İnsan Korktuğuyla Değil Güvendiğiyle Dost Olur

2015-06-25 01:54:00

İnsan Korktuğuyla Değil Güvendiğiyle Dost Olur Bir insan güvendiği kişiyi sever. Korktuğu kişiyle dost olması veya onu sevebilmesi neredeyse imkânsızdır. Zira korku düşmanlığı, sevgi ise dostluğu ortaya çıkarır. Bu bakımdan korkan birisine sevgiyle yaklaşmak ve onunla iletişime geçmek her iki tarafa da fayda sağlar. Zira böyle bir tavır korkan kişinin güven duygusunu artırabilir. Eğer korkunun içine öfke girmişse kişi saldırgan olabilir. Korkunun içine üzüntü girmişse kişi korktuğu şeyden veya insandan uzaklaşır. Umut, güven ve üzüntü gibi duygularını harmanlamayı başaran bir kişi karşı tarafa şefkat besleyebilir. Bu ise dostluğu artırıcı bir etkiye sahiptir. Nefret ise “korku, üzüntü, öfke ve tiksinti” karışımı bir histir. Dolayısıyla pek çok olumsuz duygunun kaynağı olan korku kontrol edilmelidir. Bir misalle ne demek istediğimizi anlatmaya çalışalım. Örneğin gayr-i müslimler eğer Müslümanlara güvenmezlerse onlardan korkarlar; korkarlarsa sevmezler ve nefret ederler. Sonra da onları tehdit olarak algılar ve düşmanlık ederler. Dolayısıyla mümin güven veren ve kendisine güven duyulan insan olmak zorundadır. Bu bakımdan Müslümanların emin ve güvenilir kimseler olmaları, başta kendileri olmak üzere diğer insanlara da fayda sağlar. Kaldı ki güvenilmeyen insan olmak İslam’ı yanlış tanıtmaya ve insanları İslam’dan soğutmaya neden olabilir ki bu da büyük bir vebaldir. Sonuç olarak, hak din İslam’ı en güzel şekilde tebliğ ve temsil etmek isteyenlerin dönüp kendilerine bakmaları, korkunç, itici ve tiksindirici şeylerle insanları kendilerinden uzaklaştırmamaları ve dinlerini doğru tanıtmaları gerekir. Aksi halde büyük bir veballe karşı karşıya kalmaları kaçınılma... Devamı

Müşrikler ve Münâfıklar Bunu Hep Yapacaklar!

2015-06-18 12:19:00

Müşrikler ve Münâfıklar Bunu Hep Yapacaklar! Yüce Allah, kâfirlerin, münâfıkların ve müşriklerin müttakî müminlere dil uzatacaklarını haber vermekte, onları uyarmakta ve sabırlı olmaya davet etmektedir. Âyetleri birlikte okuyalım. “(Ey iman edenler!) Mallarınızla ve canlarınızla mutlaka sınanacaksınız: Ve doğrusu, hem sizden önce vahiy verilenlerden hem de Allah'tan başkasına ilahlık yakıştıranlardan (müşriklerden) birçok incitici söz (hakaret, aşağılama, iftira, gıybet, dedikodu, alaya alma, şantaj, tehdit, küfür) işiteceksiniz. Ama eğer (bu) zorluklara sabırla katlanır ve O’na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olursanız; bilin ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.”(Âl-i İmrân, 3/186). “Hakikati inkâr edenler ve ikiyüzlüler[in değerlerin]e uyma ve onların incitici sözlerine (verdikleri sıkıntılara, çıkardıkları eziyetlere) aldırma! (Hakarete hakaretle karşılık verme! Sen tebliğe ve temsile en güzel şekilde devam et! Ve Yalnızca Yüce) Allah'a güven! (Çünkü) hiç kimse Allah kadar güven verici olamaz.”(Ahzab, 33/48). Görüldüğü üzere bu âyetler müminleri kendi görevlerini yapmaya ve örnek mümin olmaya davet etmektedir. Zira her dönemde ve her coğrafyada hakikat inkârcıları olmuştur. Bunlar Müslümanlarla uğraşmışlardır ve bundan sonra da kıyamete kadar uğraşmaya devam edeceklerdir. Şu âyetler, kâfirlerin kalplerinde müminlere karşı nasıl kin, öfke, nefret ve düşmanlık beslediklerini haber vermektedir: “Ey İnananlar! Siz(in dininiz)den olmayanı dost (sırdaş/ müttefik) edinmeyin. Onlar sizi yoldan çıkarmak (zarar vermek, fenalık etmek) için ellerinden geleni yaparlar ve sizi sıkıntıda görmekten hoş... Devamı

Tanıdığım Tüm Kibirliler Hep Kaybettiler

2015-06-10 17:44:00

Tanıdığım Tüm Kibirliler Hep Kaybettiler Özgüven sahibi olmakla kibirli olmak maalesef birbirine karıştırılmaktadır. Oysa özgüven ile kibir tamamen farklı şeylerdir. Bir insanın kendine güvenmesi normalken sınırı aşıp kendini beğenmeye başlaması ve kibirlenmesi yanlıştır. Mesela kibirli insan “kendini aşırı derecede beğenir, başkalarından üstün, önemli ve özel” görür. Kendisinin en akıllı, en yetenekli ve en iyi insan olduğuna inanır. Sürekli övülmeyi ve pohpohlanmayı ister, menfaatçidir. Kendi çıkarları için her şeyi göze alır, evrensel hukuk ve ahlâk ilkelerini çiğner, yalan söyler, iftira atar, belden aşağı vurur. Son derece kıskanç, kinci ve nankördür. Kesinlikle empati nedir bilmez. Beklentileri karşılanmazsa sinirlenir, eleştiriye asla tahammül edemez, suçu hep başkalarına atar, kendisine hiçbir zaman hiçbir toz kondurmaz. Kandırmayı başardığı saf insanların duygularını istismar eder ve onları tepe tepe kullanır. Çıkarı bitince de onları bir kenara atar ve derhal unutur; çünkü onun kitabında vefaya asla yer yoktur. O elit/ mütref/ azgın sadece ve sadece kendini düşünmektedir/ sevmektedir. Amacı; zenginlik, güç, şöhret elde etme veya insanları yönetme arzusudur.  İşte bütün bu özelliklere sahip kibirli insanlar hem Yüce Allah tarafından hem de “aklını kullanmasını bilen diğer insanlar” tarafından asla sevilmezler. Diğer taraftan bir yöneticinin görev yaptığı yerde gururlu olması kibir değil, vakardır ve çalışma ahengi ve iş disiplini için buna ihtiyaç vardır. Ancak bu yöneticinin iş yerinde sergilediği tavrı evinde veya sosyal hayatında devam ettirmesi doğru değildir. Çünkü kişi özel yaşamında alçak ... Devamı

