kararlar verebilmeleri oldukça zordur. Zira şeytan ya da ş... Devamı

“Allah Ona Nasip Etmemiş!” Öyle mi?

2014-01-02 12:25:00

“Allah Ona Nasip Etmemiş!” Öyle mi?   Dinimiz İslâm, şeytanın insanoğlunun düşmanı olduğunu ve onun düşman bilinmesi gerektiğini haber vermiştir. Hz. Âdem ve İblis imtihan edilmiş, İblis inatlaşmış, Allah’ın emrine karşı gelmiş, hatasını kabul etmemiş ve kaybedenlerden olmuştur. Ancak Hz. Âdem yanıldığını itiraf etmiş, hatasına pişman olmuş, tövbe etmiş ve affedilmiştir. Hz. Âdem’i “adam yapan” günahını sahiplenip pişman olmasıyken, İblis’i şeytan yapan ise günahını ve suçunu kabullenmeyip faturayı Allah’a kesmesi olmuştur. Üstelik İblis suçu kabullenmediği gibi bir de kabahati Yüce Allah’a bulmuştur. “Beni sen saptırdın” deme cüret ve denâatini göstermiş ve iyice küstahlaşmıştır. Kendi inadını, şımarıklığını ve kibrini görmek, hatasını anlamak istememiştir. Emre karşı gelenin ve sapmayı isteyenin kendisi olduğunu bir türlü hazmedememiştir. (Bakara, 2/34) Bu itibarla, kendi suçunu Yüce Allah’a atmak ve hatayı kabullenmemek şeytana ait bir hastalıktır. Yüce Allah’a meydan okumak, O’nun ilke ve emirleriyle alay etmek şeytanın vasıflarındandır. Nitekim şeytan Allah’a karşı gelmiş ve “Şu çamurdan yarattığına şeye bak! Bu mu benden üstünmüş? Ben ondan daha hayırlıyım. Zira ben ateşten yaratıldım o ise çamurdan” diyerek ilk ırkçılığı yapmıştır. (A’râf, 7/12; Sâd, 38/76) Bu şeytanca bir duruştur ve böyle bir yaklaşım nankörlüktür. Hatada ısrarcı olmak şeytanî bir tavırdır. Allah Teâlâ, Kur’an’da tüm bu yaşananları insanlığa kıssa şeklinde anlatmakta, “Sakın ha! Siz de İblis gibi olmayın! Şeytanlaşmayın! Hatalarınızdan dönün! Pişman olun, sizleri affedeyim!” demektedir. Bu itibarla, h... Devamı

Öğrenci Evleri Meselesi

2013-12-29 15:55:00

    Öğrenci Evleri Meselesi   İslâm'a göre ev, “nikâh bağı ile birbirine bağlı çiftin ve yakınlarının oturdukları mekân, yuva ve barınak” manasına gelir. Kız ve erkek öğrencilerin resmi nikâhları olmadığı halde “öğrenci evleri” diye isimlendirilen evlerde birlikte yaşamalarının İslâm ahlâk anlayışına aykırı bir durum olduğu bu tanımdan rahatlıkla anlaşılmaktadır. Dolayısıyla gereken hukukî şartları taşımayan, gerek terör ve gerekse fuhuş yuvası olarak kullanılan “bazı öğrenci evleri'nin devlet tarafından denetlenmesi bir zorunluluktur. Toplumun huzur ve refahı için böyle evlere önleyici tedbir olarak müsaade edilmemesi gerekir. Eğer nikâhsız bir çiftin yaşadığı yahut kız ve erkek öğrencilerin birlikte kaldığı bir evde ülke için tehlikeli faaliyetler yapılıyorsa, bu konuda ciddi şüphe ve bilgiler varsa bu evler denetlenebilir, gayr-i meşru fiiller engellenebilir ve failler cezalandırılabilir. Zira hukuk devleti olmanın, kötülükleri ve suçu önlemenin, kötü örnekliğe müsaade etmemenin ve vatandaşların huzur ve emniyetini temin etmenin gereği budur. Batılı sömürgeci güçlerin kendi ahlâk anlayışlarına göre 18 yaşını doldurmuş bir kız ile erkeğin bir evde birlikte yaşamaları, cinsel ilişkide bulunmaları, hatta çocuk sahibi olmaları normaldir. Zira onların savunduğu dinî ve ahlâkî değerler sisteminde böyle bir günah kavramı yoktur, ayıp kavramı ise görecelidir. Oysa bu düşüncenin İslâm ahlâk anlayışı ile bağdaşmadığı ve çeliştiği açıktır. Böyle çarpık bir düzeni savunduğu halde hâlâ Müslüman olduğunu iddia eden kişinin dinini ciddiye almadığı ve kâfirlerin ahl&a... Devamı

