Sendikalar, Taksim ve İşçi Hakları

2014-05-15 06:22:00

Bazı sendikacılar Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlama bahanesi ile   eylem yapma ve iktidarı yıpratma derdinde olacaklarına   “işçilerin çalışma şartlarını, iş güvenliğini ve işçi sağlığını”   gündeme taşımış olsalardı,   çok daha hayırlı bir iş yapmış olurlardı.     Dolayısıyla Yaşanan Felakette En Büyük Pay Onlarındır!!!   Sendikalar, Taksim ve İşçi Hakları Bazı sendikaların görevlerini hakkıyla yapmadıklarını anlamak için çok acı felaketlerin yaşanmasına ve yüzlerce insanın ölmesine gerek olmadığını düşünmekteyiz. İşçilerin/emekçilerin haklarını savunmak için kurulmuş örgütlerin tepe noktalarını işgal ederek kendi ideolojik düşüncelerinin sözcülüğünü yapanlar, sendikacılıktan başka her türlü işe bulaşanlar, işçilerin alın terlerini ve haklarını savunmayı unutanlar, yaşanan acılardan dolayı suçludur ve sorumludurlar. İşçilerin haklarını savunduğunu iddia eden bu tür sendikacılar, eğer Taksim’de eylem yapma derdinde olmasalar, ülkeyi kaosa sürüklemeye çalışmasalar, ucuz ve popülist söylemler peşinde koşmasalar da adam gibi “işçilerin çalışma şartlarını, iş güvenliğini ve işçi sağlığını” gündeme taşımış olsalardı çok daha hayırlı bir iş yapmış olurlardı. Böylece büyük felaketlerin önlenmesine katkı sağlamış, asıl işlerini yapmış ve sorumluktan da bir nebze olsun kurtulmuş olurlardı. Yaşanan acılardan ders çıkarmayarak timsah gözyaşları döken bazı sendikacılar ile ucuz siyasetçiler, yaptıkları işin hakkını vermedikleri için büyük bir vebali yüklenmişlerdir, denilebilir. Böyle sendika yö... Devamı

Tedbir Almamışsan Bil ki Suçlusun!

2014-05-10 01:36:00

Tedbir Almamışsan Bil ki Suçlusun! İnsanoğlu, dünya hayatında her zaman tedbirli ve dikkatli olmak, sağlığını ve canını korumak zorundadır. Bilerek hastalıklara davetiye çıkaracak işler yapmak veya canını tehlikeye sokacak işlere yeltenmek doğru değildir. Zira insanoğlu, kendisine verilen emanete sahip çıkmak durumundadır. İhmalinden ve eksik yaptığı işlerden dolayı sorumlu olacağını ve mutlaka bunlardan bir gün hesaba çekileceğini bilmek zorundadır. Sayıları az bazı bilim insanları bir takım tv kanallarına çıkarak toplumu “genetiği değiştirilmiş organizmalar” konusunda uyarmakta ve adeta feryat etmektedirler. Onlar, genleriyle oynanmış bu ürünlerin insan ve hayvan sağlığına zararları olduğunu, ilerleyen yıllarda olumsuz etkilerinin katlanarak artacağını, kısırlığa yol açacağını ve çok daha değişik hastalıklara neden olabileceğini ifade etmektedirler. Bu uzmanlar, bitki ve hayvanlarda bulunan protein, vitamin ve minerallerin “insanları hastalıklara karşı koruyan ana etken maddeler olduğunu, ancak genetiği ile oynanmış ürünlerde bu etkin ve koruyucu maddelerin oldukça azaldığını” belirtmektedirler. Dolayısıyla insanların çok daha kolay bir şekilde kanser, astım, allerji ve kısırlık gibi vakalara maruz kaldıklarını ve bu hastalıkların sayısında son yıllarda ciddi artışların yaşandığını/gözlendiğini haber vermektedirler. Öte yandan gıdaların raf ömrünü uzatmak amacıyla içlerine konulan bir sürü katkı maddesinin de söz konusu hastalıkları tetiklediğini açıkça beyan etmektedirler. Bu itibarla, herkesin bu ve benzeri uyarılara kulak vermesi, söz konusu gıdalara karşı dikkatli olması, doğal yaşamı desteklemesi, her türlü tedbiri çok önceden alması gerekir. Ayrıca yetkililere demokratik baskı yaparak bu ürünlerin ülkeye girişinin yasak... Devamı

Bilmiyorsan Sus ve Aklını Kendine Sakla!

2014-05-03 06:38:00

Bilmiyorsan Sus ve Aklını Kendine Sakla! Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin peşine düşme! Çünkü işitme duyusu, görme duyusu ve kalp/beyin, bunların hepsi [Hesap Günü'nde] bundan sorguya çekilecektir!” (İsrâ, 17/36).   Maalesef Müslümanların büyük çoğunluğunun bu âyetin açık hükmüne karşı geldikleri görülmektedir. Zira inananların ekserisi bilmedikleri konularda konuşuyor, ahkâm kesiyor, atıp tutuyor, bir sürü yanlış yapıyor ve utanmadan başkalarına akıl vermeye kalkıyor. Oysa Yüce Allah, bilmeyenlerin ehil olanlara danışmalarını tavsiye ediyor: “…Eğer bu konuları bilmiyorsanız ilim adamlarına/sahanın uzmanlarına sorunuz!” (Nahl, 16/43).   Ancak her kafadan bir ses çıkarsa, konunun uzmanlarına kulak verilmezse, o dinin/ devletin/ toplumun/ şirketin/ cemaatin/ ailenin hiçbir ilerleme kaydedemeyeceği, yerinde sayacağı, hatta geriye doğru gideceği ve sonunda da yıkılacağı aşikârdır.   Mesela devletin en tepe noktasında olanlar, uzun istişareler sonucu kararlar alıp bunları hukuk içinde uygularken, tüm verileri görmeden, noksan bilgilerle haksız eleştiri yapmak, gelişigüzel konuşmak doğru değildir. Aynı şekilde çok yönlü düşünmeden sadece kendi çıkarlarını gözeterek ve tek bir delile bakarak karar vermek ve kamuoyunu yanlış bilgilendirmek de büyük bir haksızlık ve adaletsizlik olarak görülebilir. Böyle yapanlar, konunun uzmanlarına kulak vermedikleri ve bilmedikleri konularda konuştukları için büyük bir vebali de yüklenmişlerdir.   Aynı şekilde bir aile, herhangi bir konuda uzun istişareler sonucu bir karar vermiş ise, ü&... Devamı

Bu Beyaz Elitler Hiç Değişmeyecek!

