Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi Neden Zorunlu Olmalıdır!

2015-04-29 22:54:00

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi Neden Zorunlu Olmalıdır! Büyük çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bir toplumda yaşadığı halde onların dinî inançları hakkında bilgi sahibi olmayı istemeyen/ düşünmeyen birinin hayat boyu büyük yanlışlar yapacağı, potlar kıracağı, yadırganacağı ve sonrasında da ister istemez yalnızlığa terk edileceği açıktır. Zira böyle bir sonu kendisi bilerek ve isteyerek hazırlamıştır. Dolayısıyla iman etmeyi düşünmeyen, din veya dindarlarla arasında mesafe koyan bir insanın birlikte yaşadığı kimselerin“dinleri hakkında genel bilgiler edinmesi ve etrafındaki insanları anlamaya çalışması” onun bir vatandaşlık görevidir. Çünkü dinler hakkında “bilgi ve kültür sahibi” olmayan birisinin dindarların çoğunlukta olduğu bir toplumda yönetici, akademisyen, gazeteci, doktor, asker, öğretmen veya benzeri bir pozisyonunda görevlendirilmesi durumunda büyük gaflar yapması, onları incitmesi, kırması veya ciddi tepkilere maruz kalması söz konusu olabilir. Bu nedenle, Türkiye’de yaşayan her bir bireyin “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi alması zorunlu olmalı ve bu zorunluluk ilanihaye devam etmelidir. Ancak Müslümanların çocuklarına “daha iyi bir din eğitimi aldırmayı” istemeleri halinde ise bunu gerçekleştirebilmek için “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi öğretmenlerinin vereceği“Uygulamalı Din Eğitimi” dersi “seçmeli ders olarak” müfredat programlarına konulmalıdır. Kısaca ifade etmek gerekirse “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi zorunlu olmaya devam ederken “Uygulamalı Din Eğitimi” dersi seçmeli d... Devamı

“Allah Beni Yaratırken Bana Mı Sordu?” Sapkınlığına Bir Cevap!

2015-04-22 14:01:00

      “Allah Beni Yaratırken Bana Mı Sordu?” Sapkınlığına Bir Cevap! Allah Teâlâ ile kul arasındaki ilişkiyi “kral-köle ilişkisi” gibi göstermeye çalışanların yanıldıklarının en bariz ifadesi “sapkın bir kulun çok rahatlıkla yukarıdaki cümleyi kurabiliyor ve Yüce Yaratan’a meydan okuyor” olabilmesidir. Zira bir kölenin efendisine karşı yukarıdaki cümleyi kurabilmesi ve ona kafa tutabilmesi mümkün değildir. Ancak özgür bırakılan ve imtihan edilen bir insan dilerse Yüce Allah’a bu şekilde pervasızca bir soru yöneltebilir; O’na hakaret edebilir; O’nu sorgulamaya kalkabilir; şeytanca bir duruş sergileyebilir. Görüldüğü üzere Yüce Allah, imtihanın tabiî bir gereği olarak böyle soru soran bir kuluna bile hemen müdahale etmiyor, canını almıyor ve kafasına taş yağdırmıyor. Onu özgür bırakıyor ve etraflıca düşünmesi için ona zaman tanıyor. Zira Yüce Allah’ın kendisi için belirlediği kuralları vardır ve o kurallara bizzat kendisi de uymaktadır (Yûnus, 10/19; Nahl, 16/61; Fâtır, 35/45; Fussilet, 41/45; Şûra, 42/14). Dolayısıyla Yüce Allah, hiçbir zaman ihmal etmez ama imhâl eder. Yani bütün kullarına hatalarından dönmeleri için mühlet tanır, gerçeği arayıp bulmaları için zaman verir. Ama verilen süreyi doğru dürüst kullanmayan ve küfrüne küfür katanların da (Âl-i İmrân, 3/90; Nisâ, 4/137; Maide, 5/64) yaptıklarını yanlarına bırakmayacağını bildirir. Kısaca, Yüce Allah “yarına” bırakır ama bu alçakların yaptıklarını asla “yanlarına” bırakmaz. Böyle bir soruyu sorabilmek için bile “yaratılmış ve muhatap alınmış olmak” ... Devamı

Kör Ölünce Neden Badem Gözlü Olur?