Cami, Dergâh, Tekke ve Cemevî Meselesi

2013-11-20 22:50:00

Cami, Dergâh, Tekke ve Cemevî Meselesi   Mezhebi ne olursa olsun bütün Müslümanların ortak mâbedi camidir. Tekke, dergâh, zâviye ve cemevleri ise farklı tarikat, mezhep ve cemaatlerin özel olarak bir araya geldikleri, sohbet ettikleri, eğitsel ve kültürel faaliyetlerde bulundukları mekânlardır. Bunların hiçbirisinin caminin yerini tutması söz konusu değildir. Zira ortak ibadet mekânı camidir; tekke, zâviye, dergâh ve cemevleri ise caminin alternatifi değildir.   Şiîlerin çoğunlukla yaşadıkları yerlerde de ibadethaneler camilerdir ve tüm Müslümanların buralarda Allah’a kulluk ettikleri bilinen bir gerçektir. Çünkü Sünnîler, Şiîler ve Alevîler Müslümandırlar ve hepsi aynı Allah'a, Peygamber’e, Kur'an'a ve âhiret gününe iman etmekte ve aynı kıbleye yönelmektedirler. Dolayısıyla bu gerçeği kimsenin değiştirebilmesi mümkün değildir; Müslümanların ortak mâbedi olan camilerde birlikte namaz kılmaları ve cenazelerini buradan kaldırmaları doğru ve esas olandır. Ancak semah, ayin, zikir, dinî musiki ve özel sohbetler için tekke, dergâh, zâviye ve cemevleri kullanılabilir. Bu ikisinin birbirine karıştırılmaması gerekir. Bir başka ifadeyle cami, tüm farklı mezhep ve tarikat mensuplarını içine alırken, tekke, dergâh, zâviye ve cemevleri ise bu mekânlara kendilerini daha yakın hissedenlerin gittikleri özel yerlerdir. Oralarda ilave olarak yapılacak nafile ibadetler, camide yapılan ibadetlerin alternatifi değildir. Dolayısıyla bir dinin iki mâbedi olamaz; (Tevbe, 9/107-108) aklı başında olan ve Kur’an’a inanan herkes bu gerçeği kabul eder. İnat ederek tekke, dergâh, zâviye ve cemevlerini... Devamı

Şiîlere ve Sünnîlere Düşen Büyük Görevler!

2013-11-07 21:10:00

Şiîlere ve Sünnîlere Düşen Büyük Görevler!   Her zamankinden daha çok birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyulan şu günlerde hem Şiîlere hem de Sünnîlere çok büyük görevler düşmektedir. Şiîler ve Sünnîler, İslam ülkelerinde kan seylâplarının akmaya devam ettiği şu günlerde birbirlerine daha fazla yaklaşmak ve din kardeşliğini daha da pekiştirmek zorundadırlar. Şiîler ve Sünnîler, Müslümanı Müslüman yapan inanç esaslarındaki ortak paydalardan yola çıkarak ortak değerleri güçlendirmekle mükelleftirler. Şiîler ve Sünnîler, birbirleriyle değil ortak düşmanla hep birlikte mücadele etmekle yükümlüdürler. Şiîler ve Sünnîler, mezhep propagandasını veya içi boş sloganları bir kenara bırakıp İslam kardeşliği üzerinde yoğunlaşmalıdırlar. Şiîler ve Sünnîler, mezhep farklılıklarını ve tarihteki tartışmaları bir kenara bırakmalı, kardeşlik duygularını sağlamlaştıracak adımlar atmalı, hayırlı ve güzel faaliyetlere odaklanmalıdırlar. Şiîler ve Sünnîler, dinin kendisi ile dinî yorumları birbirinden ayırt etmeli, ictihadın zamana ve şartlara göre değişebileceği gerçeğini göz ardı etmemelidirler. Şiîler ve Sünnîler, ortak inanç temeline dayalı kardeşliği güçlendirmeli, ümmetin yeniden ihyasına ve uyanışına yönelik girişimlere ağırlık vermelidirler. Şiîler ve Sünnîler, ümmet şuuru ile hareket etmeli ve her zaman ümmetin birliğinden yana tavır koymalıdırlar. Şiîler ve Sünnîler, Batılı güçlerin ümmet birliğini yok etmek için Osmanlı devletini bölüp parçaladığını ve ümmet bi... Devamı

Şiîlere ve Sünnîlere Düşen Büyük Görevler!