2014-04-24 22:50:00

Bu Beyaz Elitler Hiç Değişmeyecek! Bu aziz millete hep tepeden bakan, kendini bir şey zanneden, soyu ve sopu ile övünen, ülkenin balını ve kaymağını yiyen, zengin, şımarık, ukala, bencil, jakoben/dayatmacı/baskıcı, seçkinci, totaliter beyaz elitler hiç değişmediler ve görünen o ki bundan sonra da hiç değişeceğe benzemiyorlar.  Zira bunlar, milleti hiçbir zaman anlamadılar ve anlamayacaklar… Bunlar, demokrasi sonucu halkın önüne gelen sandığı ve seçimi bir türlü hazmedemediler. Bunlar, tepeden inmeye ya da kolay yoldan oturmaya alıştıkları koltuklarını/makamlarını bir bir kaybetmeye başlayınca, kendilerine sunulan imkânlar ellerinden gidince, ucuz ve karşılıksız kredilerden mahrum kalınca, haksız teşviklerden yararlanamayınca hep milleti aşağıladılar. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını kendilerine yedirmeyenlere de hep düşman oldular. Onlara iftira atarken yüzleri hiç kızarmadı. Zira bunu bir hak ve görev bildiler. Bunlar, merhum şehit Adnan Menderes’i hazmedemediler. Onun döneminde doğru seçim yapamıyor diye aziz millete; “Haso”, “Memo”, “Köylü”, “Geri zekâlılar!” “Aptallar!” diye hakaret ettiler. Milleti hiçbir zaman adam yerine koymadılar. Milletle dalga geçtiler ve daima küçümsediler. Kendileri Batı kültürüyle yetiştikleri ve Batının ahlâkî değer yargılarına hayran oldukları için bu millettin dinî ve ahlâkî değerleriyle, yeme, içme, giyim ve kuşam tarzlarıyla sürekli alay ettiler. Kendileriyle işbirliği yapanlara, aşağılık kompleksi ile hareket edenlere seslerini çıkarmadılar. Kendilerine benzemeye çalışanlara çıkarları gereği katlandılar. Ama bir türlü onları da kabullenemediler. Onlara da tavır k... Devamı

Nefis ve Şeytan Ayrı Ayrı Şeylerdir!

2014-04-17 22:49:00

    Nefis ve Şeytan Ayrı Ayrı Şeylerdir! Allah Teâlâ kimin daha güzel amel yapacağını sınamak amacıyla ölümü ve hayatı yaratmıştır. (Mülk, 67/2) Bu imtihanın tabiî bir gereği olarak insanoğlu, dünya hayatında değişik şekillerde denenir. Başarılı olmak ve ahiret hayatını kazanmak için sürekli mücadele gerekir. Bu mücadelede insanı aldatmak isteyen şeytanın gücü sınırlı, hile ve tuzakları zayıftır. (Nisâ, 4/76) Onun hiçbir yaptırım gücü yoktur; bütün mahareti ilginç önerilerde bulunarak kendi yoluna çağırmaktan ibarettir. Ona uyup uymamak kişinin kendi elindedir. Şeytanın salih kullara etkisi söz konusu değildir. (Hicr, 15/39-40, 42; İsrâ, 17/65; Sebe, 34/21) Dolayısıyla insanoğlu, kendi yapıp ettiği kötülükler nedeniyle şeytanı suçlayamaz ve onu bahane edemez. Zira böyle bir tutum gerçekçi ve inandırıcı olamaz. Çünkü şu âyet gayet açıktır:   “Ve her şey olup bittikten, hüküm yerine geldikten sonra Şeytan: “Gerçek şu ki, Allah size gerçekleşmesi kaçınılmaz bir söz vermişti! Bense [her fırsatta] size birtakım sözler verdim ama sizi hep yüzüstü bıraktım. Yine de benim sizin üzerinizde gerçekte bir nüfûzum yoktu: Sizi sadece çağırıyordum; siz de (bu çağrıya/davete) icabet ediyordunuz. Bunun içindir ki, beni suçlamayın, yalnızca kendinizi suçlayın. Ne ben sizin imdadınıza yetişecek durumdayım; ne de siz benim imdadıma yetişebilecek kimselersiniz…” (İbrâhim, 14/22).   Nefis, haktan sapmaya da (fücûr), kötü hallerden sakınmaya da (takvâ) elverişli şekilde programlanmış ve karar in... Devamı

Cinler, Cinciler, Üfürükçüler ve Şeytanlar Kimlerdir!

