ahmeteminseyhan 37 Takipçi | 0 Takip
Kategorilerim

Sevdiğim Fotoğraflar

Gitmek İstediğim Yerler

Benim Tarzım

Okumak İstediklerim

İzlediklerim

Gezdiğim Yerler

Evim İçin

Din

Diğer İçeriklerim (493)
Tüm içeriklerim
Takipçilerim (37)

“O Adamın İpi Çekildi” Cümlesi ve Buna İnanmanın Zararları!

2014-11-13 11:38:00

“O Adamın İpi Çekildi” Cümlesi ve Buna İnanmanın Zararları! Bazı kimseler, hasımlarına sürekli tuzaklar kurar, onları yok etmek için ellerinden geleni yapar ve asla mücadeleden vazgeçmezler. Mesela kâfirler, münafıklar, müşrikler, mücrimler, fâsıklar ve fâcirler her zaman peygamberlerin ve onların izinden giden Müslümanların düşmanları olmuşlardır. Bu hakikat inkârcıları sürekli müminlerle uğraşmış, saf Müslümanları yanlarına çekebilmek için de daima bir kara propaganda yürütmüşlerdir. İşte bu İslam düşmanlarının bir türlü yıkamadıkları, öldüremedikleri, itibarsızlaştırmadıkları peygamberleri veya müttakîlere önder liderleri karalamak için kullanageldikleri değişik yöntemleri vardır. Bu metotlardan birisi de hiç şüphesiz şu cümleciklerdir: “Onun ipi çekildi!”, “Onun işi tamam”, “O artık bitti!”, “O yakında gidici” ve “O artık yok!” Bu şeytan yandaşı/ yoldaşı herifler, yukarıdaki sözleri sürekli kullandıkları, temennilerini devamlı dile getirdikleri ve her seferinde de söylemleri geri teptiği halde, hâlâ bıkıp usanmadan aynı yalanları yıllardır tekrar etmekte ve maalesef “balık hafızalı insancıklar” da bu pembe yalanlara kanarak kendilerini avutup rahatlayabilmektedirler.   Oysa kâfirlerin bir planı varsa Yüce Allah’ın da bir planı vardır. Bu hakikate inanmayarak zalimlere aldanmak kesinlikle doğru değildir. Şu âyetleri birlikte okuyalım. “Öbürleri ise hileler yaptılar. Allah da onların tuzaklarını boşa çıkardı. Allah, hileleri boşa çıkarmakta pek güçlüdür.”(Âl-i İmrân, 3/54) “Hani, inkârcılar seni bağlayıp bir ... Devamı

Günah ile Günahkâr Arasındaki Farka Dikkat!

2014-11-06 18:55:00

Günah ile Günahkâr Arasındaki Farka Dikkat! İnsanları kutsallaştırmanın doğru olmadığını, her insanın iyi veya kötü yönlerinin olabileceğini, bu yüzden seçici olmak gerektiğini, aşırı derecede yüceltilen ve yanılmaz olarak takdim edilen insanların da hata yapabileceğini, söz konusu kimselerin varsa örnek davranışlarının ve sözlerinin alınabileceğini, ancak İslam’a aykırı görüşlerinin tenkit edilebileceğini yazıp söylememe bazı iyi niyetli kardeşlerimizin şöyle tepki gösterdiklerini gördüm: “Hocam, tamam anlıyorum; benim babam bir katil olabilir. Lakin babamın katil olduğunu sizden duymak istemiyorum. Şeyhim de hata etmiş olabilir; ama onun hatasını sizden duymak istemiyorum. Şeyhimin hatası İslam’a zarar verse ki -asla vermez- insanların ayıplarını aramak ve gıybet etmek doğru değildir.” Bu duygusal tepkinin ilk bakışta insana çok ikna edici geldiğini ve karşı tarafa hak vermek zorunda kalabileceğinizi ifade etmek isterim. Ancak konunun üzerinde ciddiyetle düşünüldüğünde durumun hiç de öyle olmadığı çok rahatlıkla fark edilebilir. Çünkü ortada sıradan bir şahıs yok İslâm adına konuşan -veya öyle olduğu sanılan- bir hoca/ şeyh/ mürşit/ âlim vardır. Kendi zihniyetine göre âyet ve hadis yorumu yapan, insanları etkileyen ve yanıltan, toplumda menfi algılar oluşturan buna rağmen Yüce Allah’ın ve Hz. Peygamber’in yolundan gittiğini iddia eden bir mürşid-i nâkıs vardır. Bu nedenle adı geçen insanın hatalarını delilleriyle ortaya koymak İslam’a hizmet etmektir. Böyle yapmamak, yanlış din yorumlarını çürütmemek, sapkın ve yanlış fikirlerine kayıtsız ve sessiz kalmak, gerçeğin anlaşılmasına katkı sağlamamak dini korumamak olacaktır. Oysa dini korumak her mümin... Devamı

80/20 Kuralı!

2014-10-31 00:19:00

80/20 Kuralı! Bugünlerde üzerinde en çok durduğum, pek çok yerde anlattığım ve adına da “80/20 kuralı” verdiğim bir tespitimden söz etmek istiyorum. Bu kural, doğru karar alabilmek için “toptan süpürüp almanın veya toptan süpürüp atmanın yanlışlığını ortaya koymakta ve seçici olmanın önemine” vurgu yapmaktadır. Zira Âdemoğlu hayatı boyunca sürekli kararlar almakta, birileri ya da bir olay hakkında hüküm vermekte; genellikle “sığ bir bakış açısıyla veya mensubiyet duygusuyla” hareket ettiği zaman da çok yanlış kararlar almaktadır. Bu itibarla, hayatının her anında karar vermek durumunda olan ve aldığı her karardan hesaba çekileceği aşikâr olan insanoğlu, doğru karar verebilmek için sağlıklı bir bakış açısına sahip olmak zorundadır. İşte bahse konu bu kural, sağlıklı bir bakış açısının nasıl olması gerektiği yönünde düşünenlere/ aklını kullananlara bir nebze de olsun ışık tutup yol gösterebilecek mahiyettedir. Şöyle ki; akıl ve sorumluluk sahibi her insan karar verirken karşı tarafın da artı ve eksilerini bir arada değerlendirmek, meseleye bütüncül bakmak zorundadır. Aynı şekilde ait olduğu cemaat/ tarikat/ parti/ takım/ mezhep veya aşiretin de pozitif ve negatif yönlerini bütünüyle görmek, resmin tamamına bakmak ve kararını ona göre vermek durumundadır. Mesela kendi cemaatinin -Kur’ân ve Sünnet ekseninde bakıldığında- “seksen yanlışı ve yirmi doğrusu” varsa ve karar alacak kişi bu yanlışlara hiç bakmadan hep yirmi doğruyu esas alarak karar veriyorsa bu sağlıklı bir bakış açısının ürünü olmadığı gibi, alınan karar da adil bir karar olamayacaktır. Zira eleştirdikleri ve zulmettikleri karşı tarafın “seksen doğrusu ve yirmi yanlışı... Devamı

Erdemli İnsanlar Onurları İçin Yaşarlar!

