Lafızcı Akımlar ve Bu Felaketten Çıkartılacak Dersler!

2015-01-22 13:47:00

Lafızcı Akımlar ve Bu Felaketten Çıkartılacak Dersler! Günümüzde Batılı güçlerin de desteğiyle Neo-Hâricîlik, Neo-Selefîlik, Neo-Vehhâbîlik gibi çeşitli akımlar ortaya çıkmaya başladı. Bunlar kendi ürettikleri yanlış din yorumlarını Selefîlik’i de kullanarak onaylatmaya ve her zaman haklı olduklarını iddia etmeye başladılar. Bu akımlar eskiden beri var olan fıkıh ekollerini “bidat üretmekle”, zühd hayatı yaşamaya çalışan mutasavvıfları -toptancı bir yaklaşımla- “dalaletle düşmekle”, akıl ve reyi öneren ulemayı da “zındık olmakla” suçladılar; kısaca kendilerinin dışında kalan herkesi tekfir etmekte herhangi bir mahzur görmediler. Oysa Kur’ân ve Sünnet ile doğru bir ilişki kurulması ancak “akıl ve rey” ile mümkün olabilirdi. Bu akımlar ise akla değil “nakle” önem verdiler. Sahih hadisleri anlamaya çalışmak bir yana, kimin söylediği tam olarak belli olmayan her rivayeti/ haberi “hadis diye Hz. Peygamber’e atfettiler” ve bunlara dayanarak Kur’ân’ı anlamaya çalıştılar. Aklı yok saydıkları, rivayeti önceledikleri ve körü körüne atalarının yanlışlarını savundukları için de Kur’ân’ı doğru dürüst anlayamadılar. Sağlıklı tefekküre bu kadar önem veren dini “akıl ve mantık kuralları” dışında anlamaya çalışmak onları iyice çıkmaza soktu. O yüzden de Kur’ân ve Sünnet’i anlama biçimleri her zaman sorunlu oldu. Lafzın ifade ettiği manaya odaklandıkları için Yüce Allah’ın maksadını/ gayesini bir türlü anlayamadılar; anlamak için de çaba sarf etmediler. Hz. Peygamber’in neden öyle söylediği ve davrandığını araşt... Devamı

Müslüman Terörist Olamaz, Terörist de Müslüman Olamaz!

2015-01-15 12:01:00

Müslüman Terörist Olamaz, Terörist de Müslüman Olamaz! Her şeyden evvel şunu ifade edelim ki, emperyalist Batı dünyasının demokrasiden, insan haklarından, hukukun üstünlüğünden ve ifade özgürlüğünden bahsetmeye hiç mi hiç hakları yoktur.  Çünkü Amerika kıtasındaki 150 milyon Kızılderili’yi hunharca katleden ve topraklarını ellerinden alan barbarların insan haklarından bahsetmeye hakları yoktur. Avusturalya kıtasındaki 20 milyon Aborjin’i hunharca katleden ve ülkelerini ellerinden alan barbarların insan haklarından söz etmeye hakları yoktur. Afrika kıtasındaki milyonlarca insanı öldüren, 150 milyon zenciyi köleleştiren, bu ülkelerin doğal kaynaklarını kendi ülkelerine taşıyan barbarların insan haklarından bahsetmeye hakları yoktur. Dünyanın değişik coğrafyalarındaki ülkeleri sömürgeleştiren, onların kaynaklarına sömüren, bu ülkelerin özgür insanlarını utanmadan “köle diye satan”, üstelik bu ülke vatandaşları arasında ayrımcılığı körükleyerek birbirlerine düşüren, iç savaşlar çıkartan barbarların insan haklarından bahsetmeye hakları yoktur. Kendi dünyevî çıkarları uğruna başlattıkları I. ve II. Dünya savaşlarında 50 milyon insanın ölümüne neden olan barbarların insan haklarından bahsetmeye hakları yoktur. Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye atom bombalarını atıp yüzbinlerce insanın ölümüne, milyonlarcasının sakat kalmasına neden olan barbarların insan haklarından bahsetmeye hakları yoktur. Avrupa’nın göbeğinde Bosna-Hersek’te 1992-1995 yıllarında yüzbinlerce Müslümanı katleden, milyonlarcasını topraklarından sürgün eden, Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nü... Devamı

Aspirin mi Ameliyat mı?

2015-01-08 13:28:00

Aspirin mi Ameliyat mı? İnsanların çoğunluğu genellikle sorumluluk almaya yanaşmaz, her zaman işin kolayına kaçar ve bir köşeye çekilip kendine kendine söylenmeyi marifet zanneder. Oysa böyle bir mantık sakat bir mantıktır; sığ, basit ve seviyesiz bir yaklaşımdır. Zira böyle tipler sorumluluk almaktan kaçarak hem dünyada hem de ahirette kolayca kurtulacaklarını ve rahat edeceklerini zannederler. Oysa bu şeytanın ayartmasından ya da insanın hüsnü kuruntusundan başka bir şey değildir. Çünkü kafasını toprağa gömen sonra da her yerin karanlık olduğunu iddia eden kişi zavallının/ ahmağın tekidir. Nitekim böyle yapan birisi, her yeri kendine karanlık etmiştir; zira kafasını toprağa gömmüştür. Oysa dışarıda güneş parıldamaya ve etrafı aydınlatmaya devam etmektedir. Dolayısıyla gerçekleri görmezlikten gelen, hakikate karşı kör, sağır ve dilsiz kesilen birisi kimseye zarar veremez; sadece kendine yazık eder. Bir örnekle ne demek istediğimizi anlatmaya çalışalım. Bir insan hastalanır, uzman doktora gider, her türlü tahlil ve tetkik sonucunda kendisine iki kalp damarının tamamen tıkalı olduğu ve mutlaka ameliyat olması gerektiği söylenir, başka uzman doktorlar da gereken incelemeler sonucunda aynı teşhisi koyar ve ameliyat önerirlerse, bu hastaya düşen vazife ameliyat olmak ve şifayı Allah’tan beklemektir. Ancak bu hasta, uzman doktorların tüm teşhis ve tavsiyelerine kulak asmaz, işin gerçek anlamda uzmanı olmayan yarım doktorlara gider, şikâyetlerini onlara iletir, onlar da gelişigüzel bir muayeneden sonra; “Bir aspirin yut geçer! Ameliyata gerek yok! Baksana herkes böyle yapıyor, iyileşirsin merak etme! Allah şifa verir” diyerek onu rahatlatırlarsa, o kişi de yarım doktorların bu dediğini yapar, sonra da canından olursa burada hem hasta hem d... Devamı

Zalime Destek Olmak da Zulümdür!