2014-04-10 10:17:00

    Cin ve Şeytan Aynı Varlık mıdır?       Cinlerden Korkmaya Gerek Var mıdır?     Cinler Nerede Yaşarlar?     Şeytan Nerede Gizlenmiştir?   İşin Doğrusunu Öğrenmek İsteyenler Bu Köşe Yazısını Okuyabilir!     Cinler, Cinciler, Üfürükçüler ve Şeytanlar Kimlerdir! Câhiliye döneminde bazı kâhinler, kendilerinin özel cinleri ve şeytanları olduğunu, bunların semadan haber getirdiğini, metafizik âlemle irtibat kurma özeliklerine sahip olduklarını, böylece gaybı bildiklerini iddia eder; insanları bunlara inandırır ve “güzelce (!)” sömürürlerdi. Şimdi de tüm dünyada cinciler, üfürükçüler, büyücüler, muskacılar, falcılar, kâhinler, medyumlar, astrologlar ve benzeri tüm yalancılar, aynı şeyleri söyleyerek insanları kandırmaya devam etmektedir. Bu zavallıların hepsi “cin söylemi” üzerinden ve “cinlerin” sırtından rahatça geçinmektedirler. Zira insanın gaybı öğrenme merakı ve bu konudaki yetersizliği onu istismara açık hâle getirmekte, böylece hakikatlerden kolayca uzaklaşmalarına neden olmaktadır. Günümüzde de “cin terimi” etrafında oluşturulan korku, mitolojik unsurlarla beslenerek artmakta ve dinî bilgisi yetersiz insanların çoğunluğunu esir almaktadır. Yüce Allah’a değil de cincilere sığınan, üfürükçülerden medet uman bir kimsenin imanı kemâle ermiş değildir. Böyle birisinin dünya ve ahiretini kaybedeceği aşikârdır. Çünkü İmam Şâfiî; “Her kim bir cin gördüğünü yahut cinlerle görüştüğünü söylerse yalan söylemiştir ve ... Devamı

Aklını Kullanmayan Allah’a Yol Bulamaz

2014-04-08 08:55:00

  Aklını Kullanmayan Allah’a Yol Bulamaz Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah birçok yerde “Ey akıl sahipleri!” diyerek insanları akıllarını kullanmaya davet etmektedir. Kur’an’da akıl ile ilgili kullanılan kavramlardan biri de “lüb”tür. “Lüb”, “öze inmek, özü ortaya çıkarmak, hayvanın üzerindeki parazitleri temizlemek” gibi anlamlara gelmektedir. Yani insanoğlu aklını kullanarak meselelerin “özüne inmek ve hakikati araştırmak” zorundadır. Ayrıca aklını kullanarak “şeytanın vesveselerini/pisliklerini temizlemek”le görevlidir. Zira kelimenin semantik analizi yapıldığında bu anlamları içerdiği görülmektedir. Bu gerçeğe rağmen, aklını kullanmayan insan sadece kendine yazık eder ve Yüce Allah’a götüren yolu/yolları bulamaz. Bu kişi, şeytanın ve şeytanlaşmış insanların elinde oyuncak olmaktan kurtulamaz, bunlarla birlikte cehennemi boylar ve suçlu da bizzat kendisi olur. Zira Yüce Allah, insanoğluna fıtratına Kendisini bulacak programı yüklemiştir. Yani akıl, Allah’ı bulacak şekilde programlanmıştır. Bu programı doğru çalıştıran kimse Yüce Allah’ı bulur. Ancak fıtratına yerleştirilen o programa şeytanın sızmasına izin veren kişi ise programın doğru çalışmasını engellendiğinden hakikate ulaşamaz. Çünkü nasıl bilgisayara virüs girince program bozuluyor ve işlemez hâle geliyorsa, şeytan virüsünün etkin hale geldiği program da bozulur; böylece o kişi, aklını doğru kullanamadığı için sağlıklı tefekkür yapamaz ve doğru kararlar alamaz. Dolayısıyla şeytanın ve şeytanlaşmış kimselerin bu programı bozmaması için yine görev insanın bizzat kendisine düşer. Aklını kullanıp şeytanlaşmış kimseleri ve göğsünde ona kö... Devamı

Tarafsızlık Yoktur Hakk’tan Yana Taraf Olmak Vardır!

2014-03-27 21:06:00

  Tarafsızlık Yoktur Hakk’tan Yana Taraf Olmak Vardır! İnsanoğlu hayatı boyunca hemen hemen her konuda tercih yapmak zorundadır. Ölünceye kadar da bu tercih yapma işlemi aynen devam edecektir. Yaptığı iyi ve güzel tercihler nedeniyle mükâfat alırken, kötü, zararlı, çirkin ve yanlış tercihler sebebiyle de cezalandırılacaktır. Herkes amel defterini yaptığı tercihlerle doldurmaktadır. Seçimini iyi yönde yapmayan, akl-ı selime uygun hareket etmeyen, sağlam ve güvenilir bilgiler ışığında karar vermeyen bir insan kendi sonunu kendisi hazırlamaktadır. Şeytanlaşmış insanların telkinlerine kanan, aldatılmayı istediği için tercihini aldatılmaktan yana kullanan, aklını ve iradesini sahte lider/şeyh/mürşidlere teslim eden sonra da çok yanlış seçimlerde bulunan kişi kendine yazık etmektedir. Her türlü tercih için uyulması gereken evrensel, özlü ve şaşmaz kurallara uymak yerine, gelişigüzel hareket eden, bir döner ya da tavuk ekmeğe göre kararını/oyunu değiştiren/satan, nelere alet olduğunu bir türlü hesap edemeyen kimse çok büyük bir yanlış yapmaktadır. Toplumun bir ferdi olarak ülkeyi, şehri, ilçeyi veya köyü yönetmesi amacıyla en güvenilir, imanlı, merhametli, azimli, kararlı, ilkeli, ahlaklı, dürüst, yardımsever, sorun çözen, özü sözü bir, cesur, çalışkan, göründüğü gibi olan, olduğu gibi görünen, Allah’tan korkan vicdan sahibi bir lideri bulup seçmek gerekirken sahtekâr olduğu her halinden belli olan birine arka çıkmak yanlıştır. Dolayısıyla bu özellikleri haiz olmayan birine destek olmak ve onu seçmek, yaptıklarını onaylamak ve sorumluluk almak demektir. Zira oy veren kişi, kendi adına yönetme yetkisini o şahsa devretmekte ve onu kendin... Devamı