2014-10-22 21:43:00

  Erdemli İnsanlar Onurları İçin Yaşarlar! İslam dininin ortaya koyduğu genel hukuk ve ahlâk ilkeleri incelendiğinde “insan onuruna” ne kadar çok değer verdiği rahat bir şekilde görülür. Ancak günümüzde bazı insanlar bu gerçeği göz ardı etmekte ve ele geçirdikleri yetkileri pervasızca kullanıp başkalarının onurlarıyla rahatlıkla oynayabilmektedirler. Bir kimsenin hak ettiği yere gelebilmesi için mutlaka el etek öpmesi gerektiğine inananlar, kendileri gücü ve yetkiyi ele geçirince böyle bir tavır sergileyenler, üstüne üstlük bu tür cahiliye ürünü düşünceleri meşru kabul edip savunanlar insanlık onurundan nasibini almamış olanlardır. Araya mutlaka bir aracı sokarak iş yapılmasını yaygın hâle getirenler, konulan kuralları çıkarları istikametinde esnetenler, ilke ve adalet eksenli değil çıkar ve menfaat odaklı düşünenler insanlık onurundan nasibini almamış olanlardır. Kendilerinden olmayanların işlerini yokuşa sürenler, “bugün git yarın gel” diye bezdirenler, kapılarında saatlerce bekletenler, karşılarında yalvarmalarını isteyenler insanlık onurundan nasibini almamış olanlardır. Dedikodulara ve yalancı şahitlerin söylemlerine inanarak suçsuzlara zulmedenler, gerçeği aramak yerine yandaşlarının yalanlarına kanmayı marifet zannedenler insanlık onurundan nasibini almamış olanlardır. Kendi taraftarları için torpili, rüşveti, adam kayırmayı, iltiması mübah görüp garip ve kimsesizlerin haklarını yiyenler insanlık onurundan nasibini almamış olanlardır. Dünyada insanlık onuru ayaklar altına alınırken zihin konforunu bozmadan keyfine bakanlar insanlık onurundan nasibini almamış olanlardır. İnsan onurunu çiğnemeyi marifet zanneden güç, iktidar, makam ve s... Devamı

Teselliyi Bırak! Gerçeğe Bak!

2014-10-16 20:34:00

Teselliyi Bırak! Gerçeğe Bak! “Bazı Müslümanların yaptıkları hatalar İslâm’a mal edilemez”, “Bu terör örgütlerinin yaptıkları eylemler sadece kendilerini bağlar”, “Bu teröristlere İslam’ı temsil etme yetkisini kimse vermemiştir; bunların İslam’ı temsil etmeye hakları yoktur; İslam kendi kendini temsil eder”gibi sözler ilk bakışta kulağa hoş gelen çekici ve etkileyici sözlerdir. Ancak üzerinde ciddiyetle düşünüldüğünde hiçbir anlam ifade etmedikleri de görülmektedir. Bu nedenle teselli kabilinden bu tür söylemlerden vazgeçip meselenin künhüne/ özüne inmek gerekmektedir. Hele hele sorumluluk makamındaki kimselerin bu tür sözleri toplantılarda/ konferanslarda bolca tekrarlamaları birer züğürt tesellisinden başka bir şey değildir. Çünkü her müminin elini taşın altına koymak, ciddiyetle düşünüp kafa yormak ve bu sorunun çözümüne yönelik çalışmalar yapmak gibi çok önemli görevleri vardır. Müslümanların sorunlarıyla ilgilenmeyenlerin hakiki anlamda mümin olabileceklerini söylemek zordur. Batılı şer odakları ve onların “küçük hesaplar peşindeki işbirlikçileri” tüm dünyada İslam’ı bir terör dini gibi göstermek için çalışmaktayken, her fırsatı kullanıp algı operasyonları yapmaktayken, kurdurdukları ve kullandıkları İslâm tandanslı terör örgütleriyle İslam’ın imajını kirletmekteyken uyumak maskaralıktır. Tuttuğu futbol takımına taraftar bulabilmek için gece gündüz çabalayanların, bunun propagandasını yapanların, maçtaki bir pozisyonun yorumuna üç günlerini harcayanların “söz konu... Devamı

Eleştiri ile Hakaret Arasındaki Farkı Anlamayan Sefihtir!

2014-10-03 08:21:00

Eleştiri ile Hakaret Arasındaki Farkı Anlamayan Sefihtir! “Her insan hata edebilir”, “Hatasız kul olmaz”, “Beşerdir şaşar”gibi atasözleri bir gerçeğin ifadesidir. Yani; Âdemoğlu hata ile maluldür ve her zaman hata yapma ihtimali mevcuttur. Nitekim peygamberler de “görevleri haricindeki konularda” hatalar yapmışlardır. Ancak onlar, derhal hatalarını anlamış, pişman olmuş ve yanlışlarından dönmesini de bilmişlerdir. Mesela Hz. Âdem, Hz. Mûsâ ve Hz. Yûnus buna örnek olarak verilebilir. Bu itibarla, geçmişte yaşamış ve bizlerin “büyük olduğunu düşündüğümüz/ zannettiğimiz” bazı kimseler de hata edebilirler. Maalesef onların hata yapabileceklerini bir türlü kabul edemeyen “sefihler” de her dönemde çıkmıştır ve görünen o ki, bundan sonra da çıkmaya devam edecektir. Mesela Bâyezîd-i Bistâmî (ö. 234/848), Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/909), Ebû Bekir eş-Şiblî (ö. 334/946), Ebu’l-Hasan el-Harakânî (ö. 425/1033),Aynülkudât el-Hemedânî (ö. 525/1131), Yusuf Hemedânî (ö. 535/1140), Ahmet Yesevî (ö. 562/1166), Ferîdüddin Attâr (ö. 618/1221), Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240), Şems-i Tebrîzî (ö. 645/1247), Necmeddîn-i Dâye (ö. 654/1256), Mevlânâ Celâleddin Rûmî (ö. 670/1271) Hacı Bektâşi Velî (ö. 670/1271) ve Hacı Bayram-ı Velî (ö. 833/1429) de insandır. Onlar da hata edebilir; yanılabilir ve yanlış kararlar alabilir. Ancak bu durum, onların hiç doğru söz, iş, tutum ve davranışları olmadığı anlamına da gelmez. Onları, doğruları ve yanlışlarıyla birlikte değerlendi... Devamı

Bağlılık ve Bağımlılık Arasındaki Farka Dikkat!