Cep Telefonlarının Şimdiki ve Gelecek Yıllardaki Muhtemel Zararl

2015-06-03 16:31:00

Cep Telefonlarının Şimdiki ve Gelecek Yıllardaki Muhtemel Zararları! Sesin, elektromanyetik frekansın ve lazerin varlığı, başka dalga boylarının varlığının bir kanıtıdır. Bilindiği üzere elektromanyetik radyasyon bütün evreni kuşatan bir enerjidir. Çeşitli renkler halinde görülen ışık, elektromanyetik radyasyonun bir parçasıdır. Göremediğimiz radyasyon ise bir tarafta kızılötesi, mikrodalga, tv ve radyo dalgaları halinde, öbür tarafta ise morötesi, X ve Gama ışınları olarak elektromanyetik tayfın her iki yanında uzayıp giderler. Morötesi, X ve Gama ışınları sıcaklık etkisi fazla olan ışınlardır. Özellikle hücreleri iyonize ederek “parçalama ve öldürme özellikleri”ne sahiptirler. Bu ışınların “kanser yapıcı ve bağışıklık sistemini bozucu etkileri” ispatlanmıştır.   Morötesi, X, Gama ve kozmik ışınlar “iyonlaştırıcı elektromanyetik radyasyon” yayarlar. O yüzden, söz konusu ışınlar insan sağlığı açısından son derece tehlikelidir. Mesela cep telefonlarının ekranları Gama ışınları yaymaktadır ve bu ışın insan sağlığı açısından ciddi riskler oluşturmaktadır. Kaldı ki, cep telefonlarından çıkan diğer elektromanyetik dalgaların/ sinyallerin, baz istasyonları, tv ve radyo dalgalarının da “insanın zihin sağlığı” açısından çok ciddi zararlarının olduğu bilinmektedir. Nitekim bir enerji kaynağının ürettiği enerjinin frekansı yükseldikçe bedene derinlemesine nüfuzu artmakta ve elektromanyetik ışıma beyinde melatonin hormonunu azaltmaktadır. Melatonin, beynin salgıladığı önemli bir hormondur. Bu hormon zihin işlevlerini, cinselliği, stresi ve uykuda beyin onarımını sağlayan ve düzenleyen bir hormondur. Az salgılandığında hipofiz bezinin çalışmasını bozar, seks hormonlarını azaltır, stres hormonların... Devamı

İnsanları Kaybetmek Değil Kazanmak Lazım!

2015-05-28 10:38:00

İnsanları Kaybetmek Değil Kazanmak Lazım! Dünyevîleşmenin, küreselleşmenin, sosyo-kültürel değişimlerin ve çok kültürlülüğün olanca hızıyla yaşandığı günümüzde insanları küstürerek kaybetmeye değil gönüllerini fethetmeye ve İslam’a kazandırmaya ihtiyaç vardır. Her toplumda bireylerin büyük hatalar yaparak insanlıktan uzaklaşmaları mümkün olmakla birlikte, toplumların bir bütün olarak insanlıktan çıkmaları söz konusu değildir. Zira her toplumda sayıları az da olsa iyi insanlar bulunmuştur. Bunlar insanlık dışı eylemler karşısında sessiz kalmamış, tepkilerini ortaya koymuş ve tavırlarını belirlemişlerdir. Nitekim peygamberler de bu tür erdemli müminleri yanlarına alarak azabı hak eden o beldeden uzaklaşmışlardır. Görüldüğü üzere her toplumda gönülleri fethedilecek insanlar vardır ve kıyamete kadar da olacaktır. Bu itibarla, bazı olumlu vasıflarından hareketle “suçlu ve günahkârların” da yeniden topluma kazandırılması ve ikna edilmesi söz konusu olabilir. Çünkü tıp doktorları hastalıklarla mücadele ederler ama hastaya düşman olma hakları yoktur. Güvenlik güçleri ve hukukçular suçla ve suçlularla mücadele ederler ama suçluya düşman olma hakları yoktur; sadece suçlunun hak ettiği cezayı almasını sağlarlar. Benzer şekilde din adamları da şirk, isyan, küfür, nifak ve fısk ile mücadele ederler ama İslâm’a ve Müslümanlara savaş açmadığı sürece “müşrike, kâfire, ateiste, teiste, nihiliste, sataniste veya münafığa” kızma hakları yoktur. Doğru bilgilendirme yaparak onların veya çocuklarının gönüllerini kazanmaya çalışmak gibi ö... Devamı

Duygusal Bağımlılık ve Doğru Karar Vermek

2015-05-21 12:15:00

Duygusal Bağımlılık ve Doğru Karar Vermek İnsanların doğru kararlar verebilmelerini engelleyen bazı ruhî hâlleri vardır. Bunlardan birisi de “duygusal bağımlılık”tır. Duygusal bağımlılık, nesnelliği ve objektifliği bozar. Mesela bir hâkim kendi çocuğunu yargılayamaz; çünkü evladıyla arasında yakın bir bağ vardır. Bu bakımdan hissi davranmak insanın aklını örter ve yargı gücünü zayıflatır. Son derece açık ve net olan bir konuda bile böyle bir insanın doğruyu reddedip yanlışın peşinden gitmesi söz konusu olabilir. Bu reddedişin sebebi, “duygusal bağımlılık, sevdiğini savunma içgüdüsü, bir ihtiyaç/ çıkar/ mahrumiyet veya herhangi bir korkudan” kaynaklanıyor olabilir. Duygusal özerkliğe sahip olamayan kişi yönü belirsiz akıntıda sürüklenen bir kayık gibidir. Zira muhakemesi bozulmuştur, aklıyla değil hisleriyle karar vermektedir, etraflıca düşünememektedir. Sağlıklı bilgi toplamaktan ve bunları analiz etmekten uzaktır. Dolayısıyla da sonunda bir kayaya çarpıp alabora olması kaçınılmazdır. Aklını yerli yerinde kullanmayan böyle tipler, sevmedikleri veya kıskandıkları kişinin hiçbir iyi yönünü görmek istemezken, taptıkları şeyhe/ hocaya/ lidere hiçbir yanlışı/ hatayı yakıştıramazlar. Onların tamamen masum, suçsuz ve günahsız olduklarına bütün kalpleriyle inanırlar. Bu bakımdan sağlıklı düşünmek ve doğru hükümler ortaya koyabilmek için aklın ve duyguların yerli yerinde kullanılması elzemdir. Zihinsel yanılgılara düşmemek için doğru bilgiyle beslenmek şarttır. Nitekim Yüce Allah’tan başka varlıkları “Allah’ı sever gibi” seven, sahte kutsal değerlerin/ şahısların peşinden giden, onların süflî arzularına hizmet eden, onları ta... Devamı

Çıkar Hesabı Yapanlar Hep Kaybetmişlerdir!