Tahrif Edilmiş Yahudilik ve Hıristiyanlık Asla Hak Din Değildir

2014-03-21 12:41:00

Tahrif Edilmiş Yahudilik ve Hıristiyanlık Asla Hak Din Değildir İlk Peygamber Hz. Âdem’den son Peygamber Hz. Muhammed’e kadar gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin tebliğ ettiği dinler “hak dinler”dir. Bunu bize haber veren Kur’an-ı Kerim’in bizzat kendisidir. Ancak bu “hak dinler”in ihtiva ettiği iman ve ahlak esaslarına zıt düşünce, fikir ve inançlar içeren diğer tüm din ve sistemler “bâtıl dinler”dir. (Tevbe, 9/33; Fetih, 48/28) Allah katında hak din İslâm’dır. (Âl-i İmrân, 3/19) Zira diğer tüm dinler zaman içinde mensupları tarafından tahrif edilmiştir. Bu dinler, şirke bulaşmış ve tevhidden uzaklaşmışlardır. (Tevbe, 9/31) Dolayısıyla İslâm’dan başka hiçbir din geçerli ve muteber değildir ve asla din olarak kabul edilmeyecektir. (Âl-i İmrân, 3/85) Aksini iddia edenler Kur’an ve Sünnet’in ilkelerini çiğnemiş, âyetleri görmezlikten gelmiş ve keyfi kararlar almışlardır. (İsrâ, 17/81; Sebe, 34/49) Mesela birisi kalkıp; “Bütün dinler vahye dayalı ve tevhid temelli olsun ya da olmasın fark etmez; hepsi hakikat ve değer olarak eşittirler” derse bunu İslâm’ın kabul etmesi asla mümkün değildir. Yahut bir başkası kalkıp; “İnsanlar İslâm’a aykırı bir din ve ahlak anlayışını benimsemiş olsalar da fark etmez; onlar da Allah katında din olarak eşittirler ve tamamı kurtuluşa ereceklerdir” derse bu da kesinlikle doğru bir şey olmayacaktır. Böyle sözler söylemek cehaletin veya art niyetin bir göstergesi olup Kur’an ve Sünnet’e aykırı söylemlerdir. Zira İslâm dini, hak ile bâtılın belli olduğunu, birbirinden açık bir şekilde ayrıldığını, (Bakara, 2/256) Allah katında hak dinin İslâm olduğunu haber vermiş ve m... Devamı

Aldatılmayı İsteyeni Aldatacak Birileri Hep Bulunur!

2014-03-15 05:02:00

Aldatılmayı İsteyeni Aldatacak Birileri Hep Bulunur! “Devletten veya belediyelerden haklı ve meşru olarak ihale alıp istifade ve kâr eden kimseleri, yardımda bulunsunlar diye hayır kurumlarına yönlendirmek de bir sakınca var mıdır?” sorusuna Prof. Dr. Hayreddin Karaman Hocamız şu cevabı vermiştir:   “Hayır işlesin diye teşvik ve sevk ettiğiniz kimseler Müslüman iseler ve siz istemeseniz bu yardımı yapmayacak idiyseler ve/veya bir daha iş ve ihale alamam diye bu yardımı yaparlarsa bundan ecir (sevap) alamazlar. Ama kayıtlı ve şeffaf olmaları şartıyla hayır kurumları bundan istifade edebilirler; çünkü onların bir zorlamaları ve baskıları söz konusu değildir, verenin de baskı altında verdiği bilgisine sahip değillerdir…” “Bir yerlere yardım edecek diye bir kimseye “layık, ehil, en iyisi, en hesaplısı, kamu için en yararlısı olmadığı halde” ihale verilirse yapılan ihanet olur ve elbette caiz olmaz.”   Hocamızın bu ictihadı gayet açıktır ve buradan herhangi bir yolsuzluğa ve rüşvete fetva çıkmayacağı ortadadır. Aksini iddia edenler, onun sözlerinin bir kısmını alıp gerçeği çarpıtanlar kesinlikle iyi niyetli kimseler değildir. Zira hocanın beyanını çarpıtmak, söylemediğini söyletmek, hakikati eğip bükmek ve iftira atmak doğru değildir.  Böyle yapmak İslâmî, insanî, vicdânî ve ahlâkî bir davranış olmayacaktır. Bu nedenledir ki Prof. Dr. Hayreddin Karaman hocamız, bilerek ve isteyerek kendisini yanlış anlamaya şartlanmış olanları tekrar uyararak şunların altını çizmiştir: “Benim talebim ise şudur: Dini bir konudan söz ederken kullanılan kelimelerin, konulan kayıtların ve şartların -virgülüne kadar- önemi vardır. Sözün bütünü değil d... Devamı

Belden Aşağı Vuranlar Hep Kaybetmişlerdir!

2014-03-06 10:26:00

  Belden Aşağı Vuranlar Hep Kaybetmişlerdir! Son yıllarda seyredemesem de iyi bir boks ve kick-boks izleyicisi olduğumu söylemem gerekir. Amatör olanları değil ama genellikle dünyanın en iyilerinin oynağı maçları seyretmekten hoşlanırım ve kuralları da bilirim. Kimin kazanacağını daha ilk raunt da tahmin ederim ve bunda da çoğunlukla isabet kaydederim. Zira görünen köy kılavuz istemez. Kimin daha çok çalıştığı, antrenmanlı olup olmadığı, kondüsyonunun yerindeliği, kaslarının gelişip gelişmediği, kendine güvenip güvenmediği hemen belli olur. Oyun esnasındaki taktiği, duruşu, bakışı ve hareketleri onu ele verir. Bunu uzmanlaşmış kimseler hemen fark ederler. Bu arada, izleyicilerin tepkilerini de gözlemlemeye çalışırım. Neye nasıl tepki göstereceklerini az çok tahmin ederim. Zira hepsi insan oldukları için nihayetinde bir vicdanları vardır. Çoğunluk asla haksızlığı kabul etmez; edemez. Azınlıkta kalan bazıları ise menfaati icabı vicdanlarının sesini bastırmak istese, haksızlığa göz yumsa ve görmezlikten gelmeye çalışsa da, yapılanları onaylamadıkları yüzlerinden hemen belli olur. Mahmurlaşırlar, ifade etmeseler de kalben yanlışı onaylamadıkları simalarına yansır. Kafalarını öne eğerler, ya da başka şeylerle meşgul olmayı tercih ederler. Bir boksör, hakemin düdüğüne rağmen durmamış ve rakibe vurmaya devam etmişse bu asla kabul edilemez.Yüzüne, karaciğerine, karnına veya kafasına vurmuşsa buna kimse ses çıkarmaz. Zira maçın kurallarında böyle vuruşlar vardır. Ancak bir kick boksçu belden aşağı vurursa ya da rakibin ensesine yumruk atmaya kalkışırsa, düştüğü halde dövmeye devam ederse bu hakemden de izleyicilerden de çok büyük tepki görür. Böyle yapmak centilmenliğe aykırı olup, fırsatçılık olarak g&... Devamı