2015-01-02 16:52:00

  Zalime Destek Olmak da Zulümdür! Farklı görüşleri/ fikirleri/ tanıkları dinlemeyerek tek taraflı habere/ bilgiye/ şahide bakarak karar veren kişi kim olursa olsun yanılır; yanılması kaçınılmazdır; bu şaşmaz bir gerçektir. Aynı şekilde bir azizi/ papazı/ hahamı/ patriği/ veliyi/ hocayı/ şeyhi/ ikonu/ putu aşırı derecede, adeta taparcasına sevmenin/ kutsallaştırmanın gözü kör, kulağı sağır edeceği ve kişinin hakikati görmesine engel olacağı da ecdadın gelecek nesillere ışık tutan önemli bir tecrübesidir. Dolayısıyla “bu iki önemli tecrübeyi” göz ardı ederek dolduruşa gelen, karşıt görüşleri dinlemeyen/ okumayan/ anlamayan, körü körüne liderine/ şeyhine/ hocasına itaat eden, uyutulmayı isteyen, pembe yalanlara kanarak kendini avutan insan sağlıklı karar veremez ve asla doğru bir hüküm ortaya koyamaz. Sadece doğru yolda olduğunu zanneder o kadar. Oysa “zan” hiçbir zaman gerçeğin yerini tutamaz. Nitekim âyette şöyle buyrulmaktadır: “Onların çoğu sadece zanna (asılsız bilgiye/ kuruntuya) uymaktadırlar. Gerçekte zan hakikat karşısında bir şey ifade etmez. Gerçek şu ki, Allah onların yaptıklarını bütünüyle bilmektedir.” (Yûnus, 10/36) Akıllı olduğunu iddia eden kişi eğer “böyle ön yargılara” sahipse hiçbir zaman hakikate ulaşması ve doğru karar verebilmesi mümkün olmayacaktır. Bu nedenle peşin fikri terk eden ve akl-ı selim ile hareket eden insan, Kur’an ve Sünnet’in ilkeleri ışığında düşündüğünde doğru karar alabilir. Doğru karar verebilmek için hem akl-ı selime hem de kalb-i selime ihtiyaç vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün ne malın bir faydası olur, ne de evlâdın. Yalnızca Allah'... Devamı

Hz. Peygamber Hangi Âlemlere Rahmettir?

2014-12-25 13:32:00

Hz. Peygamber Hangi Âlemlere Rahmettir?   Hz. Peygamber’in “âlemlere” rahmet olarak gönderildiğinde hiçbir şüphe yoktur. Onun “âlemlere” rahmet olarak gönderildiğini belirten şu âyetleri birlikte okuyalım:  “(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. De ki: “Bana yalnızca, tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyedildi; o halde artık O'na boyun eğecek misiniz?” Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “(Bana emrolunan Kur’an’ı ayırım yapmadan) size eşit olarak bildirdim. Tehdit edildiğiniz şey yakın mı yoksa uzak mı, bilmiyorum.” (Enbiyâ, 21/107-109). Görüldüğü üzere Hz. Peygamber son elçidir ve onun getirdiği ilahî mesaj tüm insanlığa bir rahmet olmayı beklemektedir. İslam âlimleri arasında tartışılan konulardan biri de bu “âlemler” kelimesiyle kast edilenin “hangi âlemler” olduğu hususudur. Acaba Hz. Peygamber insanlar âleminin mi yoksa cinler âleminin mi peygamberidir? Yoksa her iki âleme birlikte gönderilen ve her iki tarafa da “üsve-i hasene” olmayı “bir şekilde” başaran bir elçi midir? Oysa Kur’ân’a bakıldığında yeryüzünde gezip dolaşanların melekler olması halinde onlara “melek peygamber” gönderileceği açıkça haber verilmektedir. Âyeti birlikte okuyalım. “De ki: “Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik.” (İsrâ, 17/95) Görüldüğü üzere yeryüzünde yaşayan insanlar olduğu için onlara kendi içlerinden, anladıkları dili konuşan, model alabilecekleri “insan peygamberler” gönd... Devamı

Keyfi Olarak Namazı Kazaya Bırakmak Yoktur!

2014-12-18 12:40:00

Keyfi Olarak Namazı Kazaya Bırakmak Yoktur! “Kaza namazı yoktur” ile “Keyfi olarak namazı kazaya bırakmak yoktur” cümleleri arasındaki “bariz farkı” bir türlü anlamak istemeyen “süfehaya” tekrar tekrar anlatmak, hatırlatmak, bıkmadan usanmadan söylemek İslâm’ın emri olduğu için bu köşe yazısını yazmamız farz olmuştur. Çünkü hâlâ bu gerçeği görmek istemeyen, “keyfi olarak terkedilen bir namazın da kazası olduğu algısını” insanların zihinlerine yerleştirmeye devam eden, böyle bir anlayışı sahiplenip savunan, İslam’ı bir bütün olarak anlamak ve anlatmaktan aciz olan, İslam’ı yanlış tanıtmaktan korkmayan ve fakihlerin içtihatlarını bile yanlış yorumlayarak müçtehitlerin kul haklarını ihlal eden hoca/ şeyh/ âlim bozuntuları bulunmaktadır. Dolayısıyla “Kaza namazı yoktur” ile “Keyfi olarak namazı kazaya bırakmak yoktur” arasındaki farkı çok iyi anlamak lazımdır. Bu farkı anlamak istemeyenler vesvâsi’l-hannâs’ın yoldaşıdır ve hem kendilerine hem de saptırdıklarına yazık etmektedirler. Tekrar ifade edelim ki, “Kur’ân-ı Kerim’de kaza namazından bahseden hiçbir âyet yoktur ve kesinlikle keyfi olarak namazı kazaya bırakmak” söz konusu değildir. Zaten bu gerçeği aklı başında her İslam âlimi kabul etmektedir. Ancak bazı kimseler; “Birilerine şirin görüneceğiz, birilerinin saldırılarından kurtulacağız, şimşekleri üzerimize çekmeyeceğiz, durumu idare edeceğiz, insanları ibadet yapmaya teşvik edeceğiz” gibi hüsnü kuruntularla İslam’a hizmet ettiklerini zannetmekte ve çok büyük bir yanlış yaptıklarını kesinlikle fark edememektedirler. İşte amacımız; hem onları hem de onların ... Devamı

Hz. Peygamber’in Sünnet’i Deyince Anlaşılması Gereken Nedir?