2015-05-14 11:16:00

Çıkar Hesabı Yapanlar Hep Kaybetmişlerdir! Maddî ve manevî çıkar hesabı yapan, dünyevî menfaatler elde etmek için evrensel hukuk ve ahlak ilkelerinden taviz veren ve yanlışta ısrar eden ne kadar insan tanıdıysam hepsi de bir bir kaybettiler. Kur’an ve Sünnet’in emrettiği gibi yaşamadan, Hz. Peygamber’e ittiba etmeden kısa yoldan kolayca cennete girmeyi arzulayarak sahte bir şeyhin/ hocanın eteğine yapışarak onun kulu kölesi olanlar, Yüce Allah’ı unutanlar daha bu dünyadayken rezil ve rüsva olmaktan da kurtulamadılar. Çünkü adamların niyetleri bozuktu ve o yüzden de kaybetmeleri kaçınılmazdı. Nitekim iyi niyetle bir liderin/ hocanın/ imamın/ şeyhin peşinden giden, sırf Yüce Allah’ın rızasını gözeten bir mümin eğer bu duruşunda samimiyse peşine takıldığı o kimse yanlış üstüne yanlış yaptığında derhal kendisine gelmekte, hakikati daha çabuk fark etmekte, o adamdan uzaklaşmakta ve “iyi niyetinin bir karşılığı olarak” (Kehf, 18/88) Yüce Allah tarafından tekrar doğru yola iletilmektedir. Ancak, aynı kişi maddî ve manevî çıkar hesabıyla bir liderin/ hocanın/ imamın/ şeyhin peşinden gidiyorsa, Allah’ın rızasını hiç hesaba katmıyorsa, peşinden gittiği o şahıs da yanlış üstüne yanlış yapıyorsa, böyle bir kişi hatasını bir türlü anlayamamakta, körü körüne o sahtekârın peşinden gitmeye devam etmekte ve “kötü niyetinin karşılığı olarak” (Kehf, 18/87) da Yüce Allah onu şeytanı ve şeytanlaşmış insanlarla baş başa bırakmaktadır. Görüldüğü üzere niyet hayır ise akıbette hayır olmakta, niyet şer olunca sonuçta şer olmaktadır. Çünkü niyeti bozuk adamın basireti ve feraseti bağlanmakta, muhakeme yeteneğini kaybetmekte, Allah’... Devamı

İntihar Edenlerin Cenaze Namazı Kesinlikle Kılınmaz!

2015-05-09 16:05:00

İntihar Edenlerin Cenaze Namazı Kesinlikle Kılınmaz! Dinimiz İslâm intiharı kesinlikle yasaklamış ve haram ilan etmiştir. Bu haramı hiçbir şeyin meşrûlaştırması söz konusu değildir. Zira intihar etmek, Yüce Allah’a isyan etmek anlamına gelir. Yüce Allah’a başkaldırmak ise şeytanın ve şeytanlaşmış kimselerin vasıflarındandır. Yüce Allah’a gerçek anlamda iman eden birisinin ümitsizliğe kapılarak intihar etmesi düşünülemez. Zira taklîdî imanını tahkîkî hale getirmiş bir mümin sadece O’na inanır ve O’na tevekkül eder; böylece her türlü zorluğun üstesinden gelmeyi başarır. Gücünün bittiği yerde Yüce Allah’ın yardımının geleceğine şeksiz ve şüphesiz inanır. Dolayısıyla kâmil bir mümin intiharı düşünemez; aklına dahi getiremez; eğer şeytan aklına getirmişse derhal bu vesveseyi def eder. Çünkü bir kâfirin, müşriğin, fâsığın, fâcirin, mücrimin veya münafığın intihar etmesi söz konusu olabilir. Zira bunlar Yüce Allah’a iman etmedikleri, imanlarına şirk bulaştırdıkları, günahı alışkanlık haline getirdikleri ya da yarım gönüllü inandıkları için Rableri ile bağları kopuktur. Bu nedenledir ki, söz konusu kimselere şeytanın dost, arkadaş ve yandaş olması çok daha kolaydır. Bu gibi inançsız kimseleri şeytan çok daha rahat kandırır, Hak’tan uzaklaştırır ve yanına çeker. Dolayısıyla burada esas sorun, imanın sağlam olup olmadığı ve Allah ile ilişkinin derinliği ve samimiyeti konusudur. Yüce Allah’ın kendi ruhundan üfleyerek yarattığı ve değer verdiği insanoğlunun -aklını kullanmayarak- kendisine sayısız nimetler veren Yüce Allah’ı ve O’nun emirlerini unutması ve canına kıyması en büyük zul&uum... Devamı

İntihar Edenler Ebedî Cehennemliktir!

2015-05-09 16:01:00

İntihar Edenler Ebedî Cehennemliktir!   Dinimiz İslâm intiharı kesinlikle yasaklamış ve haram ilan etmiştir. Bu haramı hiçbir şeyin meşrûlaştırması söz konusu değildir. Zira intihar etmek, Yüce Allah’a isyan etmek anlamına gelir. Yüce Allah’a başkaldırmak ise şeytanın ve şeytanlaşmış kimselerin vasıflarındandır. Yüce Allah’a gerçek anlamda iman eden birisinin ümitsizliğe kapılarak intihar etmesi düşünülemez. Zira taklîdî imanını tahkîkî hale getirmiş bir mümin sadece O’na inanır ve O’na tevekkül eder; böylece her türlü zorluğun üstesinden gelmeyi başarır. Gücünün bittiği yerde Yüce Allah’ın yardımının geleceğine şeksiz ve şüphesiz inanır. Dolayısıyla kâmil bir mümin intiharı düşünemez; aklına dahi getiremez; eğer şeytan aklına getirmişse derhal bu vesveseyi def eder. Çünkü bir kâfirin, müşriğin, fâsığın, fâcirin, mücrimin veya münafığın intihar etmesi söz konusu olabilir. Zira bunlar Yüce Allah’a iman etmedikleri, imanlarına şirk bulaştırdıkları, günahı alışkanlık haline getirdikleri ya da yarım gönüllü inandıkları için Rableri ile bağları kopuktur. Bu nedenledir ki, söz konusu kimselere şeytanın dost, arkadaş ve yandaş olması çok daha kolaydır. Bu gibi inançsız kimseleri şeytan çok daha rahat kandırır, Hak’tan uzaklaştırır ve yanına çeker. Dolayısıyla burada esas sorun, imanın sağlam olup olmadığı ve Allah ile ilişkinin derinliği ve samimiyeti konusudur. Yüce Allah’ın kendi ruhundan üfleyerek yarattığı ve değer verdiği insanoğlunun -aklını kullanmayarak- kendisine sayısız nimetler veren Yüce Allah’ı ve O’nun emirlerini unutması ve canına kıyması en büyük zul&u... Devamı

İyi Bir Seçmene Düşen Görevler!