Zalime ve Mazluma Aynı Mesafede Durmak İslam’a Aykırıdır

2014-02-27 10:56:00

Zalime ve Mazluma Aynı Mesafede Durmak İslam’a Aykırıdır Peygamber efendimiz ashâbına “Zalime de mazluma da yardım etmelerini” emredince Sahabe efendilerimiz: “Mazluma yardım etmeyi anladık, ama zalime nasıl yardım edelim?” diye sormuşlar, Peygamberimiz de: “Kötülük yapmasına engel olarak” cevabını vermiştir. Görüldüğü üzere Müslümanca tavır haktan ve adaletten yana olmak, zalime dur demek, gücü ve güçlüyü değil, hakkı ve haklıyı savunmak, evrensel hukuk ve ahlak ilkelerinin yanında yer almaktır. Zalime de mazluma da; “Sen de haklısın kardeşim!” demek doğru değildir. Müslümanca tavır hiç değildir. Bu itibarla, İslam’ın iki temel kaynağı çok iyi bilinmeli ve hassas bir şekilde olaylar gözlemlenerek gerçeklerden yana tavır konulmalıdır. Elindeki imkânları kaybetmekten korkan, bu yüzden de gerçeklerin üzerini örten, zalime dolaylı destek olan, zulme hiçbir tepki göstermeyen, omurgasız bir duruş sergileyen kişi iyi bir insan veya mümin değildir ve olamaz. Zira zulme rıza zulümdür; Müslüman, zalimle işbirliği yapamaz ona destek olamaz. Olursa da Müslüman kalamaz. Kalamaz; çünkü kendisine yapılan tüm uyarılara rağmen Kur’an ve Sünnet’in ilkelerini çiğnemiş ve yanlışından vazgeçmemiş, hatada ısrar etmiş ve dininin emirlerini hafife almıştır. Dilsiz şeytan olmayı kabullenmiş, çıkarını öncelemiştir. Sırtını gerçeklere dönen, belden aşağı vurmayı alışkanlık haline getiren, meşru olmayan hedefine varmak için her yolu mübah gören ve iftira atmaktan utanmayan bir insan uzun vadede mutlaka kaybeder. Dolayısıyla bir mümin için her zaman belirleyici olan; Yüce Allah’ın koyduğu kurallar ve Hz. ... Devamı

Müttakî İnsan Mustafa KADIGOL’un Ardından

2014-02-13 21:28:00

Müttakî İnsan Mustafa KADIGOL’un Ardından Yaklaşık on yıl önceydi. İlk umre yolculuğumuz esnasında tanımıştık Mustafa Abi ile. Sorumluluk sahibi, imanlı, ihlaslı, çalışkan, cömert ve ibadet yapmaktan büyük zevk duyan hayırsever bir iş adamıydı o. Mustafa Abi, taklitçiliği değil, tahkiki imanı önemserdi. Çevresindekilere herkesin imanını sağlamlaştırmasının ne denli önemli olduğunu anlatırdı. Bunun da ilimle olacağına inanır ve araştırma tavsiyesinde bulunurdu. Okumayı ve tefekkürü çok severdi. Uzun uğraşlar verdikten sonra hakkın ve doğrunun bulunacağına inanırdı. Körü körüne başkalarının yanlışını savunmaktansa, emek ortaya koyduktan sonra kalbe gelen ilhamla amel etmeyi öğütlerdi. Böyle yapan bir kulun imanının kemale ereceğine inanırdı. Bu nedenledir ki tefrikaya, kutuplaşmaya ve bölücülüğe şiddetle karşıydı. Mustafa Abi, çocuklarını büyütmüş, evlendirmiş, artık torunlarını seven güzel bir insandı. Eşiyle çok mutlu bir evliliği vardı. O, tüm insanlara iyilik yapma endişesini kalbinde taşır, ihtiyaç sahiplerini görüp gözetir, onları sevindirir, kimseyi incitmez, doğru olduğuna inandığı şeyleri ise sonuna kadar savunurdu.  Mustafa Abi, çevresinde hayırsever bir insan olarak tanınırdı. Aza kanaat eder, lüksü ve israfı asla sevmezdi. Yemeğin tabakta bırakılmasına ve çöpe dökülmesine şiddetle karşı çıkardı. Bunu büyük bir israf olarak görür, itiraz eder, tabakta kalanları mutlaka sıyırırdı. O: “Kim bilir belki de helal lokma oradadır” derdi. Torunlarına da bu tavsiyede bulunur onlara çok güzel örnek olurdu. Mustafa Abi, semt pazarında herkesin kolay kolay beğenmediği olgunlaşmış veya zedelenmiş meyveleri satın alır, raf ömrü nerdeyse dolma... Devamı