2015-04-15 12:37:00

Kör Ölünce Neden Badem Gözlü Olur? Ölüleri hayırlı yâd etmek gerektiği doğrudur; ancak yalan söylemenin de aynı ölçüde büyük bir günah olduğu kesindir. İkisi arasındaki dengeye gözetemeyenler maalesef ölçüyü kaçırmakta, “hainleri kahraman”, “zalimleri masum”, “sahtekârları doğruluk abidesi”, “ateistleri kâmil mümin”, “hedonistleri iyilik meleği” ve “narsistleri mükemmel insan” gibi takdim edebilmektedirler. “O öldü, artık kendini savunamaz, dolayısıyla ölünün arkasından konuşmak doğru değildir” gibi masum bir cümlenin arkasına saklanarak kendilerine ve başkalarına zulmetmiş adamların “alçaklıklarının bilinmesini ve onun gibi zalimlere karşı dikkatli ve tedbirli olunmasını engellemek” ne kadar doğrudur acaba? Çok uzun yıllar yaşadığı halde Yüce Allah’ı arayıp bulmayan, O’na iyi bir kul olmaya çalışmayan ve sürekli din düşmanlığı yapan bir adam öldüğünde onu “Kâmil bir Müslüman idi” diye tanıtmak resmen yalan söylemek değil midir? Ömrü boyunca İslam’a hakaretler yağdıran, Müslümanlarla alay eden bir adam/ kadın öldüğünde arkasından “Ne iyi adamdı/ kadındı! Dini bütün bir Müslümandı” demek yalan söylemek değil midir? Ömrü boyunca dinin sembollerden olan Kur’ân’a, camiye, ezana, minareye, Kâbe’ye, başörtüsüne küfreden, başörtülü kadınlara düşmanlık yapan bir adam/ kadın öldüğünde arkasından “Ne iyi adamdı/ kadındı! Allah ona rahmet etsin, kâmil bir mümindi” demek yalan söylemek değil midir? Ö... Devamı

Kur’ân’da Adı Geçen Beş Put İle Kast Edilen Nedir?

2015-04-08 15:17:00

Kur’ân’da Adı Geçen Beş Put İle Kast Edilen Nedir? Kur’ân-ı Kerim, dokuzlu çete mensuplarının sıkça başvurdukları bazı yöntemlerden bahseder. Bu elitistler (seçkinler/ jakobenler/ mütrefler), peygamberleri vahiy uydurmakla, büyülenmiş olmakla, halkı yerlerinden yurtlarından etmekle, atalarının dinini değiştirmeye çalışmakla, ortalığı karıştırmakla, fitne çıkartmakla, insanları birbirine düşürmekle vs. suçlamışlardır/ itham etmişlerdir. Bunlar, peygamberler karşısında başarısız olacaklarını anlayınca halkı yanlarında tutabilmek için putlardan ve yalanlardan medet ummaya başlamışlardır. Nitekim Nûh kavminin ileri gelenleri, halkı yanlarına çekebilmek ve Hz. Nûh’a karşı onları kışkırtabilmek için bazı söylemler geliştirmişlerdir. Şu âyetler, bu müşriklerin putları nasıl kullandıklarını ve insanların inanma duygularını nasıl istismar ettiklerini haber vermektedir: “(Nûh kavminin ileri gelenleri) şöyle dediler: “Sakın ilâhlarınızı (tapındığınız putları) bırakmayın! Hele (en büyükleri olan) Vedd'i, Suva'ı, Yeğûs'u, Ye'ûk'u, Nesr'i asla terk etmeyin! (Bunun üzerine Nûh da şöyle dua etti): (Rabbim!) Onlar gerçekten birçoklarını saptırdılar. Madem öyle yaptılar, sen de bu zalimlerin şaşkınlığını artır! (sapkınlığın/ dalâletin artması uğruna kurdukları bu tuzaklarını/ entrikalarını boşa çıkar!)” (Nûh, 71/23-24). Tefsirlerde “Vedd, Süvâ’, Yeğüs, Ye’ûk ve Nesr” adındaki bu beş putun Nûh kavminin taptığı putlar olduğu ifade edilmektedir. Nitekim bu beş puta tapınma âdeti müşrikler arasında yayılarak “kültürler arası etkileşimle” Câhiliye dönemi Araplarına da sirayet e... Devamı