2014-09-25 08:15:00

Bağlılık ve Bağımlılık Arasındaki Farka Dikkat! Bir lidere sadık kalmayı doğru değerlendiremeyerek onun yanlışlarını da onaylamak, o ne derse desin kayıtsız şartsız kabul etmek, körü körüne onun emirlerine uyup peşinden gitmek ve böyle bir sadakat anlayışını savunmak bağlılık değil tam bir bağımlılıktır. Kendi iradesini yok sayan ve buna başkalarının ipotek koymasına rıza gösteren kişi büyük bir yanlış yapmaktadır. İslam’ı doğru kaynaklardan öğrenememiş, dinî ve ahlâkî değerleri özümseyememiş bazı kimseler, liderinin/ şeyhinin/ hocasının her dediğini tasdik etmeyi marifet zannetmekte, “Sadık olmak dürüst olmaktan daha iyidir” gibi sakat bir mantıkla hareket edebilmektedir. Oysa bu, sadakat değil resmen hamâkattir. Hz. Ömer bile kendisi hata ettiğinde nasıl davranacaklarını arkadaşlarına sormuş, onlar da kılıçlarıyla düzelteceklerini söyleyince Hz. Ömer, kendisine böyle yol arkadaşları verdiği için Yüce Allah’a hamd ve şükür etmiştir. Görüldüğü üzere hatasız kul olmaz. Önemli olan hatadan dönmek ve yanlışta ısrar etmemektir. (Âl-i İmrân3/135) Nitekim lider de insandır; hata edebilir; yanılabilir ve yanlış yapabilir. O yanlış yaptığında çevresinde onu uyaracak ve doğruyu gösterecek kimseler olmalıdır. Gerçek sadakat işte budur. Ancak lider ve yakın çevresi, kendilerini uyaran böyle kişileri hainlikle suçlar ve yanlışta ısrar ederlerse sonunda kaybetmeleri ve duvara toslamaları kaçınılmazdır. O yüzden doğruları hatırlatanlara minnettar olmak yerine onlara kin kusmak ve onlardan kurtulmaya çalışmak tam bir aptallıktır. Nitekim hata ve günahta ısrar edenlere arka çıkmak, onları savunmak yanlıştır. Şu âyeti birlikte okuyalım: “Ve asla zulümde ısrar ed... Devamı

Genelleme Yapmak Sığ Dimağların Ürünüdür!

2014-09-17 07:31:00

  Genelleme Yapmak Sığ Dimağların Ürünüdür! İnsanların çoğunluğunun yanlış kararlar almalarında “genelleme” yapmalarının payı oldukça büyüktür. Hayatın her anında sürekli tercih yapmakta durumunda olan insanoğlu, meselelere tek taraflı baktığında, empatiyi gerçek anlamda içselleştiremediğinde, hakikatin sadece bir kısmını gördüğünde yanlış kararlar verebilmekte ve toptancı bir yaklaşımla kabul ya da red cihetine gidebilmektedir. Oysa böyle bir tavır yanlıştır ve Kur’ân’a da aykırıdır. Çünkü Yüce Allah, daima Müslümanlara seçici olmayı öğretmekte ve bunu öğütlemektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim, Ehl-i kitab’ın hepsi aynı kefeye koymamakta ve onları ayrı ayrı değerlendirmektedir. Ayetleri birlikte okuyalım. “Onların (Kitap ehlinin) hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta duran, secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyan bir topluluk da vardır. Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar. İyiliği emrederler. Kötülükten men ederler, hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir.” (Âl-i imrân, 3/113-114). Ayrıca bkz. (Âl-i imrân, 3/64). “Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana (eksiksiz) iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da onların, “Ümmîlere (kitap ehlinden olmayanlara, zayıflara, çaresizlere) karşı (yaptıklarımız nedeniyle) bize (hiçbir) vebal yoktur!” demelerinden dolayıdır. Onlar, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.” (Âl-i imrân, 3/75) “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmets... Devamı

İlahiyatçılara Düşen En Büyük Vazife!

2014-09-11 06:58:00

İlahiyatçılara Düşen En Büyük Vazife! İnsanlığı dinî konularda güvenilir bilgilerle aydınlatmak isteyen ilahiyatçılara/ hocalara/ imamlara/ mürşitlere/ din adamlarına çok önemli görevler düşmektedir. Zira hakikati keşfetmek ve doğruya ulaşmak için yapılması gerekenler vardır. Eski bilgileri tenkit süzgecinden geçirmeden alıp aktarmak, yanlış adet ve gelenekleri, bidat ve hurafeleri, eksik araştırmaya dayalı yanlış din yorumlarını “din” diye sunmak doğru değildir. Böyle bir din anlatımı yapmanın devri çoktan geçmiştir ve geçmek zorundadır. Büyük İslâm düşünürü Hâris el-Muhâsibî’nin de isabetle kaydettiği üzere hakikate ulaşmak isteyen bir din âlimi/ İlahiyatçı şu yedi şeyi yapmak zorundadır: 1. Hemm. Gerçek bir din adamının/ liderinin /önderinin/ mürşidinin/ akademisyeninin mutlaka kendisini adayacağı bir davası, derdi, hedefi ve amacı olmalıdır. Dünyevî herhangi bir beklenti içinde olmaksızın İslâm davasına kendisini adamalı ve Yüce Allah’ın rızasını kazanmayı kendine tek hedef/ gaye edinmelidir. 2. Sem’. Her sözü dinlemeli, sözün en güzeline uymalı, kâinatı ve kendisini keşfetmeyi bilmelidir. Hakikatin gür sesi olan Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’in Sahih Sünnet’ini can kulağıyla dinlemeli, onları anlamaya çalışmalı ve daima o kaynaklardan düzgün bir şekilde beslenmelidir. 3. Basar. İslâm’ın temel kaynaklarını doğru anlayabilmek için evrendeki âyetleri araştırmalı, sahasına odaklanmalı ve sürekli gözlem halinde bulunmalıdır. Kendini, kâinat kitabını ve Kur’an’ı çok iyi okumalı ve tanımalıdır. Çalıştığı alanda uzmanlaşmalı ve sahasının basiret ve ... Devamı

Özgürlük, Sorumluluk ve Kanser Hücresi

2014-09-04 08:23:00

Özgürlük, Sorumluluk ve Kanser Hücresi Modernizm’in sunduğu özgürlük tanımında “Canının istediğini yap! Zincirleri kır! Duvarları yık! Özgür ol! Çünkü sen özgür bir bireysin! Kimse sana sınır koyamaz! Kimse sana karışamaz! Hayatını yaşa! Keyfine bak!” anlayışının hâkim olduğu görülmektedir. Bu sakat anlayış, özgürlük kılıfı altında şehvânî arzuların ve şeytânî dürtülerin yerine getirilmesini tavsiye etmekte ve söz konusu sloganik cümlelerle insanların bilinçaltlarına yanlış mesajlar verilmektedir. Bu sözlerin sahte cazibesi kapılanlar ise sorumluluklarını rafa kaldırdıkları için felaket üstüne felaket yaşamaktadırlar. Oysa çocuğun veya gencin her istediğini yapmak, ona sınırsız bir özgürlük tanımak onu “kural tanımaz bir kişilik yapısına” büründürür. Sürekli kendisine hizmet edilmesini bekleyen ve başkalarının dikkatini çekmeyi amaç edinen bencil bir genç, ailesiyle ve toplumla sosyal ilişki kuramaz, sorumluluk bilinci geliştiremez, problem üstüne problem yaşar.  Sağlıklı bir birey sınırsız bir özgürlükle değil dengeli bir disiplinle yetiştirilir.Bu nedenle “özgürlük ve sorumluluk” arasında mutlaka bir dengenin olması şarttır. Bu denge günümüzde fazlasıyla bozulmuş durumdadır. Çünkü Hümanizmin de tesiriyle; “Eğlenmek senin hakkındır, eğer canının istediğini şeyleri yapamıyor, zevklerini tatmin edemiyorsan özgür değilsin!” anlayışı gençlerin zihinlerine sürekli olarak yerleştirilmektedir. “Zevkleri kısıtlayan her şeyi özgürlüğünü kısıtlayan bir unsur” olarak algılayan genç nesiller ise, sağlıklı düşünemem... Devamı