2015-05-06 11:33:00

İyi Bir Seçmene Düşen Görevler! İyi bir seçmen yalan söylemeyen, ne yapacağını bilen, toplumda güven uyandıran, sık sık fikir değiştirmeyen, başkalarıyla işbirliği yapabilen, yanındakilerin fikirlerine değer veren, istişareyi önemseyen, önemliyi önemsizden ayırt edebilen dürüst ve güvenilir bir lideri arar, bulur ve ona oy verir. İyi bir seçmen gerçekçi hedefleri olan, bol keseden atıp tutmayan, aklını kullanan, kendini geliştirmeye devam eden, uzlaşmacı, ülke menfaatlerini koruyan, samimi, çalışkan ve ahlaklı bir lideri arar, bulur ve ona oy verir. İyi bir seçmen, desteklediği liderin dinî ve ahlâkî değerlerle ilgili görüş ve düşüncelerini çok iyi bilir, sözlerini ve eylemlerini yakından takip eder ve ona göre oyunu şekillendirir. İyi bir seçmen, desteklediği liderin hukukun üstünlüğüyle ilgili görüş ve düşüncelerini çok iyi bilir ve ona göre oyunu belirler.  İyi bir seçmen, desteklediği liderin sağlık politikalarıyla ilgili görüş ve düşüncelerini çok iyi bilir. İyi bir seçmen, desteklediği liderin ekonomi politikalarıyla ilgili görüş ve düşüncelerini çok iyi bilir. İyi bir seçmen, desteklediği liderin dış politikayla ilgili görüş ve düşüncelerini çok iyi bilir. İyi bir seçmen, desteklediği liderin ulusal güvenlik politikalarıyla ilgili görüş ve düşüncelerini, yaptıklarını ve yapacaklarını çok iyi bilir. İyi bir seçmen, desteklediği liderin eğitim politikalarıyla ilgili görüş ve düşüncelerini çok iyi bilir. İyi bir seçmen, desteklediği liderin dünya barışıyla ilgili politikalarını, görüş ve düşüncele... Devamı

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi Neden Zorunlu Olmalıdır!

2015-04-29 22:54:00

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi Neden Zorunlu Olmalıdır! Büyük çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bir toplumda yaşadığı halde onların dinî inançları hakkında bilgi sahibi olmayı istemeyen/ düşünmeyen birinin hayat boyu büyük yanlışlar yapacağı, potlar kıracağı, yadırganacağı ve sonrasında da ister istemez yalnızlığa terk edileceği açıktır. Zira böyle bir sonu kendisi bilerek ve isteyerek hazırlamıştır. Dolayısıyla iman etmeyi düşünmeyen, din veya dindarlarla arasında mesafe koyan bir insanın birlikte yaşadığı kimselerin“dinleri hakkında genel bilgiler edinmesi ve etrafındaki insanları anlamaya çalışması” onun bir vatandaşlık görevidir. Çünkü dinler hakkında “bilgi ve kültür sahibi” olmayan birisinin dindarların çoğunlukta olduğu bir toplumda yönetici, akademisyen, gazeteci, doktor, asker, öğretmen veya benzeri bir pozisyonunda görevlendirilmesi durumunda büyük gaflar yapması, onları incitmesi, kırması veya ciddi tepkilere maruz kalması söz konusu olabilir. Bu nedenle, Türkiye’de yaşayan her bir bireyin “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi alması zorunlu olmalı ve bu zorunluluk ilanihaye devam etmelidir. Ancak Müslümanların çocuklarına “daha iyi bir din eğitimi aldırmayı” istemeleri halinde ise bunu gerçekleştirebilmek için “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi öğretmenlerinin vereceği“Uygulamalı Din Eğitimi” dersi “seçmeli ders olarak” müfredat programlarına konulmalıdır. Kısaca ifade etmek gerekirse “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi zorunlu olmaya devam ederken “Uygulamalı Din Eğitimi” dersi seçmeli d... Devamı

“Allah Beni Yaratırken Bana Mı Sordu?” Sapkınlığına Bir Cevap!

2015-04-22 14:01:00

      “Allah Beni Yaratırken Bana Mı Sordu?” Sapkınlığına Bir Cevap! Allah Teâlâ ile kul arasındaki ilişkiyi “kral-köle ilişkisi” gibi göstermeye çalışanların yanıldıklarının en bariz ifadesi “sapkın bir kulun çok rahatlıkla yukarıdaki cümleyi kurabiliyor ve Yüce Yaratan’a meydan okuyor” olabilmesidir. Zira bir kölenin efendisine karşı yukarıdaki cümleyi kurabilmesi ve ona kafa tutabilmesi mümkün değildir. Ancak özgür bırakılan ve imtihan edilen bir insan dilerse Yüce Allah’a bu şekilde pervasızca bir soru yöneltebilir; O’na hakaret edebilir; O’nu sorgulamaya kalkabilir; şeytanca bir duruş sergileyebilir. Görüldüğü üzere Yüce Allah, imtihanın tabiî bir gereği olarak böyle soru soran bir kuluna bile hemen müdahale etmiyor, canını almıyor ve kafasına taş yağdırmıyor. Onu özgür bırakıyor ve etraflıca düşünmesi için ona zaman tanıyor. Zira Yüce Allah’ın kendisi için belirlediği kuralları vardır ve o kurallara bizzat kendisi de uymaktadır (Yûnus, 10/19; Nahl, 16/61; Fâtır, 35/45; Fussilet, 41/45; Şûra, 42/14). Dolayısıyla Yüce Allah, hiçbir zaman ihmal etmez ama imhâl eder. Yani bütün kullarına hatalarından dönmeleri için mühlet tanır, gerçeği arayıp bulmaları için zaman verir. Ama verilen süreyi doğru dürüst kullanmayan ve küfrüne küfür katanların da (Âl-i İmrân, 3/90; Nisâ, 4/137; Maide, 5/64) yaptıklarını yanlarına bırakmayacağını bildirir. Kısaca, Yüce Allah “yarına” bırakır ama bu alçakların yaptıklarını asla “yanlarına” bırakmaz. Böyle bir soruyu sorabilmek için bile “yaratılmış ve muhatap alınmış olmak” ... Devamı

Kör Ölünce Neden Badem Gözlü Olur?