2013-11-06 10:34:00

      Şiîlere ve Sünnîlere Düşen Büyük Görevler!   Her zamankinden daha çok birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyulan şu günlerde hem Şiîlere hem de Sünnîlere çok büyük görevler düşmektedir. Şiîler ve Sünnîler, İslam ülkelerinde kan seylaplarının akmaya devam ettiği şu günlerde birbirlerine daha fazla yaklaşmak ve din kardeşliğini daha da pekiştirmek zorundadırlar. Şiîler ve Sünnîler, Müslümanı Müslüman yapan inanç esaslarındaki ortak paydalardan yola çıkarak ortak değerleri güçlendirmekle mükelleftirler. Şiîler ve Sünnîler, birbirleriyle değil ortak düşmanla hep birlikte mücadele etmekle yükümlüdürler. Şiîler ve Sünnîler, mezhep propagandasını veya içi boş sloganları bir kenara bırakıp İslam kardeşliği üzerinde yoğunlaşmalıdırlar. Şiîler ve Sünnîler, mezhep farklılıklarını ve tarihteki tartışmaları bir kenara bırakmalı, kardeşlik duygularını sağlamlaştıracak adımlar atmalı, hayırlı ve güzel faaliyetlere odaklanmalıdırlar. Şiîler ve Sünnîler, dinin kendisi ile dinî yorumları birbirinden ayırt etmeli, ictihadın zamana ve şartlara göre değişebileceği gerçeğini göz ardı etmemelidirler. Şiîler ve Sünnîler, ortak inanç temeline dayalı kardeşliği güçlendirmeli, ümmetin yeniden ihyasına ve uyanışına yönelik girişimlere ağırlık vermelidirler. Şiîler ve Sünnîler, ümmet şuuru ile hareket etmeli ve her zaman ümmetin birliğinden yana tavır koymalıdırlar. Şiîler ve Sünnîler, Batılı güçlerin ümmet birliğini yok etmek için Osmanlı devletini bölüp parç... Devamı

Cami ve Kadın Eğitimi (I)

2013-11-05 13:28:00

Cami ve Kadın Eğitimi (I)   Camiler, kurulduğu dönemden itibaren dinî, siyasî, idarî, sosyal ve eğitimle alakalı pek çok konuda hayırlı hizmetin yürütülmesinde aktif rol oynamışlardır. Hz. Peygamber, İslâm’ın kurumsallaşmasına camiden başlamış, hicretten hemen sonra inşa ettirdiği camide, bireysel ve sosyal pek çok ihtiyacın karşılanmasını sağlamış ve camileri bir ana merkez haline getirmiştir. Hz. Peygamber döneminde cami eğitiminin hedef kitlesi, çocuk-genç, yetişkin-yaşlı, kadın-erkek bütün Müslümanlardan oluşmuştur. Bununla beraber günümüzde erkek cemaatin ibadet ve eğitim amaçlı camiye ilgisi devam ederken, kadınların genellikle camiye devam etmedikleri ve burada verilen eğitimden yeterince yararlanamadıkları görülmektedir. Günümüzde kadınların camiye gitmelerini hoş karşılamayan geleneksel anlayışın dinî hükümlere değil, dinle ilgili bir takım yorumlara dayandığı anlaşılmaktadır. Çünkü dinin temel kaynaklarında ibadet ve ibadet mekânlarına devam etme konusunda cinsiyet ayrımı olmadığı görülmektedir. Nitekim Hz. Peygamber zamanında kadınlar camiye devam etmişler, orada gerçekleştirilen hem ibadet hem de eğitim-öğretim faaliyetlerinden önemli ölçüde faydalanmışlardır. Dolayısıyla kadınların fitne ihtimali nedeniyle camiden uzak tutulmaları, hem cinsiyet eşitliği hem de İslâm’ın adalet anlayışı ile bağdaşmamaktadır. Hayatın değişik alanlarında kadınların bulunmaları normal görülürken, hangi nedenle olursa olsun, onların ilim ve ibadet mekânı olan camilerden uzak tutulmaları İslâm toplumları için önemli bir eksikliktir. Bu konuda Hz. Peygamber dönemindeki uygulamaya tekrar dönülmesi, toplumun yaklaşık yarısını oluşturan kadınların cami eğitimi... Devamı