Aynı Yanlışları Yaparak Doğru Sonuçlara Ulaşacağını Zannetmek Be

2014-08-28 10:48:00

Aynı Yanlışları Yaparak Doğru Sonuçlara Ulaşacağını Zannetmek Beyinsizliktir! Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı Osmanlı Arşivleri’ndeki belgelerde açıkça görüldüğü üzere, dış güçler bir asır önce de hem uluslararası medya vasıtasıyla hem de içerdeki işbirlikçileriyle büyük bir kara propaganda yürüterek Sultan II. Abdülhamid Han’ı itibarsızlaştırma girişimlerine aralıksız devam etmişlerdir. Özellikle Almanya, Avusturya, Fransa ve Amerika’daki gazetelerde yer alan haberlerde Sultan Abdülhamid Han hakkında “kızıl Sultan”, “istibdatçı”, “sansürcü” ve “diktatör” gibi yakıştırmalar yaptırtmışlardır. Sultan Abdülhamid Han hakkındaki bu ithamlar, özellikle Ermeni isyanlarının başladığı 1890 yılı ile Yahudilerin Filistin’den toprak istediği 1895-1896 tarihlerinden sonra giderek hız kazanmış ve 1906 yılına kadar aralıksız devam etmiştir. Sultan II. Abdülhamid Han’ın Yahudilere Filistin’de toprak vermeyi kabul etmemesi üzerine iktidara gelişinin 6. yılından itibaren o dönemin basınında, “hasta adam, sağlığı bozuk, asabî, öfkeli, yakında ölecek” şeklinde haberler yaptırtmışlardır. Ancak Sultan Abdülhamid Han, bu yalan iddialar ortaya atıldıktan sonra 26 yıl gibi uzun bir süre daha yaşamıştır.   Bu hainler, akıl ve vücut sağlığı yerinde olmayan dirayetsiz kişilerin yönetici olamayacaklarını, ülkeyi sağlıklı bir şekilde yönetemeyeceklerini iddia etmiş, gazetelerde köşe yazıları yazdırmış ve bu içerikte haberler yaptırarak iç kamuoyunu etkilemeyi başarmış ve ilerleyen yıllarda da bunun meyvesini toplamışlardır.   Yahudiler, defalarca Filist... Devamı

Ey Aydın Bozuntusu! Senin İslâm’a Hakaret Etmeye Hakkın Var mı?

2014-08-22 06:45:00

  Ey Aydın Bozuntusu! Senin İslâm’a Hakaret Etmeye Hakkın Var mı? Kendini aydın zanneden bir kadının şu sözlerini ilk duyduğumda onun İslam dini hakkında ne kadar cahil olduğunu anladım; ona çok acıdım; sonra da o zavallı hâline çok ama çok üzüldüm. Köşe yazarı geçinen bu kadın çok biliyormuş edasıyla, pervasızca, utanmadan ve sıkılmadan bir “görüş/ kanaat” belirtmiyor, aksine İslam hakkında düpedüz yanlış/ taraflı/ ön yargılı “bir hüküm” veriyordu. O kadın şöyle söylüyordu: “İslam ülkelerinde sorgulama kültürü yoktur. İslam merkezine bireyi değil cemaati alan bir dindir.” Böyle bir tespit/ temenni/ zırva tamamen yanlıştır ve Kur’ân’ın ilkelerine de kesinlikle aykırıdır. Çünkü Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve dünyada size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Sizinle ilgili olarak ortaklarımız sandığınız (dünyalık menfaatler elde etmek için gölgesine sığındığınız, işin kolayına kaçtığınız, sorumluluk almayı reddettiğiniz, bilerek ve isteyerek peşlerinden gittiğiniz) şefaatçilerinizi de yanınızda göremeyeceksiniz. Andolsun aranızdaki bütün bağlar kopmuş ve (Kutsalın kendisinde tecelli ettiğini, Allah’ın rızasına ve sevgisine ulaşma konusunda kendilerinin size aracılık ettiğini) iddia ettikleriniz, sizi yüzüstü bırakıp kaybolmuşlardır.”(Enâm, 6/94) “Şüphesiz onların dönüşü ancak bizedir. Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece Bize aittir.”(Gâşiye, 88/25-26) Görüldüğü üzere tüm insanlar, hesaplarını Yüce Allah’a teker ... Devamı

Kendini Allah’a Adamayan O’na Yol Bulamaz

2014-08-14 09:28:00

Kendini Allah’a Adamayan O’na Yol Bulamaz Gerçek bir mümin, kendini yalnızca Allah’a adayandır. Zira adanmaya layık olan sadece ve sadece Yüce Allah’tır. Kendisini sahte bir lidere/ şeyhe/ mürşide/ sapık bir ideolojiye adayan bizzat kendine yazık eder. Böyle bir tavır sergilediği için de kendisine bahşedilen nimetlerin kadrini ve kıymetini bilemez ve böylece ahiretini kaybeder. Zira tüm bu sahtekârlar, aklını doğru kullanmayanları kendi şahsî çıkarlarına/ emellerine alet ederler. Bu sahte varlıklar, kafasını kullanmayan insanları istismar eder, sonra da kaldırıp bir köşeye atarlar. Dolayısıyla aklını kullanmayanlar ve gerçeği bırakıp sahtekârların peşinden gidenler hiçbir zaman hakikate ulaşamazlar. Fakat Yüce Allah, kendisine inanmış ve adanmış bir kulun samimiyetini ve teslimiyetini asla istismar etmez. Çünkü Yüce Allah’ın kulun ibadetlerine ihtiyacı yoktur. Rızkı veren O’dur ve kulun Allah’a olan ihtiyacı sınırsızdır. Dolayısıyla kulluğu tam yapan ve kendisine emanet edilen şeylere sahip çıkarak bunların hakkını veren ahiret hayatını kazanır. Kulluğu tam yapmak ve hidayet üzere kalmak ise Yüce Allah’ın muhsin/ samimi kuluna bir lütfudur. Diğer taraftan Yüce Allah, “öncelikli olarak” tanınmayı ve bilinmeyi istediği için değil, “engin şefkat ve merhametinin bir sonucu” olarak melekleri, insanları, cinleri ve diğer başka varlıkları yaratmıştır, denilebilir. Çünkü O, tüm mahlûkatı yaratırken iman, tevhid, dua ve şükürden başka hiçbir karşılık beklememiştir. O’nun övülmeye de bilinmeye de ihtiyacı yoktur. Zira O, tüm bunlardan müstağnîdir. Dolayısıyla bu gerçek böyle bilinmeli, sadece O’na kulluk edilmeli ve O’nun rızasını k... Devamı