2015-04-15 12:37:00

Kör Ölünce Neden Badem Gözlü Olur? Ölüleri hayırlı yâd etmek gerektiği doğrudur; ancak yalan söylemenin de aynı ölçüde büyük bir günah olduğu kesindir. İkisi arasındaki dengeye gözetemeyenler maalesef ölçüyü kaçırmakta, “hainleri kahraman”, “zalimleri masum”, “sahtekârları doğruluk abidesi”, “ateistleri kâmil mümin”, “hedonistleri iyilik meleği” ve “narsistleri mükemmel insan” gibi takdim edebilmektedirler. “O öldü, artık kendini savunamaz, dolayısıyla ölünün arkasından konuşmak doğru değildir” gibi masum bir cümlenin arkasına saklanarak kendilerine ve başkalarına zulmetmiş adamların “alçaklıklarının bilinmesini ve onun gibi zalimlere karşı dikkatli ve tedbirli olunmasını engellemek” ne kadar doğrudur acaba? Çok uzun yıllar yaşadığı halde Yüce Allah’ı arayıp bulmayan, O’na iyi bir kul olmaya çalışmayan ve sürekli din düşmanlığı yapan bir adam öldüğünde onu “Kâmil bir Müslüman idi” diye tanıtmak resmen yalan söylemek değil midir? Ömrü boyunca İslam’a hakaretler yağdıran, Müslümanlarla alay eden bir adam/ kadın öldüğünde arkasından “Ne iyi adamdı/ kadındı! Dini bütün bir Müslümandı” demek yalan söylemek değil midir? Ömrü boyunca dinin sembollerden olan Kur’ân’a, camiye, ezana, minareye, Kâbe’ye, başörtüsüne küfreden, başörtülü kadınlara düşmanlık yapan bir adam/ kadın öldüğünde arkasından “Ne iyi adamdı/ kadındı! Allah ona rahmet etsin, kâmil bir mümindi” demek yalan söylemek değil midir? Ö... Devamı

Kur’ân’da Adı Geçen Beş Put İle Kast Edilen Nedir?

2015-04-08 15:17:00

Kur’ân’da Adı Geçen Beş Put İle Kast Edilen Nedir? Kur’ân-ı Kerim, dokuzlu çete mensuplarının sıkça başvurdukları bazı yöntemlerden bahseder. Bu elitistler (seçkinler/ jakobenler/ mütrefler), peygamberleri vahiy uydurmakla, büyülenmiş olmakla, halkı yerlerinden yurtlarından etmekle, atalarının dinini değiştirmeye çalışmakla, ortalığı karıştırmakla, fitne çıkartmakla, insanları birbirine düşürmekle vs. suçlamışlardır/ itham etmişlerdir. Bunlar, peygamberler karşısında başarısız olacaklarını anlayınca halkı yanlarında tutabilmek için putlardan ve yalanlardan medet ummaya başlamışlardır. Nitekim Nûh kavminin ileri gelenleri, halkı yanlarına çekebilmek ve Hz. Nûh’a karşı onları kışkırtabilmek için bazı söylemler geliştirmişlerdir. Şu âyetler, bu müşriklerin putları nasıl kullandıklarını ve insanların inanma duygularını nasıl istismar ettiklerini haber vermektedir: “(Nûh kavminin ileri gelenleri) şöyle dediler: “Sakın ilâhlarınızı (tapındığınız putları) bırakmayın! Hele (en büyükleri olan) Vedd'i, Suva'ı, Yeğûs'u, Ye'ûk'u, Nesr'i asla terk etmeyin! (Bunun üzerine Nûh da şöyle dua etti): (Rabbim!) Onlar gerçekten birçoklarını saptırdılar. Madem öyle yaptılar, sen de bu zalimlerin şaşkınlığını artır! (sapkınlığın/ dalâletin artması uğruna kurdukları bu tuzaklarını/ entrikalarını boşa çıkar!)” (Nûh, 71/23-24). Tefsirlerde “Vedd, Süvâ’, Yeğüs, Ye’ûk ve Nesr” adındaki bu beş putun Nûh kavminin taptığı putlar olduğu ifade edilmektedir. Nitekim bu beş puta tapınma âdeti müşrikler arasında yayılarak “kültürler arası etkileşimle” Câhiliye dönemi Araplarına da sirayet e... Devamı

İslam Tanıtım Merkezleri ve Sorumluluk Bilinci

2015-04-01 16:59:00

İslam Tanıtım Merkezleri ve Sorumluluk Bilinci Bazı âlimler Kur’ân’ı çok iyi bildiklerini iddia ederler. Fakat kendilerine Kur’ân’dan muhtelif âyetler hatırlatıldığında sanki onları hiç duymamış gibi davranır, ne yapacaklarını bilemez, önce inkâr eder, sonrasında ise gerçekleri kabullenmek zorunda kalırlar. Bunlar yine de iyi kimselerdir; çünkü inatlaşmamış, düşünmüş ve hakkı geç de olsa kabul etmişlerdir. Ancak bazı sözde âlimler de vardır ki, bunlar gerçeklerle aralarına duvarlar örmüşlerdir. Onlara âyetler gösterilse, deliller sunulsa, ağızla kuş tutulsa yine değişen bir şey olmaz. Çünkü bunların gerçeğe ulaşmak gibi bir dertleri yoktur. Günü kurtarma ve durumu idare etme telaşındadırlar. Gerçeklerle yüzleşmek onlara zor gelir; inatla ve ısrarla üç maymunu oynamaya devam ederler. Bazen çaresizlik içinde ve de büyük bir duyarsızlıkla “Bırak o âyeti canım!” bile diyebilirler. Dolayısıyla her hoca geçineni “hoca kabul etmemek ve sözde âlimlere karşı dikkatli ve uyanık olmak” gerekir. “Serçeden başka kuş, çamdan başka ağaç bilmeyen” süfehaya itibar edip onların peşlerinden gidenler hiçbir zaman gerçeğe ulaşamamışlardır ve bundan sonra da kesinlikle ulaşamayacaklardır. Bu ifadelerimiz bir varsayım değil, uzun deneyimler sonucu oluşan bir birikimin dışa yansımasıdır.   Bu girişten sonra “Kur’an ile öğüt ver!” emrinin de (Kâf, 50/45. Ayrıca bkz. Zümer, 39/27) bir gereği olarak Tevbe suresinin 6. âyetini müminlere hatırlatmak ve onları sorumluluğa davet etmek istiyoruz. Âyeti birlikte okuyalım. “Eğer Allah’a ortak koşanlardan (sahte ilahla... Devamı

Anlamadan/ Dinlemeden Hüküm Vermek ve Uydurma Hadisler!