Cami ve Kadın Eğitimi (II)

2013-10-24 23:26:00

    Cami ve Kadın Eğitimi (II) Kur’an ve Sünnet’te ilmin öğrenilmesi ve öğretilmesi konusunda hem erkeğe hem de kadına yönelik genel ifadeler vardır. Hz. Peygamber, kendisine vahyedilen Kur’an’ı herkese ulaştırmakla görevli olduğunu söz ve uygulamalarıyla göstermiştir. O, kendisine vahyedilen ayetleri camide toplanan erkeklere ve kadınlara okumuş ve anlatmıştır. Kadınlar, onun cuma ve bayram hutbelerini değişik konularla ilgili açıklamalarını dinlemiş ve merak ettikleri pek çok konuyu ona sorarak bizzat ondan öğrenmişlerdir. (Müslim, Îman 34; Tirmizî, Îman 6) Mescid-i Nebevî’nin kadınlara tahsis edilen kısmı günümüzde olduğu gibi, erkeklerin namaz kıldıkları yerden duvar ya da perdeyle ayrılmamıştı. Dolayısıyla kadınlar, kendilerine ayrılan ancak arada herhangi bir engel bulunmayan bölümde namazlarını kılar, hutbe, vaaz ve sohbetleri rahatlıkla dinleyip eğitim öğretim faaliyetlerine katılırlardı. Hz. Peygamber, camide kadınlara özel bir bölüm ayırmanın yanında, onların camide rahat edebilmeleri için bazı tedbirler de almıştı. Öncelikle kadınların camiye rahat girip çıkmaları için gerekli kolaylığın sağlanmasını istemişti. O dönemde Mescid-i Nebevî’nin üç kapısı vardı. Başlangıçta kapılardan herhangi biri kadınlara tahsis edilmemişti. Ancak camiye devam eden kadınların sayısında ciddi artış görülünce Hz. Peygamber: “Keşke şu kapıyı kadınlara ayırsaydık” buyurarak, kapılardan birinin onlara tahsis edilmesi istedi. Ancak onun bu isteği daha sonraki yıllarda yerine getirilebildi ve Hz. Ömer döneminde kapılardan biri kadınlara tahsis edildi. (Ebû Davûd, Salât 17). Bu bilgiden anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber kadınların camiye gelip cemaate katılmalarını istemekte ve bunu ... Devamı

Öğretmenlere Bazı Tavsiyeler

2013-09-26 22:38:00

Öğretmenlere Bazı Tavsiyeler Çok başarılı bir öğretmen, emekli olurken genç bir meslektaşının kendisine başarısının sırrını sorması üzerine ona şu cevabı vermiştir: "Bir öğrencinin başarılı olabilmesi için dersi sevmesi, dersi sevebilmesi için ise öğretmenini sevmesi, öğretmeni sevebilmesi için de öğretmenin öğrenciyi sevmesi gerekir. Sen öğrenciyi seversen ona öğretmek daha kolay olur." Görüldüğü üzere, bütün mesele budur. Bu tavsiyenin tüm öğretmenler tarafından baş tacı edilmesi gerekir. Gerçekten de sevginin öğrenciler üzerinde etkileyici bir gücü vardır. Bu gücü kullanabilmek için öğrenciyi sevmek, ona değer vermek ve adam yerine koymak gerekir. Öğrenciyi azarlayan, aşağılayan, hata yaptığı zaman yerin dibine batıran, arkadaşları arasında küçük düşüren öğretmen iyi bir öğretmen değildir ve olamaz. Ancak ne acıdır ki hâlâ öğrencilerini küçümseyen, onlara tepeden bakan, tehdit eden, şiddet uygulayan öğretmenler doğru ve haklı gösterilmekte ve böyle bir yanlışı yapan öğretmenlere sahip çıkılmaktadır. Oysa bir öğrencide korku duygusunun yerine sevgi duygusunun harekete geçirilmesi gerekir. Zira sevgi ön planda olduğu zaman öğrenme çok daha kolay olur. Nitekim Prof. Dr. Nevzat TARHAN: “Bir öğretmen, öğrenciye sevgiyle yaklaşırsa, çocuğun beyninde öğrenmeyle ilgili bir mutluluk kimyasalı salgılanır ve öğrenme daha kalıcı hale gelir" demektedir. Onun bu tespitinin son derece haklı ve yerinde olduğu söylenebilir. Diğer taraftan öğrencilere, derslerin yanı sıra hayat ve hayatta karşılaşılacak sıkıntılarla mücadele yöntemleri ve disiplinli olmak da öğretilmelidir... Devamı