2014-12-11 16:49:00

Hz. Peygamber’in Sünnet’i Deyince Anlaşılması Gereken Nedir? Sünnet; Hz. Peygamber’in yaşayış tarzı ve onun sürekli olarak yaptığı davranışlardır. Nitekim kelime sözlükte “yol” ve “gidişat” anlamlarına gelmektedir. Yani Sünnet; “ara sıra ve gelişigüzel yapılan şeyleri değil, âdet niteliğinde devamlı ve sürekli, aynı zamanda bilinçli davranışları” ifade eder. Bununla birlikte her İslâmî disiplin kendi açısından bir Sünnet tanımı yapmış ve bunu yaparken de kendi döneminin şart ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmuştur. Hadisçilere göre Sünnet; “Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirleri”, Fıkıhçılara göre “Hz. Peygamber’in farz ve vacip dışında yaptığı şeyler”, Usûlü fıkıhçılara göre “Hz. Peygamber’in Kur’an dışında getirdiği hükümler” Kelâmcılara göre ise, “bid’atin karşıtı olan şeyler”dir. Oysa Hz. Peygamber’in Sünnet’i bu tanımlamalara sığmayacak kadar çok önemli bir kavramdır ve hayatın her alanını kuşatmaktadır. Çünkü Sünnet doğru tanımlanamadığı takdirde müminlerin Hz. Peygamber’i doğru anlaması ve onu örnek alması imkânsız hâle gelmektedir. Bu itibarla, çağın değişen şart ve ihtiyaçlarına göre Sünnet’i yeniden tanımlamak ve yorumlamak kaçınılmaz görünmektedir. Dolayısıyla Sünnet’i “Hz. Peygamber’in örnekliğinden ilham alınarak çizilen yol ve belirlenen rota” şeklinde ifade etmek de mümkündür. Sünnet; Hz. Peygamber’in her yaptığı değil, “Peygamber sıfatıyla yaptığı” ve müminlerden de yapılmasını istediği fiillerdir. Bu nedenle... Devamı

“Bu Zamana Kadar Kimse Bilemedi de Sen mi Bildin?” Safsatası!!!

2014-12-04 00:02:00

“Bu Zamana Kadar Kimse Bilemedi de Sen mi Bildin?”Safsatasına Cevap Bir sahanın uzmanının uzun yıllar üzerinde kafa patlatarak ulaştığı bir sonucu değersizleştirmek için bir takım art niyetli Müslümanların kullandığı bazı yöntemler vardır. Bunlardan birisi de hiç kuşkusuz o görüş sahibini susturmak ve toplum nezdinde itibarsızlaştırmak için “Bu zamana kadar kimse bilemedi de sen mi bildin?”söylemidir. İlk bakışta kulağa hoş gelen ve oldukça da etkileyici olan bu retorik aslında içi boş bir söylemden başkası değildir. Bu sözü söyleyenlerin tamamının kıskançlık ve haset duygularıyla hareket ettikleri, cahilce bir tavır sergiledikleri, dünya gerçeklerinin ve değişimin farkında olmadıkları ve Hz. Peygamber’in şu uyarısını göz ardı ettikleri söylenebilir. Hz. Peygamber buyurdu ki: “Allah benim sözümü işitip kavrayan, sonra da işittiği gibi başkalarına aktaran kimsenin yüzünü ak etsin (onu cennetine koysun!) Kendisine sözlerim ulaştırılan niceleri vardır ki, sözlerimi dinleyenlerden daha kavrayışlıdırlar. Yine niceleri vardır ki, derin bilgili ve anlayış sahibi olmadıkları halde kendilerinden daha derin anlayışlı olanlara bilgi taşırlar.” (Tirmizî, 39/İlim 7 (V, 34), nr: 2657, 2658; İbn Mâce, Mukaddime 18, (I, 84-85), nr: 230-233; 25/Menâsik 76 (II, 1015-1016), nr: 3056; Dârimî, Mukaddime 24 (I, 65-66), nr: 233-236; İbn Hanbel, I, 437, III, 225, IV, 80, 82, V, 183). Görüldüğü üzere Hz. Peygamber kendi sözlerinin gelecek nesillere ulaştırılmasını tavsiye etmektedir. O, bunu yaparken sözlerini daha iyi anlayıp yorumlayabilecek, hadisin inceliklerine nüfuz edebilecek, sözünün maksadını daha iyi kavrayabilecek derin anlayış sahibi kimselerin ilerleyen yıllarda gelebileceğine d... Devamı

Hakaret Etmeyi Bırak! Varsa Fikrini Söyle!

2014-11-27 13:31:00

  Hakaret Etmeyi Bırak! Varsa Fikrini Söyle! Karşısındaki insanı dinlemeden, ne söylediğini anlamadan, kendi kafasındaki mevcut şablona göre bir kanaat oluşturan sonra da hakaretlere başlayan aklı kıt insanlar her dönemde olmuştur. Bu tür fanatikler (cemaat/ tarikat/ parti/ takım/ ideoloji mensubiyetiyle hareket eden zavallılar) aklı, mantığı, evrensel hukuk ve ahlak ilkelerini bir kenara koyup duygularıyla hareket etmişlerdir.    Kur’an ve Sünnet’in ilke ve esaslarına uygun farklı görüş ve düşünceleri “İslam ümmeti için bir rahmet” olarak değerlendiren Hz. Muhammed’in bu uyarısını dikkate almayan böyle ham/ kaba Müslümanların İslâm’ı hakkıyla temsil edebilmelerine imkân ve ihtimal yoktur. Çünkü dinî ve ahlâkî değerleri tam olarak anladığı, uyguladığı ve savunduğu iddiasındaki bu kimseler karşıt fikri tenkit edip çürütmek yerine her türlü hakareti yapmayı, nefret söylemi geliştirmeyi, itibarsızlaştırmayı, değersizleştirmeyi bir marifet zannetmişlerdir. Dindar (!) olduğunu iddia eden bu kimseler muhataplarına cevaplar veremeyince halkı yanlarına çekebilmek için ehil ilim sahiplerini “sapıklık ve tekfirle” suçlamışlardır. Bu tür bağnaz ve fanatik kimselerin düşünce ve ifade özgürlüğüne gösterdikleri saygı, onların ne kadar dini bütün kimseler (!) olduklarını ortaya koyması bakımından ilginçtir. Farklı bir düşünceyi anlamaya çalışmak ve ikna edici cevaplar vermek yerine o düşünceyi seslendirenin kişiyi, “sarhoş, ayyaş, kâfir, münafık, mecûsî, ateist, komünist, zındık, ehl-i sünnet düşmanı, hadis düşmanı, İslam düşmanı vs.” olmakla suçlamak asla ikna edici değ... Devamı

Uçak Fobisi Aslında Bir Duyarlılığın Sonucudur!