2015-03-25 16:14:00

    Anlamadan/ Dinlemeden Hüküm Vermek ve Uydurma Hadisler! Karşı tarafın ne söylediğini tam olarak anlamadan, gereken soruları sorup bunlara ikna edici cevaplar almadan ön yargıyla kanaatini ortaya koyan adam/ kadın ya sefihtir ya ahmaktır ya da şeref yoksunudur. Çünkü henüz muhatabının ne dediğini bile tam olarak anlamamış, anlamak istememiş, hemen hükmünü vermiş ve muhatabını ademe (yokluğa) mahkûm etmiştir. Muhatabıyla kendisi arasına koskocaman bir duvar örmüş ve onu kendisine düşman ilan etmiştir. Bununla da yetinmemiş muhatabının sözlerini dinlememeleri için öğrencilerini ve sohbetini dinleyenleri de kışkırtmaya kalkışmış ve muhatabını itibarsızlaştırmak istemiştir.   Öğrenciler ile onu sevenler ise bu şahıstan etkilenmiş, onu adam sanmış ve gerçekleri haykıran İslâm âlimini dinlemekten çekinmişlerdir/ kaçınmışlardır. Çünkü aleyhte kampanya yürüten bu zavallının cübbesine/ rütbesine/ titrine/ kılık ve kıyafetine bakarak onu adam zannetmiş ve körü körüne onun peşinden gitmişlerdir. Oysa o âlim geçinen fâsık her sayhayı (sağlam düşünceyi, tutarlı görüşü, yanlışını ona hatırlatan makul fikri, gerçeğe çağrıyı) kendi aleyhine zannetmiş, taraftarlarını kaybetmemek ve kendi çıkarlarını korumak için hezeyanlara başvurmuştur. Tam da burada münafıkların özelliklerinin anlatıldığı şu âyet-i kerimeyi hatırlatmakta fayda olduğunu düşünüyoruz: “Onları gördüğün zaman kalıpları (görünüşleri) senin hoşuna gider, onları beğenirsin. Konuştuklarında (ağızlarından çıkan yaldızlı, etkileyici ve parlak) sözlerine kulak verir (onları adam zanneder)sin. Gerçekte ise onlar, âdeta duvara dayatıla... Devamı

Müfterinin Şahitliğine Asla İtibar Edilmez!

2015-03-19 10:14:00

Müfterinin Şahitliğine Asla İtibar Edilmez! Kur’ân-ı Kerim, şahitliği ebediyen kabul edilmeyecek kimselerin özelliklerini ve onlara karşı müminlerin takınması gereken tavrı şöyle haber vermektedir.  “İffetli kadınları [zinayla] suçlayıp sonra da [bu suçlamayı doğrulayıcı yönde güvenilir] dört şahit getiremeyen kimselere gelince, böylelerine seksen değnek vurun; bundan böyle hiçbir zaman onların şahitliğini kabul etmeyin; çünkü bunlar gerçekten yoldan çıkmış kimselerdir! Ancak, bundan sonra (yaptığından ötürü) tövbe edip kendini düzeltenler  [bu kısıtlamanın dışındadır]; çünkü Allah çok acıyıp esirgeyen gerçek bağışlayıcıdır.”(Nûr, 24/4-5) Görüldüğü üzere bu âyete göre birisini suçladıktan sonra delil/ kanıt/ şahit getiremeyen kimselere kamuya açık alanda 80 sopa vurulur, bunları toplumun tanıması sağlanır ve bir daha da bu adamların/ kadınların şahitliğine asla itibar edilmez/ güvenilmez. Bu arada şu iki hatırlatmayı yapmamız uygun olacaktır: Birincisi; “Bu âyette iffetli kadınlardan bahsediliyor öyleyse iffetsiz kadınlara iftira atılabilir” diyen adam/ kadın süfehâdandır ve böyle bir sefihin sözüne asla itibar edilmez. Zira bu âyet, iffetli kadınlar üzerinden bir misal vermekte ve her türlü iftirayı içine alarak bunu yasaklamaktadır. İkincisi; “Bu âyette iffetli kadınlardan bahsediliyor, bir İslam âlimi denilmiyor ki, öyleyse İslam âlimlerine iftira atılabilir” diyen adam da ahmağın tekidir. Nitekim böyle bir beyinsize sadece acınır; çünkü böyle konuşan birisi zaten Kur’ân’ın maksadını/ ruhunu anlayamamıştır. Dolayısıyla böyle seviyesiz... Devamı

Ev Hanımlarının Kayıtsız Kalamayacağı Bir Teklif

2015-03-11 10:26:00

Ev Hanımlarının Kayıtsız Kalamayacağı Bir Teklif Dünyadaki yönetimlerin pek çoğunun “yuvalarında çocuk yetiştiren ev hanımlarına” gereken imkânı/ desteği sunmadıkları apaçık bir hakikatten başkası değildir. Kadın örgütleri ise sadece “çalışan kadınların sorunlarını” gündeme getirmekte, “ev hanımlarının sorunlarına” ise yeterince ilgi göstermemektedirler. Bu itibarla, ev hanımlarının da problemlerine eğilmeleri ve yeni projeler geliştirmeleri gerekmektedir. Son yıllarda ısrarla yapılan “üç çocuk tavsiyesinin” başarılı olamadığı ve mevcut yasal düzenlemelerle de “bu temenninin hayata geçirilmesinin mümkün olamayacağı” anlaşılmaktadır. Dolayısıyla gelişen ve gelişmekte olan büyük devletlerle mücadele edebilmek, kalkınmayı sürdürebilmek için genç ve dinamik nüfusa ihtiyaç vardır. Ancak lafla peynir gemisinin yürümesi de mümkün değildir. Bunun için yapılması gerekenler vardır. Bu konudaki görüşümüzü söylemeye geçmeden evvel şu hatırlatmayı yapmamız gerekmektedir: “Aşağıda sunacağımız önerinin patenti tamamen bize ait olduğundan kaynak gösterilmemiz ve hayırla anılmamız her zaman ki dileğimizdir. Burada ödül değil sadece dua beklentimiz vardır. Ürettiğimiz bu fikri çalarak kendilerine mal edenlere hakkımızı hiçbir şekilde helal etmemiz söz konusu değildir.” Şimdi ev hanımlarıyla ilgili âcizane önerimizi şu şekilde ifade edebiliriz: “Beş çocuk doğuran ve bunların yetiştirilmesi/ eğitilmesi noktasında her türlü fedakârlığı yapan, bu çocukları topluma kazandıran, tamamının 12 yıllık zorunlu eğitim almasına imkân sağlayan bir ev hanımı beşinci çocuğu 12 yıllık zo... Devamı

Bekâret Neden Önemlidir?