Farklı Mezhebe Mensup Müslümanlar Savaşırlarsa Yapılması Gereken

2013-09-12 20:52:00

Farklı Mezhebe Mensup Müslümanlar Savaşırlarsa Yapılması Gereken Nedir? Müslümanlar da haksız çıkarlar uğruna zulüm yapabilir, yanlış kararlar alabilir, hak ve adalet sınırlarını ihlal edebilirler. Nitekim Kur’an, Müslümanların da böyle bir yanlışa düşebileceklerini haber vermektedir. Bu tür durumlarda bir tarafın haksız olduğu, keyfi kararlar aldığı ve diğer tarafı ezmeye kalkıştığı açıktır. Zira her iki tarafında sonuna kadar haklı oldukları durumlar yoktur ya da yok denecek kadar azdır. Genellikle bir taraf aşırı saldırgandır, haksızdır ve zalimdir. Diğer taraf ise zulme maruz kalmıştır; zayıf ve çaresizdir; hakkını arama ve kendini savunma çabası içindedir. Peki böyle bir durumda dünyadaki diğer Müslümanlara düşen vazife nedir? Kur’an-ı Kerim böyle bir durumda onlara hangi sorumluluğu yüklemektedir? Kur’an’a bakıldığında, iki Müslüman devlet, grup veya mezhep mensuplarının kendi aralarında savaşa tutuşmaları halinde yapılması gereken çok önemli görevler olduğu görülecektir.    Bu konuda Kur’an-ı Kerim’in emri açıktır. Ayet-i kerimeyi birlikte okuyalım. “O halde, müminler içinden iki grup çatışırsa/savaşırsa onlar arasında barışı sağlayın; ama sonra, iki [grup]tan biri diğerine haksız şekilde davranırsa, [davranışı]nı Allah'ın buyruğuna uygun hale getirinceye kadar, haksızlık yapan taraf ile mücadele edin. Eğer (onlar yaptıklarından) vazgeçerlerse adil bir şekilde aralarını bulun ve [onlara] eşit davranın: çünkü Allah, eşit davrananları sever! Bütün müminler kardeştir. O halde, [her ne zaman araları açılırsa] iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki O'nun rahmetine nail olasınız.”(Hucurâ... Devamı

Uluslararası İlişkilerde Temel Kural Hukuk ve Ahlak İlkeleridir!

2013-08-28 20:53:00

Uluslararası İlişkilerde Temel Kural Hukuk ve Ahlak İlkeleridir! İslam dininin ortaya koyduğu medeniyet tasavvurundan haberi olmayan kimi çevrelerin, Batılı normlarla düşünerek “Uluslararası ilişkilerde temel kural ulusal çıkarlardır” demeleri, din, hukuk ve ahlak kurallarını rahatlıkla göz ardı etmeleri, zulmü savunmaları, ilkesizliği ve dönekliği meşru göstermeye çalışmaları İslam’a göre son derece yanlıştır. Hakikati inkâra şartlanmış olanların veya yarım gönüllü inananların böyle söylemeleri kendileri açısından normal görülebilir. Zira onların ahirette Yüce Allah’ın rızasını kazanma ve İslam’ı tüm dünyaya tebliğ ve temsil etme gibi bir dertleri ya da endişeleri yoktur. Bu itibarla, İslam’ı yeterine özümsememiş ve sevememiş bu gibi kimselerin ne dediklerine bakmadan önce Kur’an’ın konu ile ilgili ayetlerini okumak gerekir. “Onlar, kendilerinin inkâr ettiği gibi, sizin de hakikati inkâr etmenizi isterlerdi ki siz de onlar gibi olasınız. O halde, Allah rızası için zulüm ve kötülük diyarını terk edinceye kadar onları kendinize dost edinmeyin. Ve eğer [açık bir] düşmanlığa yönelirlerse, onları nerede bulursanız yakalayın ve öldürün. Onlardan hiç birini ne dost, ne de hâmi edinmeyin, eğer bir anlaşma ile bağlı bulunduğunuz insanlarla ilişkisi olanlardan veya size yahut kendi toplumlarına savaş açmak [fikrin]den kalplerine ürküntü geldiği için size yaklaşanlardan değillerse. Halbuki Allah onları sizden daha güçlü kılsaydı, mutlaka size savaş açarlardı. Ama onlar sizi bırakır, savaş açmaktan vazgeçer ve barış teklif ederlerse, Allah onlara zarar vermenize müsaade etmez.”(Nisa, 4/89-90) “Ancak, kendil... Devamı

Bunalıma Giren Kimsenin Asıl Okuyacağı Dua Bu İşte!