Yanlış Anlaşılan ve Anlatılan Bir Kavram: Sadaka

2014-08-07 01:56:00

Yanlış Anlaşılan ve Anlatılan Bir Kavram: Sadaka Doğruluk; “gerçeği tasdik etmek, tasdik edilen gerçeğe uygun bir hayat sürmek” anlamına gelirken, doğruluğun zıddı yalancılık ise “hakikati tasdik etmemek ve kendi çıkarlarını gözeterek ilkesiz bir hayat yaşamayı sürdürmek” anlamına gelmektedir. Gönülden inanarak tasdik ettiği inanca/ hakikate uygun davranan ve bu inancın gereğini en güzel davranışlarla ortaya koyan kimseye “sâdık” denir. Bütün sâdıklar müttakîlerdir. Yani; Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle hareket eden, Kur’an ve Sünnet’in ilkelerine uygun yaşamaya çalışan Allah’ın velî (Yüce Allah’ı yegâne sığınak ve koruyucu bilen) kullarıdır. Hz. Peygamber, “doğruluğun davranış boyutunu” ifade ederken “sadaka” kavramını kullanmıştır. Ancak ne acıdır ki bu kavram sadece lisanımıza geçerken değil, klasik ve çağdaş Arapçada da ciddi bir anlam kaybına uğramış ve “karşılıksız olarak fakirin eline verilen küçücük bir yardımın adı” olmuştur. Oysa bu kelimeye böyle bir anlamın verilmesi Hz. Peygamber’in muradının/ maksadının/ amacının doğru anlaşılamaması sonucunu da beraberinde getirmiştir ve getirmektedir. Dolayısıyla sadaka kavramına Peygamber’imizin kast ettiği anlamın mutlaka verilmesi gerekmektedir.   Bu itibarla, sadakayı; “imanın sadakatini ortaya koyan her türlü olumlu davranış”, “doğruluğu en güzel davranışla arama teşebbüsü” veya “iyi, güzel, yerinde, haklı ve doğru bir davranış” şeklinde tanımlamamız mümkündür. Buna göre bir insanın özünde ve sözünde doğru ve ilkeli olduğunu ifade eden her davranış “sadaka”dır. İnsanın “düş&u... Devamı

Çocuklara Tecavüz Edip Öldürenler Kesinlikle İdam Edilmelidir!

2014-07-25 10:52:00

  Çocuklara Tecavüz Edip Öldürenler Kesinlikle İdam Edilmelidir! Yüce Allah, kısasta hayat olduğunu haber vermiştir. (Bakara, 2/179) Bir insan, bir başka insanı kasten ve suçsuz yere öldürüyorsa kendisinin de kesinlikle öldürüleceğini bilmelidir. Kazara bir başka insanın ölümüne neden olan kişiye ise hak ettiği maddî karşılık neyse o ödetilmeli ve onun da belirli bir süre hapishanede kalması sağlanmalıdır.(Nisa, 4/92-93) “Allah’ın verdiği canı ancak Allah alır. İdam cezası hiçbir şekilde olmamalıdır” şeklindeki bir söz çok boyutlu düşünülmeksizin gelişigüzel söylenmiş afakî bir sözdür. Elbette ecel geldiğinde, ömür tükendiğinde görevli melekler gelerek insanın canının alacak, (Enâm, 6/61; Enfal, 8/50; Muhammed, 47/27) ruhunu bedenden ayıracak ve ruhu ait olduğu yere götüreceklerdir. (Bakara, 2/156; Şuara, 26/50; Zuhruf, 43/14)  Ancak yeryüzünde bozgunculuk çıkartan, İslâm düşmanlığında sınır tanımayan, haksız yere insan öldüren kişinin de idam cezasına çarptırılması Yüce Allah’ın bir emridir. (Maide, 5/32-33) Zira yeryüzünde barış ve huzurun sağlanabilmesi için bu tür suçları işleyenlerin hayatlarına son verilmesi akl-ı selimin ve bozulmamış vicdanın tabiî bir gereğidir. Sağlıklı tefekkürün hakkını veren bir kişi ancak bu hakikati idrak edebilir; mağdurun yanında yer alabilir ve haktan yana bir tavır ortaya koyabilir. Ancak sağlıklı düşünmekten yoksun, empatiyi (duygudaşlığı) içselleştirememiş birisi ise “bir caniye, bir seri katile, bir vahşi teröriste acıyarak” onun ölüm cezası almaması, ömür boyu hapis yatması gibi gayr-i adil, basit, uygunsuz ve seviyesiz tekliflerde bulun... Devamı

Kur’an’ın Bahsettiği Dokuzlu Çete Kimdir?

2014-07-18 14:26:00

Kur’an’ın Bahsettiği Dokuzlu Çete Kimdir? Hz. Sâlih, Semud kavmine gönderilen Yüce Allah’ın elçilerinden bir elçidir. O, kavmini tevhide, kulluğa ve takvâya davet etmiş, ama çoğunluk onun bu uyarılarını dikkate almamış ve iman etmeye yanaşmamışlardır. Bu kavim, insanların beyinlerini yıkama hususunda mahir “dokuzlu çete”nin gittiği yoldan gitmeyi tercih etmiş, gerçeğin peşine düşmemiş, kendilerine anlatılanları hiç sorgulamamış, sağlıklı tefekkürün hakkını vermemiş, ön yargı ile yanlış kararlar almış ve bu çete mensuplarınca göz göre göre aldatılmışlardır. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, Hz. Sâlih’in söz konusu çete mensuplarıyla giriştiği onurlu mücadeleden bahsederek günümüze bir takım mesajlar vermiş ve mezkûr çetenin bazı özelliklerine dikkat çekerek Müslümanları uyarmıştır. Dolayısıyla bu kıssayı doğru okuyarak verilen mesajları bulmak ve bunları insanlara anlatmak aklı başında, ihlaslı, çalışkan, güvenilir din ve ilim adamlarına düşmektedir. Kur’an-ı Kerim’in bahsettiği ve Hz. Sâlih’in mücadele ettiği Semud kavmine mensup bu dokuzlu çete ile ilgili âyet-i kerime şöyledir: “Şehirde (ülkede) dokuzlu bir çete (elebaşı) vardı. Bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar ve ıslaha çalışmıyorlardı.”(Neml, 27/48) Yeryüzünde fesat çıkartan, düzen ve uyuma yanaşmayan, hukukun üstünlüğünü değil, üstünlerin hukukunu savunan bu güç/çıkar odaklarının kimler olabileceği üzerinde biraz kafa yorulduğunda, bunların her asırda mevcut olduğu, kişilik özelliklerinin fazla değişmediği, günümüzde de bunların faaliyetlerine aynen d... Devamı

İbret Veren Ölümü Öldürmeye Çalışan Medya!