2014-11-20 13:25:00

Uçak Fobisi Aslında Bir Duyarlılığın Sonucudur! Bilindiği üzere korku, normal bir insanî duygudur ve tehlike anında korku veren durumdan uzaklaşmayı ve kurtulmayı sağlayacak “koruyucu bir işlev” üstlenmektedir. Fakat korkunun düzeyi artarsa kişinin paniğe kapılması söz konusu olabilir ve vermesi gereken tepkiyi vermesi zorlaşır. Tehlikeli bir durumla karşılaşan insan otomatik olarak devreye giren "kaç ya da savaş" tepkisiyle kendisini koruyacak tedbirleri alır, ancak paniğe kapılırsa bunu gerçekleştiremez ve olduğu yerde donup kalabilir. Eğer kişinin korkusu aşırı, anlamsız ve sürekli ise, korku anında yoğun sıkıntı yaşıyorsa, bu durum günlük hayatını ve aktivitelerini olumsuz anlamda etkiliyorsa böyle bir korkuya "fobi" adı verilir. Benzer şekilde kişi uçaktan aşırı derecede korkuyor, binemiyor, binmesi gerektiğinde ya kaçınıyor ya da çok sıkıntıyla uçak yolculuğuna katlanabiliyorsa o kişide uçak fobisi var demektir. Ancak uçak fobisi bir “korkaklık” durumu değildir. Çünkü uçak fobisi olan pek çok kişi günlük yaşamında cesur, atik ve başarılıdır. Lakin uçuş fobisi psikolojik bir hastalıktır ve tedavisi de mümkündür. Tedavide öncelikle kişinin başka fobilerinin, depresyon ve stresle ilgili bozukluklarının, madde kullanımı gibi başka sorunlarının bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. Sorunun sebebine, şiddetine ve doğasına göre ilaç tedavileri ya da psikoterapilerin uygulanması söz konusu olabilir. Psikoterapilerde hastanın “uçuşla ilgili olumsuz algı ve yanlış düşüncelerinin değiştirilmesi, pozitif koşullanma, sistematik duyarsızlaştırma, gevşeme tekniklerinin öğretilmesi ve sorunun üstüne gitme” yöntemiyle fobinin yenilmesi mümkün olabil... Devamı

“O Adamın İpi Çekildi” Cümlesi ve Buna İnanmanın Zararları!

2014-11-13 11:38:00

“O Adamın İpi Çekildi” Cümlesi ve Buna İnanmanın Zararları! Bazı kimseler, hasımlarına sürekli tuzaklar kurar, onları yok etmek için ellerinden geleni yapar ve asla mücadeleden vazgeçmezler. Mesela kâfirler, münafıklar, müşrikler, mücrimler, fâsıklar ve fâcirler her zaman peygamberlerin ve onların izinden giden Müslümanların düşmanları olmuşlardır. Bu hakikat inkârcıları sürekli müminlerle uğraşmış, saf Müslümanları yanlarına çekebilmek için de daima bir kara propaganda yürütmüşlerdir. İşte bu İslam düşmanlarının bir türlü yıkamadıkları, öldüremedikleri, itibarsızlaştırmadıkları peygamberleri veya müttakîlere önder liderleri karalamak için kullanageldikleri değişik yöntemleri vardır. Bu metotlardan birisi de hiç şüphesiz şu cümleciklerdir: “Onun ipi çekildi!”, “Onun işi tamam”, “O artık bitti!”, “O yakında gidici” ve “O artık yok!” Bu şeytan yandaşı/ yoldaşı herifler, yukarıdaki sözleri sürekli kullandıkları, temennilerini devamlı dile getirdikleri ve her seferinde de söylemleri geri teptiği halde, hâlâ bıkıp usanmadan aynı yalanları yıllardır tekrar etmekte ve maalesef “balık hafızalı insancıklar” da bu pembe yalanlara kanarak kendilerini avutup rahatlayabilmektedirler.   Oysa kâfirlerin bir planı varsa Yüce Allah’ın da bir planı vardır. Bu hakikate inanmayarak zalimlere aldanmak kesinlikle doğru değildir. Şu âyetleri birlikte okuyalım. “Öbürleri ise hileler yaptılar. Allah da onların tuzaklarını boşa çıkardı. Allah, hileleri boşa çıkarmakta pek güçlüdür.”(Âl-i İmrân, 3/54) “Hani, inkârcılar seni bağlayıp bir ... Devamı

Günah ile Günahkâr Arasındaki Farka Dikkat!

2014-11-06 18:55:00

Günah ile Günahkâr Arasındaki Farka Dikkat! İnsanları kutsallaştırmanın doğru olmadığını, her insanın iyi veya kötü yönlerinin olabileceğini, bu yüzden seçici olmak gerektiğini, aşırı derecede yüceltilen ve yanılmaz olarak takdim edilen insanların da hata yapabileceğini, söz konusu kimselerin varsa örnek davranışlarının ve sözlerinin alınabileceğini, ancak İslam’a aykırı görüşlerinin tenkit edilebileceğini yazıp söylememe bazı iyi niyetli kardeşlerimizin şöyle tepki gösterdiklerini gördüm: “Hocam, tamam anlıyorum; benim babam bir katil olabilir. Lakin babamın katil olduğunu sizden duymak istemiyorum. Şeyhim de hata etmiş olabilir; ama onun hatasını sizden duymak istemiyorum. Şeyhimin hatası İslam’a zarar verse ki -asla vermez- insanların ayıplarını aramak ve gıybet etmek doğru değildir.” Bu duygusal tepkinin ilk bakışta insana çok ikna edici geldiğini ve karşı tarafa hak vermek zorunda kalabileceğinizi ifade etmek isterim. Ancak konunun üzerinde ciddiyetle düşünüldüğünde durumun hiç de öyle olmadığı çok rahatlıkla fark edilebilir. Çünkü ortada sıradan bir şahıs yok İslâm adına konuşan -veya öyle olduğu sanılan- bir hoca/ şeyh/ mürşit/ âlim vardır. Kendi zihniyetine göre âyet ve hadis yorumu yapan, insanları etkileyen ve yanıltan, toplumda menfi algılar oluşturan buna rağmen Yüce Allah’ın ve Hz. Peygamber’in yolundan gittiğini iddia eden bir mürşid-i nâkıs vardır. Bu nedenle adı geçen insanın hatalarını delilleriyle ortaya koymak İslam’a hizmet etmektir. Böyle yapmamak, yanlış din yorumlarını çürütmemek, sapkın ve yanlış fikirlerine kayıtsız ve sessiz kalmak, gerçeğin anlaşılmasına katkı sağlamamak dini korumamak olacaktır. Oysa dini korumak her mümin... Devamı

80/20 Kuralı!