2013-08-28 20:37:00

Bunalıma Giren Kimsenin Asıl Okuyacağı Dua Bu İşte! Depresyona, strese ya da bunalıma giren kimsenin okuyacağı bir takım dualardan bahsedenlerin Kur’an’ın bu ve benzeri konularda ne dediğine hiç bakmaması, sağlam ve güvenilir olmayan bilgileri insanlara nakletmesi oldukça düşündürücü bir durumdur. Bu itibarla biz makalemizde Kur’an’ın meseleye nasıl baktığını ortaya koymaya çalışacağız. Amacımız; işin kolayına kaçan kimseleri buradan uyarmak, sıkıntılarından kurtulmak, tedavi olmak ve arınmak isteyen kimselere ise dosdoğru yolu göstermek olacaktır. Burada öncelikle şunun altını çizelim ki, bir takım bedeni ve ruhi hastalıklara maruz kalanların öncelikle doktora gitmeleri, verilen ilaçları kullanmaları gerekmektedir. Ancak, bu tür hastalıkların tekrar nüksetmemesi için kalıcı tedavi yöntemlerine ihtiyaç olduğu ise izahtan varestedir. Dolayısıyla evvela insanoğlu bu dünyada niçin bulunduğunu bilmek durumundadır. Bu konuda çok ciddi çabalar sarf ederek imanını sağlamlaştırmayan ve bir takım yanlış yollara girenlerin yeniden durup düşünmeleri ve girdikleri yanlış yollardan dönmeleri kendi yararlarına olacaktır. Ademoğlu bu dünyada imtihan için bulunmaktadır. O hayatı boyunca zaman zaman çok ciddi sınavlarla karşı karşıya kalabilecektir. Bu durumda ona düşen isyan etmek değil, bu imtihanı başarı ile atlatmak için mücadeleye kararlı ve azimli bir şekilde devam etmek ve bu arada da sabrı elden bırakmamak olacaktır. Yüce Rabbimiz bizlere bu konuda Hac suresinin 8 ila 15. ayetlerinde gerekli açıklamaları ve uyarıları yapmaktadır. Bilindiği üzere Kur’an-ı Kerim’in bir özelliği de kâfir, münafık ve müminleri tanıtırken genellikle bu kimselerin önemli vasıflarını zikretmesi ve ilg... Devamı

Eşcinsellik tedavisi mümkün olan bir sapkınlıktır!

2013-08-28 20:34:00

  Eşcinsellik tedavisi mümkün olan bir sapkınlıktır!      Günümüzde bir takım sorumsuz ve duyarsız medya organları maalesef tedavisi mümkün sapkınlığı normal bir durummuş gibi gösterme gayreti içerisine girmişlerdir. Oysa bilinmektedir ki eşcinsellik insan türüne ve onuruna apaçık saldırı özelliği taşıyan ve hayvanların bile yapmadığı iğrenç ve çirkin bir sapkınlıktır.   Bir takım çevreler bilinçli bir şekilde ve özgürlük maskesi adı altında bu iğrenç fiili meşru gösterme gayreti içine girmişlerdir. Bu kimselerin iğrenç bir davranışı sevimli ve doğru gösterme hakları varsa, bizlerin de İslâm’ın meseleye nasıl baktığını ortaya koyma ve bu çirkin fiili eleştirme hakkımız vardır.           Genel kabul gören görüşlere göre eşcinsellik, insanda doğal olarak var olan bir yönelim değildir. Sosyal öğrenmeyle ve yanlış eğitimle gelişmiş bir durumdur. Biyolojik doğaya uymayan sapmadır. NitekimNuh kavminden önce hiçbir toplumun  bu ahlaksızlığıyapmadığınıyüce Rabbimiz bizlere haber vermektedir. (A’raf, 7/80)    Eşcinsellik tehlikeli bir sapkınlık, tüyleri ürperten fena bir rahatsızlıktır. Zira bu sorun, geçiştirilecek sıradan bir mesele değil, insan soyunun geleceğini, varlığını, idamesini tehdit eden büyük bir ahlâksızlıktır.   Eşcinsellik; insan neslinin, bütün varlıkların ve kâinâtın korunması konusunda hassas olan İslâm’ın müntesiplerinin kahir ekseriyetini oluşturduğu bir toplumda hiçbir surette meşru ve mübah gösterilmeyecek bir sapma hâlidir. Zira Müslüman bir toplumun bütün değerler sistemini alt üst etme t... Devamı

Eşcinselliğin tedavisi için yapılması gerekenler!!