İslam Tanıtım Merkezleri ve Sorumluluk Bilinci

2015-04-01 16:59:00

İslam Tanıtım Merkezleri ve Sorumluluk Bilinci Bazı âlimler Kur’ân’ı çok iyi bildiklerini iddia ederler. Fakat kendilerine Kur’ân’dan muhtelif âyetler hatırlatıldığında sanki onları hiç duymamış gibi davranır, ne yapacaklarını bilemez, önce inkâr eder, sonrasında ise gerçekleri kabullenmek zorunda kalırlar. Bunlar yine de iyi kimselerdir; çünkü inatlaşmamış, düşünmüş ve hakkı geç de olsa kabul etmişlerdir. Ancak bazı sözde âlimler de vardır ki, bunlar gerçeklerle aralarına duvarlar örmüşlerdir. Onlara âyetler gösterilse, deliller sunulsa, ağızla kuş tutulsa yine değişen bir şey olmaz. Çünkü bunların gerçeğe ulaşmak gibi bir dertleri yoktur. Günü kurtarma ve durumu idare etme telaşındadırlar. Gerçeklerle yüzleşmek onlara zor gelir; inatla ve ısrarla üç maymunu oynamaya devam ederler. Bazen çaresizlik içinde ve de büyük bir duyarsızlıkla “Bırak o âyeti canım!” bile diyebilirler. Dolayısıyla her hoca geçineni “hoca kabul etmemek ve sözde âlimlere karşı dikkatli ve uyanık olmak” gerekir. “Serçeden başka kuş, çamdan başka ağaç bilmeyen” süfehaya itibar edip onların peşlerinden gidenler hiçbir zaman gerçeğe ulaşamamışlardır ve bundan sonra da kesinlikle ulaşamayacaklardır. Bu ifadelerimiz bir varsayım değil, uzun deneyimler sonucu oluşan bir birikimin dışa yansımasıdır.   Bu girişten sonra “Kur’an ile öğüt ver!” emrinin de (Kâf, 50/45. Ayrıca bkz. Zümer, 39/27) bir gereği olarak Tevbe suresinin 6. âyetini müminlere hatırlatmak ve onları sorumluluğa davet etmek istiyoruz. Âyeti birlikte okuyalım. “Eğer Allah’a ortak koşanlardan (sahte ilahla... Devamı

Anlamadan/ Dinlemeden Hüküm Vermek ve Uydurma Hadisler!

2015-03-25 16:14:00

    Anlamadan/ Dinlemeden Hüküm Vermek ve Uydurma Hadisler! Karşı tarafın ne söylediğini tam olarak anlamadan, gereken soruları sorup bunlara ikna edici cevaplar almadan ön yargıyla kanaatini ortaya koyan adam/ kadın ya sefihtir ya ahmaktır ya da şeref yoksunudur. Çünkü henüz muhatabının ne dediğini bile tam olarak anlamamış, anlamak istememiş, hemen hükmünü vermiş ve muhatabını ademe (yokluğa) mahkûm etmiştir. Muhatabıyla kendisi arasına koskocaman bir duvar örmüş ve onu kendisine düşman ilan etmiştir. Bununla da yetinmemiş muhatabının sözlerini dinlememeleri için öğrencilerini ve sohbetini dinleyenleri de kışkırtmaya kalkışmış ve muhatabını itibarsızlaştırmak istemiştir.   Öğrenciler ile onu sevenler ise bu şahıstan etkilenmiş, onu adam sanmış ve gerçekleri haykıran İslâm âlimini dinlemekten çekinmişlerdir/ kaçınmışlardır. Çünkü aleyhte kampanya yürüten bu zavallının cübbesine/ rütbesine/ titrine/ kılık ve kıyafetine bakarak onu adam zannetmiş ve körü körüne onun peşinden gitmişlerdir. Oysa o âlim geçinen fâsık her sayhayı (sağlam düşünceyi, tutarlı görüşü, yanlışını ona hatırlatan makul fikri, gerçeğe çağrıyı) kendi aleyhine zannetmiş, taraftarlarını kaybetmemek ve kendi çıkarlarını korumak için hezeyanlara başvurmuştur. Tam da burada münafıkların özelliklerinin anlatıldığı şu âyet-i kerimeyi hatırlatmakta fayda olduğunu düşünüyoruz: “Onları gördüğün zaman kalıpları (görünüşleri) senin hoşuna gider, onları beğenirsin. Konuştuklarında (ağızlarından çıkan yaldızlı, etkileyici ve parlak) sözlerine kulak verir (onları adam zanneder)sin. Gerçekte ise onlar, âdeta duvara dayatıla... Devamı

Müfterinin Şahitliğine Asla İtibar Edilmez!