2015-03-04 11:07:00

    Bekâret Neden Önemlidir? Yüce Allah, hiçbir şeyi boş, sebepsiz ve anlamsız yere yaratmamıştır. Mutlaka O’nun yarattığı şeylerin bir anlamı, amacı ve hikmeti vardır. Dolayısıyla yaratılan her şeyi yerli yerinde ve amacına uygun olarak kullanmak gerekir. Nitekim adalet; hak edene hak ettiği şeyi vermek ve her şeyi yerli yerinde kullanmakken, zulüm ise bunun tam tersini yapmaktır. Bu itibarla, evlilikte güveni sağlayan en önemli bir bağ olan “bekâret” İslam’a göre son derece önemlidir ve bunu hor/ hakir görmek, vaktinden önce bozulmasını savunmak bizim dinî, ahlâkî ve kültürel değerlerimize ters bir durumun varlığını kabul etmek demektir. Çünkü cinsellik özel bir ilişkidir ve özel olanla paylaşılır. Her iki cins için de cinselliğin yaşanacağı ilk kişi sadece ve sadece kendi eşi olmalıdır. Bu da nikâh/ düğün sonrası kurulacak yuvada “en özel ve en mutlu anda” yaşanmalıdır. Çünkü bizim kültürümüzde “gerdek gecesinin” ayrı bir yeri, anlamı ve önemi vardır. Bu nedenle İslâm’a göre hem erkeğin hem de genç kızın cinsel duygularını evlilik öncesi başka kişilerle yaşamaları edep ve ahlak dışı bir davranıştır. Zira bunun İslam ahlâkı ile bağdaştırılabilmesi kesinlikle mümkün değildir. Ancak Müslüman olmadığını söyleyenlerin ve bekârete kötü gözle bakanların durumları sadece kendilerini ilgilendirecektir. Onlar, diledikleri gibi yaşama hak ve özgürlüğüne sahiptirler. Nitekim onların değerler sistemi onlara, bizim değerler sistemimiz de bize aittir. (Kafirûn, 109/1-6. Ayrıca bkz. Kasas, 28/55; Şûrâ, 42/15) Zorla, dayatmayla ve baskıyla başkalarını değiştirmek söz konusu değildir. (... Devamı

Kaçak Elektrik Kullanmak Haramdır!

2015-02-26 00:15:00

Kaçak Elektrik Kullanmak Haramdır! Ücretini ödemeden, kendi kafasına göre ortaya attığı bir takım gerekçelere dayanarak kaçak elektrik kullanmak haramdır. “Devlet size bakmak zorundadır; buralara hiç yatırım yapmadılar zaten; öyleyse kaçak elektrik kullanmak caizdir, bu sizin hakkınızdır” diyen sahte şeyhlerin/ sahte hocaların/ yarım mollaların kendilerinden menkul fetvalarına kananlar büyük bir vebali omuzladıklarını bilmelidirler. Kıyamet günü bu hoca müsveddeleri de, onların palavralarına kanarak kaçak elektrik kullananlar da, kamuyu zarara uğratanlar da kesinlikle sorumlu olacak ve iflastan kurtulamayacaklardır. Öte yandan kaçak elektrik kullananlarla baş edemeyerek onların kullandığı kaçak elektriğin bedelini “faturasını zamanında ödeyen dürüst vatandaşa” yükleyenler de görevlerini hakkıyla yapmadıkları, vazifelerini savsakladıkları, gereken tedbirleri zamanında almadıkları, kaçak elektrik kullanıma göz yumdukları, bazı şeyleri bahane ederek bu suçluları cezalandırma yoluna gitmedikleri için sorumlu olacaklardır. Dolayısıyla Yüce Allah’tan korkan, kul hakkı ihlalinden çekinen ve vebalden kurtulmak isteyenlerin vazifelerini hakkıyla yapmaları ve gereken yasal düzenlemeleri bir an önce hayata geçirmeleri elzemdir. Kanaatimizce hiçbir gerekçe kaçak elektrik kullanımını meşru ve haklı kılmaya/ göstermeye yetmeyecektir. Bu nedenle kullandığı/ aldığı hizmetin bedelini ödemeyen sorumsuz insanlar “milyonlarca vatandaşı zarara uğratmanın bedelini” bu dünyada da mutlaka ödemeli ve hak ettikleri cezaya çarptırılmalıdırlar. Aynı şekilde yıllık kazancı yüzbinleri bulan birinin vergiden kaçırmak için bu büyük gelirinin çok az bir kısmını beya... Devamı

Tesettür Neden Önemlidir?

2015-02-18 19:39:00

Tesettür Neden Önemlidir? Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de tesettürü farz kılmış ve bunu şöyle emretmiştir: “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, (dışarı çıkacakları zaman) bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların (erdemli/ iffetli kadınlar olarak) tanınıp incitilmemeleri (alçak, cani ve ahlaksız kimselerin kötü bakışlarıyla/ tacizleriyle/ saldırılarıyla rahatsız edilmemeleri) için daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Ahzab, 33/59). Âyette geçen cilbab, “dış kıyafet” anlamına gelmektedir. Cilbab, elbise gibi üste giyilen, vücut hatlarını belli etmeyen bir giysidir. Bu, pardösü olabileceği gibi çarşaf veya benzeri bir kıyafet de olabilir. Zira İslam’da tesettür vardır; belli bir kıyafet dayatması söz konusu değildir. Bu “örtünme emri”, zamanın ve şartların değişmesiyle asla değişmez ve hükmü kıyamete kadar da bâkidir. Ancak örtünmenin şekli, rengi, deseni, kalıbı, modası kültürden kültüre, coğrafyadan coğrafyaya değişkenlik gösterebilir. Burada önemli olan, örtünen kadının ciddi, vakur ve saygın bir hanımefendi olduğunu çevresine göstermesi ve vücut hatlarını hiçbir şekilde belli etmemesidir. Fakat beğenilme arzusuna yenik düşerek vücudunu cömertçe teşhir eden, dişiliğini ön plana çıkartan bir kadının “ahlaksız erkeklerin dikkatini çekmesi” ve onları tahrik etmesi söz konusu olabilir. Bize göre böyle giyinen kadınlar da onları bakışlarıyla süzen erkekler de elbette yanlış yapmaktadır ve her iki cinsin de bu tavrı son derece edep ve ahlak dışıdır. Ancak herhangi bir kadın “açı... Devamı

Takdire Evet Takdise Hayır!