2013-08-28 20:30:00

Eşcinselliğin tedavisi için yapılması gerekenler Geçen sene eşcinsellikle ilgili yazmış olduğum “eşcinsellik tedavisi mümkün olan bir sapkınlıktır” başlıklı makaleminçok büyük ilgi görmesi, bu sapkınlıktan muzdarip olanların sayısının bir hayli fazla olduğunu gelen mailler sonucu öğrenmem, tedavi için bana ulaşmaya ve yardım istemeye çalışanların aşırı derecede fazlalığı, hala inatla bu sapkınlığı savunanların var olması, bunlardan bazılarının benimle tartışmak istemeleri, kendilerini haklı çıkartma çabaları ve benzeri nedenlerle bu konuyu tekrar ele almamız şart olmuştur. Zira bu sapkınca hastalıktan kurtulmayı azim ve kararlılığı sonucu başarmış olan bir okuyucumun tecrübelerini bana yazılı olarak bildirmesi ve bunları okuyucularla paylaşmamı istemesi üzerine bu makaleyi yazmamız bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu nedenle, adını vermeyeceğim bu okuyucunun bu sapkınlığı yenmek için yaptıklarını ve verdiği kararlı mücadeleyi kısaca özetledikten sonra onun tavsiyelerini maddeler halinde sizlerin istifadesine sunmayı arzulamaktayım. Sahasında uzman, ihlâslı ve dindar bir hekimin yönlendirmelerine ilave olarak, bu okuyucumun yaşadıklarından çıkartılacak dersler olduğunu düşünmekteyim. Bu dertten muzdarip olanların ya da onların yakınlarının bu tedavi sürecinde yapmaları gerekenler hakkında bir fikir vermesi bakımından bu makalemizin çok faydalı olacağını umut etmekteyim. Ayrıca yeri gelmişken şunu da belirteyim ki, utanan ve kibirlenen ilim öğrenemez ve hiçbir sorununu çözemez. Dolayısıyla bu okuyucunun mektubunda yer alan bir takım ifadeler ilk bakışta bazılarına çok müstehcen gelebilir belki. Ancak, eşcinsellik üzerinde düşünülmesi ve bu soruna çözüm bulunabilmesi için bunların konuşulması ve tartışılması gere... Devamı

Eşcinsellik Doğuştan Değil, Sonradan Kazanılan Bir Sapkınlıktır!

2013-08-28 20:27:00

Eşcinsellik Doğuştan Değil, Sonradan Kazanılan Bir Sapkınlıktır   Bizim kültürümüzde “ibne” sözcüğü küfür ve hakaret ifade eden bir kelimedir. Zira bizim inancımız ve değerlerimiz homoseksüelliği asla kabul etmemiş ve normal karşılamamıştır. Bundan sonra da karşılamayacaktır. Çünkü kutsal kitabımız Kur’an, bu eylemin çirkin bir davranış olduğunu Lût Peygamberin kendi toplumuna hitaben yaptığı şu konuşmadaki sözleriyle bize haber vermekte ve bizleri de dolaylı olarak bu konuda uyarmaktadır. “İnsanların içinden (tab’an ve hukuken meşru olan cinsi bırakıp da) erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hem de, Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizden uzaklaşarak? Yoo, siz her türlü ölçüyü aşan azgın bir toplumsunuz!” (Şuarâ, 26/165-166) Kur’an’da ifade edildiği üzere bu sözlere öfkelenen Lût kavmi peygamberlerini şehirden kovmakla tehdit etmişlerdir. (A’râf, 7/80-81; Şuarâ, 26/167; Neml, 27/56) Bunun üzerine Lût (as) da onlara şöyle karşılık vermiştir. “İyi bilin ki, ben bu sizin yaptıklarınızı sonuna kadar nefretle kınayan ve sizin gibi bir toplumun üyesi olmayı reddeden biri olarak kalmaya devam edeceğim.”(Şuarâ, 26/168) Görüldüğü üzere Kur’an eşcinselliği açıkça kınamaktadır. (Bu arada, eğer eşcinsellik bu şekilde kınanıyorsa lezbiyenliğin de aynı şekilde kınanacağında zaten şüphe yoktur. Zira her ikisi de mahiyeti itibarıyla bir olup, sapkınca ve azgınca arzu ve eğilimlerin sonucundan başkası değildir.) Kur’an’da başka ayetlerde bu haddi aşan davranışı yapanlar şu şekilde eleştirilmekte ve inananlar bu fiilden şiddetle men edilmektedir.  “Lût’u da Peygamber olarak gönderdik. Hani o... Devamı

Arkadaş! Sen Zaferden Değil Seferden Sorumlusun!