2014-07-09 11:50:00

İbret Veren Ölümü Öldürmeye Çalışan Medya! Günümüz medyasının büyük bir kısmı, ölüme dair attığı manşetlerde gerçekten korkunç, ürpertici, dehşet verici ve manüplatif (yönlendirici) bir dil kullanmaktadır. Bir haberi okunabilir veya izlenebilir kılma adına böyle bir dil ve üslup kullanılması ve ölümden ders alınmasının imkânsızlaştırılmaya çalışılması kesinlikle doğru değildir. Mesela ünlü bir adamın/ kadının ölüm haberi verilirken “2013 yılının laneti hâlâ bitmedi! İşte bir ölüm daha!” şeklinde bir başlık atmak gerçekten utanç vericidir. Çünkü böyle bir manşet, Yüce Allah’a isyan anlamına gelmektedir. Kanaatimizce bu başlığı atan kişi ya da kişiler, İslâm’a karşı içlerinde besledikleri kin, nefret ve öfkeyi dışa yansıtmaktadır. Bu nedenle söz konusu manşeti pervasızca ya da bilinçli olarak atan veya onaylayanların akıl sağlıklarının veya ölüme bakışlarının oldukça bozuk ve problemli olduğu, Yüce Allah’a ve ahiret gününe hiçbir şekilde inanmadıkları söylenebilir. Ayrıca böyle bir dilin kullanılması,  ölüm gerçeğini anlamaya çalışmak bir yana toplumun Yüce Allah’a, ahirete ve ölüme bakışını da olumsuz anlamda etkilemeyi amaçlamaktadır.   Oysa Hz. Peygamber; “Ağızların lezzetini kaçıran ölümü çok anın!”(Tirmizî, 34/Zühd, 4 (IV, 553); Nesâî, 21/Cenâiz, 3 (IV, 4); İbn Mâce, 37/Zühd, 31 (II, 1422) buyurmaktadır. Dolayısıyla en büyük nasihat olan ölümün böyle bir dil ile haber yapılması, “korkunç bir hayaletmiş” gibi sunulması, “lanetli bir... Devamı

Bir Afganlının İslam’a Bunu Yapmaya Hakkı Var mıdır?

2014-07-03 11:44:00

Bir Afganlının İslam’a Bunu Yapmaya Hakkı Var mıdır? Yahudi ve Hıristiyanların kontrolündeki dünya medyasının mal bulmuş mağribi gibi üzerine atladıkları feci bir olay vardı. Bir Afganlı adam, yabancı bir muhabire yüzünü gösterdi diye 19 yaşındaki gelininin burnunu ve iki kulağını kesmişti. Time Dergisi de bunu büyük bir zevkle kapak yapmıştı. Batı dünyası başta olmak üzere tüm medya, bu vahşeti aylarca ve yıllarca konuşmuş ve gündemde tutmayı başarmışlardı. Bu genç kadın, daha sonra ülkesinden alınarak bir Batı ülkesine götürülmüş ve burada kendisine burun ve kulak nakli yapılmıştı. Bu bilinçli ve reklam kokan operasyonlar sonucu genç kadın, söz konusu ülkelerin yayın organlarında ilk sıralarda haber olmuş ve olayın gündemde kalması sağlanarak “İslâm’a karşı başlatılan psikolojik savaşta bu dehşet verici olay” kullanılmıştı. İşte Afganistan’da yaşayan bu cahil adam, böyle bir vahşeti işleyerek dinine ve ülkesine çok büyük zararlar vermişti. Şer odakları da bu hadiseyi çok iyi kullanmışlar ve bunun gibi adamların yaptığı büyük bir yanlışı İslam’a mal ederek son din İslam’a büyük bir şevk, iştiyak ve nefretle saldırmışlardı. Elbette bu hakikat inkârcıları görevlerini yaptılar. Zira kâfirler ve müşrikler İslam düşmanlığını hep yapmışlardır ve gelecekte de mutlaka yapacaklardır. (Âl-i İmrân, 3/186) Bu, anlaşılır bir durumdur. Peki ya onların eline böyle bir fırsatı/ imkânı sunanlara ne demelidir? “İslam dini, şiddeti destekliyor. İslam, vahşet dinidir. İslam, kötü bir dindir. İslam, Ortaçağ karanlığıdır. İslâm dogmadır. İslam gelirse sizi de keser”diyerek kara propaganda yapan adamlara, gelininin burnunu keserek malzeme vermek niyedi... Devamı

Deprem, Geliyorum Derken,Tedbirde Kusur Eden Şehit Olabilir mi??

2014-06-26 03:39:00

  Deprem, “Geliyorum” Derken, Tedbirde Kusur Edenler Şehit Olabilir mi? Türkiye’nin deprem kuşağında yer aldığını bilmeyen yoktur. Zira ilim adamları bu gerçeği sürekli söylemekte ve yazmaktadır. Zaten orta ve küçük ölçekli depremler de zaman zaman bu hakikati insanlara hatırlatmaktadır. Dolayısıyla deprem gerçeğini unutarak kısır siyasî tartışmalarla ve boş şeylerle ömür tüketmeyi tercih eden kadın ve erkekler büyük bir yanılgı içindedirler. Nitekim tarih, tedbirsizlik, ihmal, atalet, tembellik, uyuşukluk, vurdumduymazlık ve nemelazımcılık sonucu on binlerce insanın öldüğü, milyarlarca dolarlık maddî kayıpların yaşandığı deprem felaketlerinin örnekleriyle ve acılarıyla doludur. Dolayısıyla bütün bu yaşananlardan ders almayarak hatada ısrar edenlerin ve yanlış yönetimleri iş başına getirmeye devam edenlerin depremlerde hayatlarını kaybetmeleri veya sakat kalmaları kaçınılmazdır. Böyle bir durumda Yüce Allah tarafından kendilerine hayatta kalma fırsatı verilenlerin yapması gereken şey; aynaya bakıp, “Arkadaş! Sen suçlusun! Bunu sen zaten çoktan hak etmiştin!” demeleri, pişman olmaları ve tövbe edip samimiyetlerini ispat etmeleridir. Diğer taraftan yapılan tüm bu ihmalleri, yanlışları, kusurları ve eksiklikleri görmezlikten gelerek, tedbir almamış kimselere bol keseden“şehit” unvanları/ mertebeleri/ dereceleri/ makamları dağıtan, böylelikle de işlenen hatalardan ders alınmasını nedeyse imkânsızlaştıran/ zorlaştıran “yarım hoca ve şeyhlerin” de bu işte vebali oldukça büyüktür ve ahiret günü bunun hesabını verebilmeleri oldukça zordur. Çünkü tedbir almadan tevekkül etmek nasıl doğru değilse, esbaba tevessül etmeden ve gerekli bü... Devamı