Zirvede Esen Sert Rüzgârlar ve İplik Eğiren Kadın

2014-02-06 22:49:00

Zirvede Esen Sert Rüzgârlar ve İplik Eğiren Kadın   Zirveye ulaşan ve orada uzun yıllar başarılı hizmetler yapmayı planlayan bir lider hayatının her anında çok dikkatli olmak zorundadır. Eğer o lider, uzun uğraşlar sonucu çok önemli konumlara gelmeyi başarmışsa, etkilediği çevreler varsa, aldığı kararlar pek çok insanın hayatını ilgilendiriyorsa onun bin düşünüp bir söylemesi ve çok doğru kararlar alması gerekir. Aksi halde zirvede esen sert bir rüzgâr onun küçük hatalarını affetmeyecek, ayağını yere çok sağlam basmadığı için de aşağıya doğru yuvarlanması çok daha hızlı gerçekleşecektir. Bu itibarla, yaşadığı toplumda kanaat önderi olanların, emir ve tavsiyeleri harfiyen uygulananların, karar mekanizmalarında yer alanların, sözü sohbeti dinlenenlerin, düşünce ve fikirleriyle topluma yön verenlerin mutlaka uzun istişareler sonucu ortak aklı devreye sokarak nihai karara varmaları ve bunları söylemeleri/uygulamaları gerekir. Zirvede olanlar veya zirveye talip olanlar bilmelidirler ki, hem şeytanlaşmış insanlar hem de içlerinde görmedikleri ama varlığını hissettikleri, fısıltılarını/vesveselerini işittikleri şeytani sesleri bir o kadar azılı, güçlü, hain ve alçaktır. Bu nedenle yüksek mevkilere gelmiş kimselerin tüm bu şeytanları yenebilmeleri için yüksek ahlâkî karaktere sahip olmaları ve İslâmî değer yargılarını içselleştirip eksiksiz uygulamaları gerekir. Çünkü böyle bir kimse nefsine ve şehvetine yenik düşmesiyle, öfkesini kontrol edememesiyle, gözünü para hırsı bürümesiyle, daha da yüksek makamlara göz dikmesiyle, haksız yere inatlaşmasıyla kendi sonunu kendisi hazırlayabilir. Bu ahlâkî zaafları nedeniyle sadece o kaybetm... Devamı

Şuurlu Gencin Özellikleri

2014-02-05 03:55:00

  Şuurlu Gencin Özellikleri   İslam’a gönül vermiş şuurlu bir genç onu en iyi şekilde temsil edebilmek için çok önemli bazı özelliklere sahip olmalıdır. Her ne kadar o, İslam’ı temsil iddiasında olmasa da etrafındakiler onun şahsında İslam’ı tanımakta ve din hakkında hüküm vermektedirler. Dolayısıyla bir mümin bu durumun farkında olmalı ve ona göre hareket etmelidir. Bazıları; “Ona kim İslam’ı temsil etme yetkisini vermiş?” “Herkes ancak kendini temsil eder, İslam’ı değil!!” demiş olsa da gerçek hayatta durum böyle değildir. Bu itibarla, temsil görevi veya sorumluluğu hafife alınamaz; müminler gevşekliğe ve tembelliğe itilemez. Her mümin istese de istemese de, bu dinin bir mensubu olduğunu ilan ettikten sonra İslam’ı temsil ettiğini bilmek durumundadır. Bu bakımdan bir mümin, hayatının her anında yaptığı davranışlarla söylediği sözlerle İslam’ı temsil ettiğini bilmeli ve şu on özelliği şahsında, kimliğinde ve kişiliğinde mutlaka taşımalı ve bunlarla özdeşleşmelidir. 1. Allah’a ve ahiret gününe şeksiz şüphesiz iman etmeli ve her gün imanını sağlamlaştıracak ilmî ve zihnî faaliyetlere odaklanmalıdır. 2. Hz. Peygamber’i ve onun Sahih Sünnet’ini çok iyi öğrenmeli, ona nasıl ittibâ edeceği konusunda bilgilerini artırmalı ve öğrendiklerini de hayatında harfiyen uygulamalıdır. 3. Kur’an ve Sünnet’in ilkelerini özümsemeli ve daima bu iki aslî kaynaktan beslenmelidir. 4. Hayatı boyunca dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koymalı, yapacağını söylemeli, söylediğini de yapmalıdır. 5. Tarihî hâdiseleri çok iyi öğrenmeli, bunları analiz etmeli, geçmişten dersler çıkartmalı ve ayn... Devamı

Lideri değil, ilkeleri esas alan bir nesil!

2014-02-03 06:11:00

    Lideri değil, ilkeleri esas alan bir nesil!     “Tarih tekerrür etmez hatalar tekerrür eder” sözü son derece haklı, yerinde ve doğru bir sözdür. Zira ibret alınırsa tarihin tekerrür etmeyeceği açıktır. Nitekim Hz. Peygamber bir müminin aynı delikten iki defa ısırılmayacağını söylemiştir. Yüce Allah insanların geçmişte yaptıkları hatalardan bahsederek aynı yanlışları sonraki nesillerin tekrarlamamasını istemektedir. Maalesef insanların çoğunluğu akıllarını kullanmadıkları ve geçmişten ders almadıkları için aynı yanlışa defalarca düşmekte ve kendi sonlarını kendileri hazırlamaktadırlar. Dolayısıyla eğer insanlar ilkelerin ve ulvî hedeflerin peşinde koşmaz, sağlıklı bir tefekkür faaliyeti gerçekleştirmez, liderlerini ve atalarını körü körüne taklit eder, onların her emrine harfiyen itaat eder ve bu yüzden de yanlış kararlar alırlarsa işte o takdirde tarih mutlaka yeniden tekerrür edecektir. Bir başka ifadeyle bu gibi kimseler, aynı yanlışı yapıp farklı sonuçlar bekleyen akıl yoksunu kimselerin durumuna düşebileceklerdir. Bu itibarla, liderlerin yanılmaz kabul edilip kutsanması, hata yapmayacaklarının düşünülmesi ve her söylediklerinde bir hikmet aranması gibi yaklaşımlar son derece tehlikeli ve yanlıştır. Zira bir lidere körü körü itaat yerine, ilke ve prensip eksenli düşünerek hareket etmek gerekir. Sorgulamadan her söyleneni doğru kabul eden kadın, erkek, genç, yaşlı herkes ciddi hatalara düşmekten ve ülkelerini felaketlere sürüklemekten kurtulamazlar. Çünkü bir lider etrafında kümelenip ortak aklı devre dışı bırakanların, eleştiriye kapalı olanların hakikate ulaşmaları ve doğru kararlar verebilmeleri oldukça zordur. Zira şeytan ya da ş... Devamı

“Allah Ona Nasip Etmemiş!” Öyle mi?