2015-03-19 10:14:00

Müfterinin Şahitliğine Asla İtibar Edilmez! Kur’ân-ı Kerim, şahitliği ebediyen kabul edilmeyecek kimselerin özelliklerini ve onlara karşı müminlerin takınması gereken tavrı şöyle haber vermektedir.  “İffetli kadınları [zinayla] suçlayıp sonra da [bu suçlamayı doğrulayıcı yönde güvenilir] dört şahit getiremeyen kimselere gelince, böylelerine seksen değnek vurun; bundan böyle hiçbir zaman onların şahitliğini kabul etmeyin; çünkü bunlar gerçekten yoldan çıkmış kimselerdir! Ancak, bundan sonra (yaptığından ötürü) tövbe edip kendini düzeltenler  [bu kısıtlamanın dışındadır]; çünkü Allah çok acıyıp esirgeyen gerçek bağışlayıcıdır.”(Nûr, 24/4-5) Görüldüğü üzere bu âyete göre birisini suçladıktan sonra delil/ kanıt/ şahit getiremeyen kimselere kamuya açık alanda 80 sopa vurulur, bunları toplumun tanıması sağlanır ve bir daha da bu adamların/ kadınların şahitliğine asla itibar edilmez/ güvenilmez. Bu arada şu iki hatırlatmayı yapmamız uygun olacaktır: Birincisi; “Bu âyette iffetli kadınlardan bahsediliyor öyleyse iffetsiz kadınlara iftira atılabilir” diyen adam/ kadın süfehâdandır ve böyle bir sefihin sözüne asla itibar edilmez. Zira bu âyet, iffetli kadınlar üzerinden bir misal vermekte ve her türlü iftirayı içine alarak bunu yasaklamaktadır. İkincisi; “Bu âyette iffetli kadınlardan bahsediliyor, bir İslam âlimi denilmiyor ki, öyleyse İslam âlimlerine iftira atılabilir” diyen adam da ahmağın tekidir. Nitekim böyle bir beyinsize sadece acınır; çünkü böyle konuşan birisi zaten Kur’ân’ın maksadını/ ruhunu anlayamamıştır. Dolayısıyla böyle seviyesiz... Devamı

Ev Hanımlarının Kayıtsız Kalamayacağı Bir Teklif

2015-03-11 10:26:00

Ev Hanımlarının Kayıtsız Kalamayacağı Bir Teklif Dünyadaki yönetimlerin pek çoğunun “yuvalarında çocuk yetiştiren ev hanımlarına” gereken imkânı/ desteği sunmadıkları apaçık bir hakikatten başkası değildir. Kadın örgütleri ise sadece “çalışan kadınların sorunlarını” gündeme getirmekte, “ev hanımlarının sorunlarına” ise yeterince ilgi göstermemektedirler. Bu itibarla, ev hanımlarının da problemlerine eğilmeleri ve yeni projeler geliştirmeleri gerekmektedir. Son yıllarda ısrarla yapılan “üç çocuk tavsiyesinin” başarılı olamadığı ve mevcut yasal düzenlemelerle de “bu temenninin hayata geçirilmesinin mümkün olamayacağı” anlaşılmaktadır. Dolayısıyla gelişen ve gelişmekte olan büyük devletlerle mücadele edebilmek, kalkınmayı sürdürebilmek için genç ve dinamik nüfusa ihtiyaç vardır. Ancak lafla peynir gemisinin yürümesi de mümkün değildir. Bunun için yapılması gerekenler vardır. Bu konudaki görüşümüzü söylemeye geçmeden evvel şu hatırlatmayı yapmamız gerekmektedir: “Aşağıda sunacağımız önerinin patenti tamamen bize ait olduğundan kaynak gösterilmemiz ve hayırla anılmamız her zaman ki dileğimizdir. Burada ödül değil sadece dua beklentimiz vardır. Ürettiğimiz bu fikri çalarak kendilerine mal edenlere hakkımızı hiçbir şekilde helal etmemiz söz konusu değildir.” Şimdi ev hanımlarıyla ilgili âcizane önerimizi şu şekilde ifade edebiliriz: “Beş çocuk doğuran ve bunların yetiştirilmesi/ eğitilmesi noktasında her türlü fedakârlığı yapan, bu çocukları topluma kazandıran, tamamının 12 yıllık zorunlu eğitim almasına imkân sağlayan bir ev hanımı beşinci çocuğu 12 yıllık zo... Devamı

Bekâret Neden Önemlidir?