2014-10-31 00:19:00

80/20 Kuralı! Bugünlerde üzerinde en çok durduğum, pek çok yerde anlattığım ve adına da “80/20 kuralı” verdiğim bir tespitimden söz etmek istiyorum. Bu kural, doğru karar alabilmek için “toptan süpürüp almanın veya toptan süpürüp atmanın yanlışlığını ortaya koymakta ve seçici olmanın önemine” vurgu yapmaktadır. Zira Âdemoğlu hayatı boyunca sürekli kararlar almakta, birileri ya da bir olay hakkında hüküm vermekte; genellikle “sığ bir bakış açısıyla veya mensubiyet duygusuyla” hareket ettiği zaman da çok yanlış kararlar almaktadır. Bu itibarla, hayatının her anında karar vermek durumunda olan ve aldığı her karardan hesaba çekileceği aşikâr olan insanoğlu, doğru karar verebilmek için sağlıklı bir bakış açısına sahip olmak zorundadır. İşte bahse konu bu kural, sağlıklı bir bakış açısının nasıl olması gerektiği yönünde düşünenlere/ aklını kullananlara bir nebze de olsun ışık tutup yol gösterebilecek mahiyettedir. Şöyle ki; akıl ve sorumluluk sahibi her insan karar verirken karşı tarafın da artı ve eksilerini bir arada değerlendirmek, meseleye bütüncül bakmak zorundadır. Aynı şekilde ait olduğu cemaat/ tarikat/ parti/ takım/ mezhep veya aşiretin de pozitif ve negatif yönlerini bütünüyle görmek, resmin tamamına bakmak ve kararını ona göre vermek durumundadır. Mesela kendi cemaatinin -Kur’ân ve Sünnet ekseninde bakıldığında- “seksen yanlışı ve yirmi doğrusu” varsa ve karar alacak kişi bu yanlışlara hiç bakmadan hep yirmi doğruyu esas alarak karar veriyorsa bu sağlıklı bir bakış açısının ürünü olmadığı gibi, alınan karar da adil bir karar olamayacaktır. Zira eleştirdikleri ve zulmettikleri karşı tarafın “seksen doğrusu ve yirmi yanlışı... Devamı

Erdemli İnsanlar Onurları İçin Yaşarlar!

2014-10-22 21:43:00

  Erdemli İnsanlar Onurları İçin Yaşarlar! İslam dininin ortaya koyduğu genel hukuk ve ahlâk ilkeleri incelendiğinde “insan onuruna” ne kadar çok değer verdiği rahat bir şekilde görülür. Ancak günümüzde bazı insanlar bu gerçeği göz ardı etmekte ve ele geçirdikleri yetkileri pervasızca kullanıp başkalarının onurlarıyla rahatlıkla oynayabilmektedirler. Bir kimsenin hak ettiği yere gelebilmesi için mutlaka el etek öpmesi gerektiğine inananlar, kendileri gücü ve yetkiyi ele geçirince böyle bir tavır sergileyenler, üstüne üstlük bu tür cahiliye ürünü düşünceleri meşru kabul edip savunanlar insanlık onurundan nasibini almamış olanlardır. Araya mutlaka bir aracı sokarak iş yapılmasını yaygın hâle getirenler, konulan kuralları çıkarları istikametinde esnetenler, ilke ve adalet eksenli değil çıkar ve menfaat odaklı düşünenler insanlık onurundan nasibini almamış olanlardır. Kendilerinden olmayanların işlerini yokuşa sürenler, “bugün git yarın gel” diye bezdirenler, kapılarında saatlerce bekletenler, karşılarında yalvarmalarını isteyenler insanlık onurundan nasibini almamış olanlardır. Dedikodulara ve yalancı şahitlerin söylemlerine inanarak suçsuzlara zulmedenler, gerçeği aramak yerine yandaşlarının yalanlarına kanmayı marifet zannedenler insanlık onurundan nasibini almamış olanlardır. Kendi taraftarları için torpili, rüşveti, adam kayırmayı, iltiması mübah görüp garip ve kimsesizlerin haklarını yiyenler insanlık onurundan nasibini almamış olanlardır. Dünyada insanlık onuru ayaklar altına alınırken zihin konforunu bozmadan keyfine bakanlar insanlık onurundan nasibini almamış olanlardır. İnsan onurunu çiğnemeyi marifet zanneden güç, iktidar, makam ve s... Devamı

Teselliyi Bırak! Gerçeğe Bak!

2014-10-16 20:34:00

Teselliyi Bırak! Gerçeğe Bak! “Bazı Müslümanların yaptıkları hatalar İslâm’a mal edilemez”, “Bu terör örgütlerinin yaptıkları eylemler sadece kendilerini bağlar”, “Bu teröristlere İslam’ı temsil etme yetkisini kimse vermemiştir; bunların İslam’ı temsil etmeye hakları yoktur; İslam kendi kendini temsil eder”gibi sözler ilk bakışta kulağa hoş gelen çekici ve etkileyici sözlerdir. Ancak üzerinde ciddiyetle düşünüldüğünde hiçbir anlam ifade etmedikleri de görülmektedir. Bu nedenle teselli kabilinden bu tür söylemlerden vazgeçip meselenin künhüne/ özüne inmek gerekmektedir. Hele hele sorumluluk makamındaki kimselerin bu tür sözleri toplantılarda/ konferanslarda bolca tekrarlamaları birer züğürt tesellisinden başka bir şey değildir. Çünkü her müminin elini taşın altına koymak, ciddiyetle düşünüp kafa yormak ve bu sorunun çözümüne yönelik çalışmalar yapmak gibi çok önemli görevleri vardır. Müslümanların sorunlarıyla ilgilenmeyenlerin hakiki anlamda mümin olabileceklerini söylemek zordur. Batılı şer odakları ve onların “küçük hesaplar peşindeki işbirlikçileri” tüm dünyada İslam’ı bir terör dini gibi göstermek için çalışmaktayken, her fırsatı kullanıp algı operasyonları yapmaktayken, kurdurdukları ve kullandıkları İslâm tandanslı terör örgütleriyle İslam’ın imajını kirletmekteyken uyumak maskaralıktır. Tuttuğu futbol takımına taraftar bulabilmek için gece gündüz çabalayanların, bunun propagandasını yapanların, maçtaki bir pozisyonun yorumuna üç günlerini harcayanların “söz konu... Devamı

Eleştiri ile Hakaret Arasındaki Farkı Anlamayan Sefihtir!