Kafaların Karışması İyi, Ancak Karışık Kalması Kötüdür

2014-06-19 23:01:00

  Kafaların Karışması İyi, Ancak Karışık Kalması Kötüdür Hz. Peygamber, ümmetinin farklı görüş, düşünce ve fikirde olmasını bir rahmet olarak nitelemiş, ancak bölücülüğün, ayrımcılığın ve tefrikanın kötü ve zararlı olduğunu ifade etmiş ve ümmetini bunlardan sakındırmıştır. Bu uyarıya rağmen, Kur’an ve Sünnet’e dayalı değişik görüş ve düşüncelerden rahatsız olmak, onları susturmaya çalışmak, “söyletmen vurun!” mantığıyla hareket etmek, farklı görüşlere tahammül edememek tam bir yobazlıktan başkası değildir. Çünkü Hz. Peygamber’in değişik görüşleri dinlediği, ashabıyla istişare ettiği ve sonunda da en doğru kararı verdiği bilinmektedir. Nitekim Hz. Ömer’in gençlerin evlenebilmeleri maksadıyla mehir miktarının azaltılması konusundaki içtihadına, hutbe esnasında âyet-i kerimeyi (Nîsa, 4/20) hatırlatarak itiraz eden Kureyşli genç kıza; “Herkes Ömer’den daha fakihtir! (Genç kadın doğruyu söyledi, Ömer yanıldı;) bir kadın isabet etti, bir erkek yanıldı” diyerek hak verdiği bilinmektedir. Dolayısıyla tüm bu uygulamaları unutarak farklı görüş ve düşünceleri seslendirenlere tahammül edememek, nezaketten yoksun bir şekilde onlara saldırmak, “insanî bir davranış olamayacağı gibi İslam ahlâkıyla da bağdaşmayan” bir durum olarak görülebilir. Bu itibarla, İslam âlimlerinden bazılarının bir konudaki farklı görüşünü ilk defa duyan bir kimsenin buna tahammül edemeyerek bu içtihadı seslendiren kişiye bühtanda bulunması, saldırması, hakaret etmesi ve onu “insanların kafalarını karıştırmakla” suçlaması doğru olm... Devamı

Türkiye’de Nükleer Santraller Derhal İnşa Edilmelidir!

2014-06-13 05:28:00

Türkiye’de Nükleer Santraller Derhal İnşa Edilmelidir! Daha öncede belirttiğimiz üzere ekonomik anlamda dünya ile rekabet edebilmek, gelişme ve kalkınmayı sürdürebilmek ve yeni istihdam alanları açabilmek için ucuz enerjiye veya enerjinin ucuza mal edilmesine ihtiyaç vardır. Batılı ülkeler, yıllardır gelişmiş teknolojik ürünler kullanmakta ve alternatif yol ve yöntemler üretmeye devam etmektedir. Onlar, nükleer santraller inşa ederek enerjiyi çok daha ucuza mal etmekte ve ekonomilerini güçlendirmektedirler. Mesela küçücük Fransa’da bile 70’den fazla nükleer santral varken, bizim ülkemizde bir tanesinin bile yapılmasına karşı çıkanlar, kesinlikle art niyetlidir ve bu ülkenin kalkınmasını istemeyen dış ve iç düşmanların “gönüllü (!) taşeron”larıdır.   Rusya’da 1986 yılında tedbirsizlik, dikkatsizlik ve ihmal sonucu yaşanan Çernobil faciasını veya Japonya’da deprem sonrası yaşanan nükleer santral kazasını bahane ederek kamuoyu oluşturmaya çalışmak ve nükleer santrallerin inşa edilmesine karşı çıkmak veya geciktirmek yanlıştır. Böyle bir tavır içinde bulunanlar kesinlikle “vatansever” değildir. Zira en son teknoloji ile yapılan nükleer santrallerde herhangi bir tehlike söz konusu değildir. Olsaydı, gelişmiş ülkelerin bu teknolojiyi derhal terk etmeleri gerekirdi. Ama onlar bunu terk etmezken Türkiye’de nükleer santrallerin yapılmasına karşı çıkmak, gelişmekte olan ülkelerin önüne bu şekilde engeller çıkartmak, “çevrecilik masalları”nın arkasına saklanarak gerçek niyetlerini gizlemeye çalışmak doğru değildir. Zira böyle gönüllü/parayla desteklenen taşeron örgü... Devamı

Ayasofya’nın İbadete Açılabilmesi İçin Yapılması Gerekenler!

2014-06-05 06:43:00

Ayasofya’nın İbadete Açılabilmesi İçin Yapılması Gerekenler! Her zaman slogan atmak kolay, çalışmak ve üretmek ise zordur. İnsanlar, birilerinin peşine takılıp yürüyüş yapmayı, bağırıp çağırmayı marifet zannetmeye başlamışlarsa ve sadece bunu yapmakla yetiniyorlarsa, o ülkede huzur ve istikrarın olması, gelişip kalkınmanın sürdürülebilmesi mümkün değildir. Ayrıca böyle bir ülkeyi kimsenin kendine rol model alması da söz konusu olamaz. Hele bu ülkenin mensuplarının kahir ekseriyeti Müslüman olduklarını söylüyorlarsa, onların çok daha dikkatli olmaları bir zorunluluktur. Kısacası laf değil iş üretmek lazımdır. Gösteri yürüyüşleriyle her şeyin bitmediğini aksine yeni başladığını bilmek gerekmektedir. Dolayısıyla Ayasofya’nın tekrar ibadete açılabilmesi için yapılması gerekenler vardır. Bunları yapmadan bağırıp çağırmak, bir takım gösteriler düzenlemek, yılda bir kez sabah namazını cemaatle kılmak, fiilî duayı rafa kaldırıp sözlü dua ile yetinmek geçici yöntemlerdir ve hedefe ulaşmak için bu yapılanlar asla ve kata yeterli değildir. Kanaatimizce Fatih Sultan Mehmet Han’ın vasiyetine uygun olarak Ayasofya Camii’nin tekrar ibadete açılabilmesi için öncelikli olarak şunların yapılması gerekmektedir: 1. Türkiye, en kısa zamanda dünyanın ilk beş büyük ekonomisi arasına girmeli ve bunu sürdürülebilir kılmalıdır. Aksi halde hayaller, hiçbir zaman gerçek olamayacaktır. 2. Türkiye’nin kendi savunma sanayisini kendisinin gerçekleştirmesi, kendi savaş uçağını, helikopterini, silahını, tankını, topunu, füzesini, uydusunu vs. mühimmatını bizzat kendisinin yapması şarttır. Mesela dünyadaki okyanuslarda dolaşan en az 50... Devamı