2014-01-02 12:25:00

“Allah Ona Nasip Etmemiş!” Öyle mi?   Dinimiz İslâm, şeytanın insanoğlunun düşmanı olduğunu ve onun düşman bilinmesi gerektiğini haber vermiştir. Hz. Âdem ve İblis imtihan edilmiş, İblis inatlaşmış, Allah’ın emrine karşı gelmiş, hatasını kabul etmemiş ve kaybedenlerden olmuştur. Ancak Hz. Âdem yanıldığını itiraf etmiş, hatasına pişman olmuş, tövbe etmiş ve affedilmiştir. Hz. Âdem’i “adam yapan” günahını sahiplenip pişman olmasıyken, İblis’i şeytan yapan ise günahını ve suçunu kabullenmeyip faturayı Allah’a kesmesi olmuştur. Üstelik İblis suçu kabullenmediği gibi bir de kabahati Yüce Allah’a bulmuştur. “Beni sen saptırdın” deme cüret ve denâatini göstermiş ve iyice küstahlaşmıştır. Kendi inadını, şımarıklığını ve kibrini görmek, hatasını anlamak istememiştir. Emre karşı gelenin ve sapmayı isteyenin kendisi olduğunu bir türlü hazmedememiştir. (Bakara, 2/34) Bu itibarla, kendi suçunu Yüce Allah’a atmak ve hatayı kabullenmemek şeytana ait bir hastalıktır. Yüce Allah’a meydan okumak, O’nun ilke ve emirleriyle alay etmek şeytanın vasıflarındandır. Nitekim şeytan Allah’a karşı gelmiş ve “Şu çamurdan yarattığına şeye bak! Bu mu benden üstünmüş? Ben ondan daha hayırlıyım. Zira ben ateşten yaratıldım o ise çamurdan” diyerek ilk ırkçılığı yapmıştır. (A’râf, 7/12; Sâd, 38/76) Bu şeytanca bir duruştur ve böyle bir yaklaşım nankörlüktür. Hatada ısrarcı olmak şeytanî bir tavırdır. Allah Teâlâ, Kur’an’da tüm bu yaşananları insanlığa kıssa şeklinde anlatmakta, “Sakın ha! Siz de İblis gibi olmayın! Şeytanlaşmayın! Hatalarınızdan dönün! Pişman olun, sizleri affedeyim!” demektedir. Bu itibarla, h... Devamı

Öğrenci Evleri Meselesi

2013-12-29 15:55:00

    Öğrenci Evleri Meselesi   İslâm'a göre ev, “nikâh bağı ile birbirine bağlı çiftin ve yakınlarının oturdukları mekân, yuva ve barınak” manasına gelir. Kız ve erkek öğrencilerin resmi nikâhları olmadığı halde “öğrenci evleri” diye isimlendirilen evlerde birlikte yaşamalarının İslâm ahlâk anlayışına aykırı bir durum olduğu bu tanımdan rahatlıkla anlaşılmaktadır. Dolayısıyla gereken hukukî şartları taşımayan, gerek terör ve gerekse fuhuş yuvası olarak kullanılan “bazı öğrenci evleri'nin devlet tarafından denetlenmesi bir zorunluluktur. Toplumun huzur ve refahı için böyle evlere önleyici tedbir olarak müsaade edilmemesi gerekir. Eğer nikâhsız bir çiftin yaşadığı yahut kız ve erkek öğrencilerin birlikte kaldığı bir evde ülke için tehlikeli faaliyetler yapılıyorsa, bu konuda ciddi şüphe ve bilgiler varsa bu evler denetlenebilir, gayr-i meşru fiiller engellenebilir ve failler cezalandırılabilir. Zira hukuk devleti olmanın, kötülükleri ve suçu önlemenin, kötü örnekliğe müsaade etmemenin ve vatandaşların huzur ve emniyetini temin etmenin gereği budur. Batılı sömürgeci güçlerin kendi ahlâk anlayışlarına göre 18 yaşını doldurmuş bir kız ile erkeğin bir evde birlikte yaşamaları, cinsel ilişkide bulunmaları, hatta çocuk sahibi olmaları normaldir. Zira onların savunduğu dinî ve ahlâkî değerler sisteminde böyle bir günah kavramı yoktur, ayıp kavramı ise görecelidir. Oysa bu düşüncenin İslâm ahlâk anlayışı ile bağdaşmadığı ve çeliştiği açıktır. Böyle çarpık bir düzeni savunduğu halde hâlâ Müslüman olduğunu iddia eden kişinin dinini ciddiye almadığı ve kâfirlerin ahl&a... Devamı