2014-10-03 08:21:00

Eleştiri ile Hakaret Arasındaki Farkı Anlamayan Sefihtir! “Her insan hata edebilir”, “Hatasız kul olmaz”, “Beşerdir şaşar”gibi atasözleri bir gerçeğin ifadesidir. Yani; Âdemoğlu hata ile maluldür ve her zaman hata yapma ihtimali mevcuttur. Nitekim peygamberler de “görevleri haricindeki konularda” hatalar yapmışlardır. Ancak onlar, derhal hatalarını anlamış, pişman olmuş ve yanlışlarından dönmesini de bilmişlerdir. Mesela Hz. Âdem, Hz. Mûsâ ve Hz. Yûnus buna örnek olarak verilebilir. Bu itibarla, geçmişte yaşamış ve bizlerin “büyük olduğunu düşündüğümüz/ zannettiğimiz” bazı kimseler de hata edebilirler. Maalesef onların hata yapabileceklerini bir türlü kabul edemeyen “sefihler” de her dönemde çıkmıştır ve görünen o ki, bundan sonra da çıkmaya devam edecektir. Mesela Bâyezîd-i Bistâmî (ö. 234/848), Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/909), Ebû Bekir eş-Şiblî (ö. 334/946), Ebu’l-Hasan el-Harakânî (ö. 425/1033),Aynülkudât el-Hemedânî (ö. 525/1131), Yusuf Hemedânî (ö. 535/1140), Ahmet Yesevî (ö. 562/1166), Ferîdüddin Attâr (ö. 618/1221), Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240), Şems-i Tebrîzî (ö. 645/1247), Necmeddîn-i Dâye (ö. 654/1256), Mevlânâ Celâleddin Rûmî (ö. 670/1271) Hacı Bektâşi Velî (ö. 670/1271) ve Hacı Bayram-ı Velî (ö. 833/1429) de insandır. Onlar da hata edebilir; yanılabilir ve yanlış kararlar alabilir. Ancak bu durum, onların hiç doğru söz, iş, tutum ve davranışları olmadığı anlamına da gelmez. Onları, doğruları ve yanlışlarıyla birlikte değerlendi... Devamı

Bağlılık ve Bağımlılık Arasındaki Farka Dikkat!

2014-09-25 08:15:00

Bağlılık ve Bağımlılık Arasındaki Farka Dikkat! Bir lidere sadık kalmayı doğru değerlendiremeyerek onun yanlışlarını da onaylamak, o ne derse desin kayıtsız şartsız kabul etmek, körü körüne onun emirlerine uyup peşinden gitmek ve böyle bir sadakat anlayışını savunmak bağlılık değil tam bir bağımlılıktır. Kendi iradesini yok sayan ve buna başkalarının ipotek koymasına rıza gösteren kişi büyük bir yanlış yapmaktadır. İslam’ı doğru kaynaklardan öğrenememiş, dinî ve ahlâkî değerleri özümseyememiş bazı kimseler, liderinin/ şeyhinin/ hocasının her dediğini tasdik etmeyi marifet zannetmekte, “Sadık olmak dürüst olmaktan daha iyidir” gibi sakat bir mantıkla hareket edebilmektedir. Oysa bu, sadakat değil resmen hamâkattir. Hz. Ömer bile kendisi hata ettiğinde nasıl davranacaklarını arkadaşlarına sormuş, onlar da kılıçlarıyla düzelteceklerini söyleyince Hz. Ömer, kendisine böyle yol arkadaşları verdiği için Yüce Allah’a hamd ve şükür etmiştir. Görüldüğü üzere hatasız kul olmaz. Önemli olan hatadan dönmek ve yanlışta ısrar etmemektir. (Âl-i İmrân3/135) Nitekim lider de insandır; hata edebilir; yanılabilir ve yanlış yapabilir. O yanlış yaptığında çevresinde onu uyaracak ve doğruyu gösterecek kimseler olmalıdır. Gerçek sadakat işte budur. Ancak lider ve yakın çevresi, kendilerini uyaran böyle kişileri hainlikle suçlar ve yanlışta ısrar ederlerse sonunda kaybetmeleri ve duvara toslamaları kaçınılmazdır. O yüzden doğruları hatırlatanlara minnettar olmak yerine onlara kin kusmak ve onlardan kurtulmaya çalışmak tam bir aptallıktır. Nitekim hata ve günahta ısrar edenlere arka çıkmak, onları savunmak yanlıştır. Şu âyeti birlikte okuyalım: “Ve asla zulümde ısrar ed... Devamı

Genelleme Yapmak Sığ Dimağların Ürünüdür!

2014-09-17 07:31:00

  Genelleme Yapmak Sığ Dimağların Ürünüdür! İnsanların çoğunluğunun yanlış kararlar almalarında “genelleme” yapmalarının payı oldukça büyüktür. Hayatın her anında sürekli tercih yapmakta durumunda olan insanoğlu, meselelere tek taraflı baktığında, empatiyi gerçek anlamda içselleştiremediğinde, hakikatin sadece bir kısmını gördüğünde yanlış kararlar verebilmekte ve toptancı bir yaklaşımla kabul ya da red cihetine gidebilmektedir. Oysa böyle bir tavır yanlıştır ve Kur’ân’a da aykırıdır. Çünkü Yüce Allah, daima Müslümanlara seçici olmayı öğretmekte ve bunu öğütlemektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim, Ehl-i kitab’ın hepsi aynı kefeye koymamakta ve onları ayrı ayrı değerlendirmektedir. Ayetleri birlikte okuyalım. “Onların (Kitap ehlinin) hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta duran, secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyan bir topluluk da vardır. Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar. İyiliği emrederler. Kötülükten men ederler, hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir.” (Âl-i imrân, 3/113-114). Ayrıca bkz. (Âl-i imrân, 3/64). “Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana (eksiksiz) iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da onların, “Ümmîlere (kitap ehlinden olmayanlara, zayıflara, çaresizlere) karşı (yaptıklarımız nedeniyle) bize (hiçbir) vebal yoktur!” demelerinden dolayıdır. Onlar, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.” (Âl-i imrân, 3/75) “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmets... Devamı

İlahiyatçılara Düşen En Büyük Vazife!