Ekolojik Denge ve Taş Ocakları

2014-05-30 08:33:00

  Ekolojik Denge ve Taş Ocakları İnsanoğlu, tabiatta kendisinin emrine verilen şeylerden istifade ederken ölçüyü kaçırmamak ve dengeli olmak zorundadır. Aksi halde sorumlu olacağını ve ahirette bunlardan da hesaba çekileceğini bilmek durumundadır. Sanayileşme ile başlayan süreçte tabiatın vahşice kirletildiği ve ekolojik dengenin altüst edildiği bilinmektedir. Daha çok para ve servet kazanma uğruna insanoğlu tabiata saldırmakta, ormanları katletmekte, nehirleri kurutmakta ve doğal yaşamı altüst etmektedir. Hayatta kalmaya direnen göllerdeki ve nehirlerdeki canlılara/balıklara kimyasal atıklarla işkence yapmakta, onları zehirlemekte, denizlere zararlı atıklar boşaltmakta, baca ve egzoz gazlarıyla atmosferi kirletmekte, iklim değişikliklerine neden olmakta, kuraklık ve kıtlığa davetiye çıkarmaktadır. Kısacası insanoğlu, kendi eliyle kendine yazık etmekte ve kendi sonunu bizzat kendisi hazırlamaktadır. Son yıllarda fabrika bacalarından ve arabaların egzozlarından çıkan zehirli gazlar ve tüketilen fosil yakıtlar, insan hayatını olumsuz bir şekilde etkilemekte ve insan sağlığını tehdit etmektedir. Duyarlı ve bilinçli bir insanın tüm bunlara karşı sessiz, seyirci ve kayıtsız kalması asla doğru değildir. Bu itibarla demokratik tepkiler mutlaka dile getirilmeli, gereken yasal düzenlemeler bir an önce yapılmalı, çıkartılan kanunlar kararlı ve ısrarlı bir şekilde uygulanmalıdır. Son iki yıldır ülkenin bir ucundan diğer ucuna her ay düzenli olarak uçakla seyahat etmem nedeniyle memleketimizi yukardan seyretme imkânı bulmaktayım. Bu nedenle, gördüğüm bazı eksiklikleri ve yanlışlıkları buradan ifade etmeyi bir görev bilmekteyim. Zira bu da sosyal sorumluluğun bir gereğidir ve görülen yanlışların ifade edilmesi gerekmektedir. Mesela benim gördüğüm yanlışlardan bazıları ... Devamı

Şimdi de Boko Haram Öyle mi?

2014-05-22 20:47:00

Şimdi de Boko Haram Öyle mi? Daha önce “el-Kaide” diyerek Afganistan ve Irak gibi İslam ülkelerini işgal eden, milyonlarca insanı öldüren, beldelerini tarumar eden ve kaynaklarını sömüren Batılı ülkeler, şimdi de dünyada korku estirerek kendi kurdurup besledikleri ne idüğü belirsiz adamlardan oluşan “Boko Haram” adlı terör örgütünü kullanmakta, Hıristiyan ve Müslümanların yaşadığı bir ülke olan Nijerya’yı dizayn etmeyi planlamaktadırlar. Adını, “Batı eğitimi haramdır” anlamına gelen “Boko Haram” sözcüğünden alan bu örgütü kuranların asıl amacı, yaptıkları eylemleri kullanarak dünya kamuoyunu istedikleri şekilde yönlendirmek, sonra da zengin petrol ve uranyum yataklarına sahip Nijerya’nın ekonomik kaynaklarını sömürmektir. Açgözlü bu sırtlanlar/çakallar, avlarına gözlerini dikmiş sinsice beklemekte ve yıllardır üzerinde çalıştıkları planlarını bir bir devreye sokmaktadırlar. Bu hainler, uzun vadeli planlarının bir sonucu olarak kurdurdukları Vehhâbî-Hâricî zihniyetindeki bu terör örgütünü kullanarak bölgeyi işgal planları yapmakta ve yine bir taşla birkaç kuş vurmayı hedeflemektedirler. Hem bu ülkenin kaynaklarını sömürecekler hem bölgeye iyice yerleşecekler hem de İslâm’ı tüm dünya nezdinde iyice itibarsızlaştıracaklar. Bu Batılı sömürgeci güçler, bölgede iyice hâkimiyet kuracaklar. Nijerya halkına;“Sizi bu terör tehlikesinden biz kurtardık” deyip Nijerya’nın petrol ve uranyum gelirlerinin % 80’ninden fazlasına konacaklar. Medyaları vasıtasıyla halkı ikna edecek, kukla bir yönetimi iş başına getirip onlara kendi belirledikleri şartlarda bi... Devamı

İstanbul’a 3. Havaalanı ve Vatan Borcu

2014-05-19 10:00:00

İstanbul’a 3. Havaalanı ve Vatan Borcu Hızlı ve güvenilir ulaşımın en güzel yollarından biri de havayolu taşımacılığıdır. Havayollarının önemi her geçen gün daha da artmaktadır. İnsanoğlu, her dönemde bir yerlerden bir yere mutlaka seyahat etmek zorunda kalmıştır. Bu seyahatler, kimi zaman tatil ve gezi amaçlı, kimi zaman ticaret ve iş amaçlı ve kimi zaman da savaş maksadıyla olabilmiştir. Günümüzde ise insanlar daha çok iş ve tatil amaçlı geziler yapmakta, zamanı etkin ve verimli kullanmak adına ulaşımın en hızlısını tercih etmektedirler.   Hızlı trenler ve otobanlar, insanların “uzun mesafelere” kısa sürede gitme ihtiyacını tam olarak karşılayamamakta, deniz yolu ise daha yavaş olduğu için daha az tercih edilmektedir. Nitekim deniz yolu, daha çok yük taşımacılığı ve gezi amaçlı kullanılmaktadır.   Son iki yıldır, her ay veyahut 15 günde bir, hafta sonlarında Kars’tan İstanbul veya Ankara aktarmalı Antalya ilimize uçtuğum ve aynı güzergâhı takip ederek tekrar Kars’a geri döndüğüm için gökyüzünde yaşadığım tecrübelerimi ve tespitlerimi paylaşmam yerinde olacaktır.   Öncelikle şunu ifade edeyim ki, İstanbul Atatürk Havaalanı kesinlikle ihtiyaca cevap verememektedir. Sabiha Gökçen Havaalanı ise bu trafik yoğunluğunu azaltmaya bile yetmemektedir. Özellikle yaz aylarında uçakların iniş ve kalkışları sorun olmaktadır. Çünkü uçakların iniş için İstanbul semalarında veya Marmara denizi üzerinde en yarım saat tur atmaları ve sıraya girişip bekleşmeleri büyük bir zaman kaybına yol açmakta, uçakların boş yere yıpranmasına, yakıt tüketiminin artmasına ve ekonomik olarak da büyük zararlara neden olmaktadır.   A... Devamı