Cami, Dergâh, Tekke ve Cemevî Meselesi

2013-11-20 22:50:00

Cami, Dergâh, Tekke ve Cemevî Meselesi   Mezhebi ne olursa olsun bütün Müslümanların ortak mâbedi camidir. Tekke, dergâh, zâviye ve cemevleri ise farklı tarikat, mezhep ve cemaatlerin özel olarak bir araya geldikleri, sohbet ettikleri, eğitsel ve kültürel faaliyetlerde bulundukları mekânlardır. Bunların hiçbirisinin caminin yerini tutması söz konusu değildir. Zira ortak ibadet mekânı camidir; tekke, zâviye, dergâh ve cemevleri ise caminin alternatifi değildir.   Şiîlerin çoğunlukla yaşadıkları yerlerde de ibadethaneler camilerdir ve tüm Müslümanların buralarda Allah’a kulluk ettikleri bilinen bir gerçektir. Çünkü Sünnîler, Şiîler ve Alevîler Müslümandırlar ve hepsi aynı Allah'a, Peygamber’e, Kur'an'a ve âhiret gününe iman etmekte ve aynı kıbleye yönelmektedirler. Dolayısıyla bu gerçeği kimsenin değiştirebilmesi mümkün değildir; Müslümanların ortak mâbedi olan camilerde birlikte namaz kılmaları ve cenazelerini buradan kaldırmaları doğru ve esas olandır. Ancak semah, ayin, zikir, dinî musiki ve özel sohbetler için tekke, dergâh, zâviye ve cemevleri kullanılabilir. Bu ikisinin birbirine karıştırılmaması gerekir. Bir başka ifadeyle cami, tüm farklı mezhep ve tarikat mensuplarını içine alırken, tekke, dergâh, zâviye ve cemevleri ise bu mekânlara kendilerini daha yakın hissedenlerin gittikleri özel yerlerdir. Oralarda ilave olarak yapılacak nafile ibadetler, camide yapılan ibadetlerin alternatifi değildir. Dolayısıyla bir dinin iki mâbedi olamaz; (Tevbe, 9/107-108) aklı başında olan ve Kur’an’a inanan herkes bu gerçeği kabul eder. İnat ederek tekke, dergâh, zâviye ve cemevlerini... Devamı

Şiîlere ve Sünnîlere Düşen Büyük Görevler!

2013-11-07 21:10:00

Şiîlere ve Sünnîlere Düşen Büyük Görevler!   Her zamankinden daha çok birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyulan şu günlerde hem Şiîlere hem de Sünnîlere çok büyük görevler düşmektedir. Şiîler ve Sünnîler, İslam ülkelerinde kan seylâplarının akmaya devam ettiği şu günlerde birbirlerine daha fazla yaklaşmak ve din kardeşliğini daha da pekiştirmek zorundadırlar. Şiîler ve Sünnîler, Müslümanı Müslüman yapan inanç esaslarındaki ortak paydalardan yola çıkarak ortak değerleri güçlendirmekle mükelleftirler. Şiîler ve Sünnîler, birbirleriyle değil ortak düşmanla hep birlikte mücadele etmekle yükümlüdürler. Şiîler ve Sünnîler, mezhep propagandasını veya içi boş sloganları bir kenara bırakıp İslam kardeşliği üzerinde yoğunlaşmalıdırlar. Şiîler ve Sünnîler, mezhep farklılıklarını ve tarihteki tartışmaları bir kenara bırakmalı, kardeşlik duygularını sağlamlaştıracak adımlar atmalı, hayırlı ve güzel faaliyetlere odaklanmalıdırlar. Şiîler ve Sünnîler, dinin kendisi ile dinî yorumları birbirinden ayırt etmeli, ictihadın zamana ve şartlara göre değişebileceği gerçeğini göz ardı etmemelidirler. Şiîler ve Sünnîler, ortak inanç temeline dayalı kardeşliği güçlendirmeli, ümmetin yeniden ihyasına ve uyanışına yönelik girişimlere ağırlık vermelidirler. Şiîler ve Sünnîler, ümmet şuuru ile hareket etmeli ve her zaman ümmetin birliğinden yana tavır koymalıdırlar. Şiîler ve Sünnîler, Batılı güçlerin ümmet birliğini yok etmek için Osmanlı devletini bölüp parçaladığını ve ümmet bi... Devamı

Şiîlere ve Sünnîlere Düşen Büyük Görevler!

2013-11-06 10:34:00

      Şiîlere ve Sünnîlere Düşen Büyük Görevler!   Her zamankinden daha çok birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyulan şu günlerde hem Şiîlere hem de Sünnîlere çok büyük görevler düşmektedir. Şiîler ve Sünnîler, İslam ülkelerinde kan seylaplarının akmaya devam ettiği şu günlerde birbirlerine daha fazla yaklaşmak ve din kardeşliğini daha da pekiştirmek zorundadırlar. Şiîler ve Sünnîler, Müslümanı Müslüman yapan inanç esaslarındaki ortak paydalardan yola çıkarak ortak değerleri güçlendirmekle mükelleftirler. Şiîler ve Sünnîler, birbirleriyle değil ortak düşmanla hep birlikte mücadele etmekle yükümlüdürler. Şiîler ve Sünnîler, mezhep propagandasını veya içi boş sloganları bir kenara bırakıp İslam kardeşliği üzerinde yoğunlaşmalıdırlar. Şiîler ve Sünnîler, mezhep farklılıklarını ve tarihteki tartışmaları bir kenara bırakmalı, kardeşlik duygularını sağlamlaştıracak adımlar atmalı, hayırlı ve güzel faaliyetlere odaklanmalıdırlar. Şiîler ve Sünnîler, dinin kendisi ile dinî yorumları birbirinden ayırt etmeli, ictihadın zamana ve şartlara göre değişebileceği gerçeğini göz ardı etmemelidirler. Şiîler ve Sünnîler, ortak inanç temeline dayalı kardeşliği güçlendirmeli, ümmetin yeniden ihyasına ve uyanışına yönelik girişimlere ağırlık vermelidirler. Şiîler ve Sünnîler, ümmet şuuru ile hareket etmeli ve her zaman ümmetin birliğinden yana tavır koymalıdırlar. Şiîler ve Sünnîler, Batılı güçlerin ümmet birliğini yok etmek için Osmanlı devletini bölüp parç... Devamı