2014-09-11 06:58:00

İlahiyatçılara Düşen En Büyük Vazife! İnsanlığı dinî konularda güvenilir bilgilerle aydınlatmak isteyen ilahiyatçılara/ hocalara/ imamlara/ mürşitlere/ din adamlarına çok önemli görevler düşmektedir. Zira hakikati keşfetmek ve doğruya ulaşmak için yapılması gerekenler vardır. Eski bilgileri tenkit süzgecinden geçirmeden alıp aktarmak, yanlış adet ve gelenekleri, bidat ve hurafeleri, eksik araştırmaya dayalı yanlış din yorumlarını “din” diye sunmak doğru değildir. Böyle bir din anlatımı yapmanın devri çoktan geçmiştir ve geçmek zorundadır. Büyük İslâm düşünürü Hâris el-Muhâsibî’nin de isabetle kaydettiği üzere hakikate ulaşmak isteyen bir din âlimi/ İlahiyatçı şu yedi şeyi yapmak zorundadır: 1. Hemm. Gerçek bir din adamının/ liderinin /önderinin/ mürşidinin/ akademisyeninin mutlaka kendisini adayacağı bir davası, derdi, hedefi ve amacı olmalıdır. Dünyevî herhangi bir beklenti içinde olmaksızın İslâm davasına kendisini adamalı ve Yüce Allah’ın rızasını kazanmayı kendine tek hedef/ gaye edinmelidir. 2. Sem’. Her sözü dinlemeli, sözün en güzeline uymalı, kâinatı ve kendisini keşfetmeyi bilmelidir. Hakikatin gür sesi olan Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’in Sahih Sünnet’ini can kulağıyla dinlemeli, onları anlamaya çalışmalı ve daima o kaynaklardan düzgün bir şekilde beslenmelidir. 3. Basar. İslâm’ın temel kaynaklarını doğru anlayabilmek için evrendeki âyetleri araştırmalı, sahasına odaklanmalı ve sürekli gözlem halinde bulunmalıdır. Kendini, kâinat kitabını ve Kur’an’ı çok iyi okumalı ve tanımalıdır. Çalıştığı alanda uzmanlaşmalı ve sahasının basiret ve ... Devamı

Özgürlük, Sorumluluk ve Kanser Hücresi

2014-09-04 08:23:00

Özgürlük, Sorumluluk ve Kanser Hücresi Modernizm’in sunduğu özgürlük tanımında “Canının istediğini yap! Zincirleri kır! Duvarları yık! Özgür ol! Çünkü sen özgür bir bireysin! Kimse sana sınır koyamaz! Kimse sana karışamaz! Hayatını yaşa! Keyfine bak!” anlayışının hâkim olduğu görülmektedir. Bu sakat anlayış, özgürlük kılıfı altında şehvânî arzuların ve şeytânî dürtülerin yerine getirilmesini tavsiye etmekte ve söz konusu sloganik cümlelerle insanların bilinçaltlarına yanlış mesajlar verilmektedir. Bu sözlerin sahte cazibesi kapılanlar ise sorumluluklarını rafa kaldırdıkları için felaket üstüne felaket yaşamaktadırlar. Oysa çocuğun veya gencin her istediğini yapmak, ona sınırsız bir özgürlük tanımak onu “kural tanımaz bir kişilik yapısına” büründürür. Sürekli kendisine hizmet edilmesini bekleyen ve başkalarının dikkatini çekmeyi amaç edinen bencil bir genç, ailesiyle ve toplumla sosyal ilişki kuramaz, sorumluluk bilinci geliştiremez, problem üstüne problem yaşar.  Sağlıklı bir birey sınırsız bir özgürlükle değil dengeli bir disiplinle yetiştirilir.Bu nedenle “özgürlük ve sorumluluk” arasında mutlaka bir dengenin olması şarttır. Bu denge günümüzde fazlasıyla bozulmuş durumdadır. Çünkü Hümanizmin de tesiriyle; “Eğlenmek senin hakkındır, eğer canının istediğini şeyleri yapamıyor, zevklerini tatmin edemiyorsan özgür değilsin!” anlayışı gençlerin zihinlerine sürekli olarak yerleştirilmektedir. “Zevkleri kısıtlayan her şeyi özgürlüğünü kısıtlayan bir unsur” olarak algılayan genç nesiller ise, sağlıklı düşünemem... Devamı

Aynı Yanlışları Yaparak Doğru Sonuçlara Ulaşacağını Zannetmek Be

2014-08-28 10:48:00

Aynı Yanlışları Yaparak Doğru Sonuçlara Ulaşacağını Zannetmek Beyinsizliktir! Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı Osmanlı Arşivleri’ndeki belgelerde açıkça görüldüğü üzere, dış güçler bir asır önce de hem uluslararası medya vasıtasıyla hem de içerdeki işbirlikçileriyle büyük bir kara propaganda yürüterek Sultan II. Abdülhamid Han’ı itibarsızlaştırma girişimlerine aralıksız devam etmişlerdir. Özellikle Almanya, Avusturya, Fransa ve Amerika’daki gazetelerde yer alan haberlerde Sultan Abdülhamid Han hakkında “kızıl Sultan”, “istibdatçı”, “sansürcü” ve “diktatör” gibi yakıştırmalar yaptırtmışlardır. Sultan Abdülhamid Han hakkındaki bu ithamlar, özellikle Ermeni isyanlarının başladığı 1890 yılı ile Yahudilerin Filistin’den toprak istediği 1895-1896 tarihlerinden sonra giderek hız kazanmış ve 1906 yılına kadar aralıksız devam etmiştir. Sultan II. Abdülhamid Han’ın Yahudilere Filistin’de toprak vermeyi kabul etmemesi üzerine iktidara gelişinin 6. yılından itibaren o dönemin basınında, “hasta adam, sağlığı bozuk, asabî, öfkeli, yakında ölecek” şeklinde haberler yaptırtmışlardır. Ancak Sultan Abdülhamid Han, bu yalan iddialar ortaya atıldıktan sonra 26 yıl gibi uzun bir süre daha yaşamıştır.   Bu hainler, akıl ve vücut sağlığı yerinde olmayan dirayetsiz kişilerin yönetici olamayacaklarını, ülkeyi sağlıklı bir şekilde yönetemeyeceklerini iddia etmiş, gazetelerde köşe yazıları yazdırmış ve bu içerikte haberler yaptırarak iç kamuoyunu etkilemeyi başarmış ve ilerleyen yıllarda da bunun meyvesini toplamışlardır.   Yahudiler, defalarca Filist... Devamı

Ey Aydın Bozuntusu! Senin İslâm’a Hakaret Etmeye Hakkın Var mı?