2013-08-22 21:34:00

Arkadaş! Sen Zaferden Değil Seferden Sorumlusun! İslam dini sadece ahirete yönelik belli bazı ibadetleri yapmayı emretmez. İslam’ın kendine özgü bir medeniyet projesi vardır. Zira İslam, insanoğlunun hem dünya hem de ahiret mutluluğunu hedeflemektedir. Onun ortaya koyduğu ilkeler sadece dinî konularla sınırlı değil, dünyevî hususlarla da alakalıdır. İslam’ın insanların bilgi ve becerisine bırakılan bilimsel ve teknolojik gelişmelerde bile uyulmasını emrettiği dinî ve ahlâkî kuralları olduğu gibi, hukuk, siyaset, ekonomi, uluslararası ilişkiler ve benzeri alanlarda da Müslümanlara nasıl davranacaklarını öğreten/emreden âyetleri mevcuttur. Bu itibarla iman eden, ibadetlerini yapan ve ahlakını güzelleştiren bir müminin Allah’ın rızasını kazanması ve cenneti elde etmesi için yapması gereken başka görevleri de vardır. Nitekim İslam’ı tebliğ, temsil ve yeryüzünde adaleti tesis etme görevi tüm müminleri beklemektedir. (Hac, 22/78) Bütün bu görevlerin nasıl yapılacağı Kur’an ve Sünnet’te en güzel şekilde açıklanmıştır. Dolayısıyla bir müminin dünyevî meselelerde bu iki kaynağın emir ve yasaklarını göz ardı etmesi düşünülemez. Ederse sorumlu olacağını bilmek durumundadır. Diğer taraftan bir mümin, mevcut şartlarda neyi ne kadar yapabiliyorsa onu o kadar yapmakla mükelleftir. Yapamadıklarını zamana, imkânların oluşmasına ve gelecek nesillere bırakmak zorundadır. Zira bir mümin zaferden değil, seferden sorumludur. Çünkü Yüce Allah, hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez. Herkese yaptıklarının karşılığı mutlaka verir. Yapması gerekenleri yapmayanlar, yapmaması gerekenleri yapanlar bunun cezasını mutlaka ahirette çekerler. Dolayısıyla mümine dü... Devamı

Açık Büfede İsraf Etmek Büyük Günahlardandır!

2013-08-09 19:43:00

Açık Büfede İsraf Etmek Büyük Günahlardandır! Hac ve umre yolculuklarında ya da dindar Müslümanların tatil amaçlı gittikleri lüks otel, kaplıca, termal tesis ve lokantalarda sunulan açık büfe yiyecek ve içeceklerde maalesef ciddi bir israfın yapıldığına şu satırların yazarı defalarca kez şahit olmuştur. Oysa açık büfe uygulamasının asıl amacı herkesin istediğinden ihtiyacı kadar almasını sağlamaktır. Ancak bazılarının gözü doymadığı için ihtiyacından fazlasını almakta, bunları yiyememekte ve en az yarısının çöpe dökülmesine neden olmaktadır. Bu israfı ve vurdumduymazlığı pek çok kez gözlemlemiş birisi olarak her fırsatta bunu dile getirmekte ve böyle yapanları uyarmaktayım. Ama değişen bir şeyin olmadığını da maalesef üzülerek görmekteyim. Öyleyse geliniz konu ile ilgili Kur’an-ı Kerim’den ayetleri birlikte okuyalım. “…Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.” (Â’raf, 7/31) “…Ve [Allah'ın nimetlerini] israf etmeyin: kuşkusuz O müsrifleri sevmez!” (Enâm, 6/141) “Yakınlarına, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver, sakın saçıp savurma! Çünkü savurganlar şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür.”(İsrâ, 17/26-27) “Yapmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.”(Nahl, 16/93) “Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız tüm) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.”(Tekâsür, 102/8) “Ve bu [Kur’an] şüphesiz senin ve halkın için bir şeref ve itibar [kaynağı] olacaktır: Ama zamanı gelince hepiniz [ona karşı tutumunuzdan, emir ve yasaklarına uyup uymadığınızdan dola... Devamı