2015-02-11 20:34:00

Takdire Evet Takdise Hayır! İnsanlara ancak çalışmalarının karşılığı vardır ve elbette herkes çabalarının karşılığını bu dünyada da almalı ve gerektiğinde de takdir edilmelidirler. Ancak her zaman olduğu gibi burada da ölçü kaçırılır, liderler aşırı derecede kutsanır, onların yanlış yapmayacaklarına inanılır ve körü körüne peşlerinden gidilirse, o takdirde böyle yapan kişilerin “inanç noktasında büyük felaketler yaşaması” da kaçınılmaz olur. Zira Kur’ân, Yüce Allah’a şirk koşan ve liderlerini ilah edinenleri şiddetle eleştirmekte ve şu uyarıyı yapmaktadır: “Yahudiler, “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise, “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar! (Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa bunlar da ancak bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe, 9/30-31) Burada rab edinme; elbette din adamlarına “secde etme” anlamında değil, tam tersine onların “haram ve helal kılma yetkilerinin olduğuna inanma, hatasız/ masum/ günahsız olduklarını kabul etme, körü körüne onlara itaat etme” anlamındadır. Nitekim Hz. Peygamber bu âyeti; “Onlar, hahamlarına ve rahiplerine ibadet etmiyorlardı. Fakat hahamları ve rahipleri bir şeyi onlara helal kılınca helal sayıyor, haram kılınca da haram sayıyorlardı” şeklinde açıklamaktadır. (Tirmizî, 44/Tefsir, 9:... Devamı

Atanamayan Öğretmen Palavrası!

2015-02-04 21:42:00

Atanamayan Öğretmen Palavrası! Son yıllarda ülkeyi karıştırmak isteyen bazı şer odaklarının kendi süflî çıkarları için üniversite mezunu genç işsizlerin duygularını istismar ettikleri, görev alamamalarını dillerine doladıkları dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu kesimler, “atanamayan öğretmen” jargonu üzerinden hem gençleri hem de ailelerini tahrik etmekte ve bir algı operasyonu yürütenlerin ekmeklerine yağ sürmektedirler. Elbette üniversite mezunu yüzbinlerce genç işsizin olduğu doğrudur. Ancak her üniversite mezununa devletin iş imkânı sağlayacağı düşüncesi de “geçmişin tortularından kurtulamamış kimselerin sakat bir anlayışından başkası” değildir. Çünkü artık dünya değişmiştir; herkes nitelikli elemanları kapma derdindedir. Kendini çok iyi yetiştirenlere dünyanın her yerinde iş imkânı olduğu açıktır. Bununla birlikte üniversite mezunu genç girişimciler devletin sağladığı teşviklerden faydalanarak kendi şirketlerini kurabilir ya da özel sektörde çalışma imkânına kavuşabilirler. Veya kendilerini çok iyi yetiştirir, girdikleri sınavda en yüksek puanları alır ve devlet kadrolarına atanabilirler. Veyahut üniversite yıllarında çok iyi bir yabancı dil öğrenmişlerse mesleklerini yurt dışında icra edebilir ve çok daha fazla para kazanabilirler. Ancak kendini iyi yetiştirmemiş, kızlarla/ erkeklerle dolaşıp gününü gün etmiş, kafe köşelerinde sabahlamış, sinema salonlarında keyif çatmış, okey masalarında gençliğini tüketmiş, facebook ve twitter gibi sosyal medya organlarında vaktini öldürmüş, çeşitli evlerde/ yurtlarda beyninin yıkanmasına müsaade etmiş, sınav zamanları ezber yaparak veya en düşük no... Devamı

Aklını Kullanmayan Atanın Her Söylediğine İnanılır mı?

2015-01-28 11:30:00

Aklını Kullanmayan Atanın Her Söylediğine İnanılır mı? Babaların çocukları hakkındaki her söylediklerinin doğru olduğunu/ olacağını iddia eden ya da buna inanan insanların akıllarından bir sorununun olduğu muhakkaktır. Çünkü eğer öyle olsaydı Hz. İbrâhim hakkında konuşan müşrik ve putperest babasının her söylediğinin doğru olması gerekirdi. Oysa Kur’ân, böyle sakat bir mantığı/ zihniyeti şiddetle reddetmektedir. Zira Kur’ân’a göre önemli olan soy, sop veya kan bağı değil, “akıl, mantık, muhakeme, evrensel hukuk ve ahlâk ilkeleri ışığında” karar vermektir. Nitekim inanmış bir babanın kâfir bir oğlu olabilirken, kâfir bir babanın mümin bir oğlu olabilir. Birinciye örnek Hz. Nûh’un oğlu iken, (Hûd, 11/42-43) ikinciye örnek Hz. İbrâhim’in babasıdır. (Enâm, 6/74; Meryem, 19/46; Mümtehine, 60/4) Veya mümin bir kocanın kâfir bir karısı olabilirken, kâfir bir kocanın mümin bir hanımı olabilir. Birinciye örnek Hz. Lût’un karısı iken, (Hicr, 15/59-60; Ankebût, 29/32-33; Tahrim, 66/10) ikinciye örnek Firavun’un eşidir. (Tahrim, 66/11) Aynı şekilde kardeşlerin de birbirleri hakkındaki değerlendirmeleri her zaman gerçeği yansıtmaz. Çünkü Hz. Âdem’in iki oğlu arasındaki kavganın cinayetle sonuçlandığı, (Mâide, 5/27-31) Hz. Yâkub gibi bir Peygamber’in oğullarının kıskançlıkla kardeşleri Hz. Yûsuf’u kuyuya attıkları Kur’ân’ın bir ifadesidir. (Yûsuf, 12/7-19) Dolayısıyla Kur’ân’ın bu gerçeklerinden habersiz süfehanın babalarının, karılarının veya kardeşlerinin söylemlerine bakarak “oğullar, kocalar veya kardeşler” hakkında gelişigüzel konuşmaları, sağlıklı olmayan değer... Devamı