2014-08-22 06:45:00

  Ey Aydın Bozuntusu! Senin İslâm’a Hakaret Etmeye Hakkın Var mı? Kendini aydın zanneden bir kadının şu sözlerini ilk duyduğumda onun İslam dini hakkında ne kadar cahil olduğunu anladım; ona çok acıdım; sonra da o zavallı hâline çok ama çok üzüldüm. Köşe yazarı geçinen bu kadın çok biliyormuş edasıyla, pervasızca, utanmadan ve sıkılmadan bir “görüş/ kanaat” belirtmiyor, aksine İslam hakkında düpedüz yanlış/ taraflı/ ön yargılı “bir hüküm” veriyordu. O kadın şöyle söylüyordu: “İslam ülkelerinde sorgulama kültürü yoktur. İslam merkezine bireyi değil cemaati alan bir dindir.” Böyle bir tespit/ temenni/ zırva tamamen yanlıştır ve Kur’ân’ın ilkelerine de kesinlikle aykırıdır. Çünkü Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve dünyada size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Sizinle ilgili olarak ortaklarımız sandığınız (dünyalık menfaatler elde etmek için gölgesine sığındığınız, işin kolayına kaçtığınız, sorumluluk almayı reddettiğiniz, bilerek ve isteyerek peşlerinden gittiğiniz) şefaatçilerinizi de yanınızda göremeyeceksiniz. Andolsun aranızdaki bütün bağlar kopmuş ve (Kutsalın kendisinde tecelli ettiğini, Allah’ın rızasına ve sevgisine ulaşma konusunda kendilerinin size aracılık ettiğini) iddia ettikleriniz, sizi yüzüstü bırakıp kaybolmuşlardır.”(Enâm, 6/94) “Şüphesiz onların dönüşü ancak bizedir. Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece Bize aittir.”(Gâşiye, 88/25-26) Görüldüğü üzere tüm insanlar, hesaplarını Yüce Allah’a teker ... Devamı

Kendini Allah’a Adamayan O’na Yol Bulamaz

2014-08-14 09:28:00

Kendini Allah’a Adamayan O’na Yol Bulamaz Gerçek bir mümin, kendini yalnızca Allah’a adayandır. Zira adanmaya layık olan sadece ve sadece Yüce Allah’tır. Kendisini sahte bir lidere/ şeyhe/ mürşide/ sapık bir ideolojiye adayan bizzat kendine yazık eder. Böyle bir tavır sergilediği için de kendisine bahşedilen nimetlerin kadrini ve kıymetini bilemez ve böylece ahiretini kaybeder. Zira tüm bu sahtekârlar, aklını doğru kullanmayanları kendi şahsî çıkarlarına/ emellerine alet ederler. Bu sahte varlıklar, kafasını kullanmayan insanları istismar eder, sonra da kaldırıp bir köşeye atarlar. Dolayısıyla aklını kullanmayanlar ve gerçeği bırakıp sahtekârların peşinden gidenler hiçbir zaman hakikate ulaşamazlar. Fakat Yüce Allah, kendisine inanmış ve adanmış bir kulun samimiyetini ve teslimiyetini asla istismar etmez. Çünkü Yüce Allah’ın kulun ibadetlerine ihtiyacı yoktur. Rızkı veren O’dur ve kulun Allah’a olan ihtiyacı sınırsızdır. Dolayısıyla kulluğu tam yapan ve kendisine emanet edilen şeylere sahip çıkarak bunların hakkını veren ahiret hayatını kazanır. Kulluğu tam yapmak ve hidayet üzere kalmak ise Yüce Allah’ın muhsin/ samimi kuluna bir lütfudur. Diğer taraftan Yüce Allah, “öncelikli olarak” tanınmayı ve bilinmeyi istediği için değil, “engin şefkat ve merhametinin bir sonucu” olarak melekleri, insanları, cinleri ve diğer başka varlıkları yaratmıştır, denilebilir. Çünkü O, tüm mahlûkatı yaratırken iman, tevhid, dua ve şükürden başka hiçbir karşılık beklememiştir. O’nun övülmeye de bilinmeye de ihtiyacı yoktur. Zira O, tüm bunlardan müstağnîdir. Dolayısıyla bu gerçek böyle bilinmeli, sadece O’na kulluk edilmeli ve O’nun rızasını k... Devamı

Yanlış Anlaşılan ve Anlatılan Bir Kavram: Sadaka

2014-08-07 01:56:00

Yanlış Anlaşılan ve Anlatılan Bir Kavram: Sadaka Doğruluk; “gerçeği tasdik etmek, tasdik edilen gerçeğe uygun bir hayat sürmek” anlamına gelirken, doğruluğun zıddı yalancılık ise “hakikati tasdik etmemek ve kendi çıkarlarını gözeterek ilkesiz bir hayat yaşamayı sürdürmek” anlamına gelmektedir. Gönülden inanarak tasdik ettiği inanca/ hakikate uygun davranan ve bu inancın gereğini en güzel davranışlarla ortaya koyan kimseye “sâdık” denir. Bütün sâdıklar müttakîlerdir. Yani; Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle hareket eden, Kur’an ve Sünnet’in ilkelerine uygun yaşamaya çalışan Allah’ın velî (Yüce Allah’ı yegâne sığınak ve koruyucu bilen) kullarıdır. Hz. Peygamber, “doğruluğun davranış boyutunu” ifade ederken “sadaka” kavramını kullanmıştır. Ancak ne acıdır ki bu kavram sadece lisanımıza geçerken değil, klasik ve çağdaş Arapçada da ciddi bir anlam kaybına uğramış ve “karşılıksız olarak fakirin eline verilen küçücük bir yardımın adı” olmuştur. Oysa bu kelimeye böyle bir anlamın verilmesi Hz. Peygamber’in muradının/ maksadının/ amacının doğru anlaşılamaması sonucunu da beraberinde getirmiştir ve getirmektedir. Dolayısıyla sadaka kavramına Peygamber’imizin kast ettiği anlamın mutlaka verilmesi gerekmektedir.   Bu itibarla, sadakayı; “imanın sadakatini ortaya koyan her türlü olumlu davranış”, “doğruluğu en güzel davranışla arama teşebbüsü” veya “iyi, güzel, yerinde, haklı ve doğru bir davranış” şeklinde tanımlamamız mümkündür. Buna göre bir insanın özünde ve sözünde doğru ve ilkeli olduğunu ifade eden her davranış “sadaka”dır. İnsanın “düş&u... Devamı