2015-03-04 11:07:00

    Bekâret Neden Önemlidir? Yüce Allah, hiçbir şeyi boş, sebepsiz ve anlamsız yere yaratmamıştır. Mutlaka O’nun yarattığı şeylerin bir anlamı, amacı ve hikmeti vardır. Dolayısıyla yaratılan her şeyi yerli yerinde ve amacına uygun olarak kullanmak gerekir. Nitekim adalet; hak edene hak ettiği şeyi vermek ve her şeyi yerli yerinde kullanmakken, zulüm ise bunun tam tersini yapmaktır. Bu itibarla, evlilikte güveni sağlayan en önemli bir bağ olan “bekâret” İslam’a göre son derece önemlidir ve bunu hor/ hakir görmek, vaktinden önce bozulmasını savunmak bizim dinî, ahlâkî ve kültürel değerlerimize ters bir durumun varlığını kabul etmek demektir. Çünkü cinsellik özel bir ilişkidir ve özel olanla paylaşılır. Her iki cins için de cinselliğin yaşanacağı ilk kişi sadece ve sadece kendi eşi olmalıdır. Bu da nikâh/ düğün sonrası kurulacak yuvada “en özel ve en mutlu anda” yaşanmalıdır. Çünkü bizim kültürümüzde “gerdek gecesinin” ayrı bir yeri, anlamı ve önemi vardır. Bu nedenle İslâm’a göre hem erkeğin hem de genç kızın cinsel duygularını evlilik öncesi başka kişilerle yaşamaları edep ve ahlak dışı bir davranıştır. Zira bunun İslam ahlâkı ile bağdaştırılabilmesi kesinlikle mümkün değildir. Ancak Müslüman olmadığını söyleyenlerin ve bekârete kötü gözle bakanların durumları sadece kendilerini ilgilendirecektir. Onlar, diledikleri gibi yaşama hak ve özgürlüğüne sahiptirler. Nitekim onların değerler sistemi onlara, bizim değerler sistemimiz de bize aittir. (Kafirûn, 109/1-6. Ayrıca bkz. Kasas, 28/55; Şûrâ, 42/15) Zorla, dayatmayla ve baskıyla başkalarını değiştirmek söz konusu değildir. (... Devamı

Kaçak Elektrik Kullanmak Haramdır!

2015-02-26 00:15:00

Kaçak Elektrik Kullanmak Haramdır! Ücretini ödemeden, kendi kafasına göre ortaya attığı bir takım gerekçelere dayanarak kaçak elektrik kullanmak haramdır. “Devlet size bakmak zorundadır; buralara hiç yatırım yapmadılar zaten; öyleyse kaçak elektrik kullanmak caizdir, bu sizin hakkınızdır” diyen sahte şeyhlerin/ sahte hocaların/ yarım mollaların kendilerinden menkul fetvalarına kananlar büyük bir vebali omuzladıklarını bilmelidirler. Kıyamet günü bu hoca müsveddeleri de, onların palavralarına kanarak kaçak elektrik kullananlar da, kamuyu zarara uğratanlar da kesinlikle sorumlu olacak ve iflastan kurtulamayacaklardır. Öte yandan kaçak elektrik kullananlarla baş edemeyerek onların kullandığı kaçak elektriğin bedelini “faturasını zamanında ödeyen dürüst vatandaşa” yükleyenler de görevlerini hakkıyla yapmadıkları, vazifelerini savsakladıkları, gereken tedbirleri zamanında almadıkları, kaçak elektrik kullanıma göz yumdukları, bazı şeyleri bahane ederek bu suçluları cezalandırma yoluna gitmedikleri için sorumlu olacaklardır. Dolayısıyla Yüce Allah’tan korkan, kul hakkı ihlalinden çekinen ve vebalden kurtulmak isteyenlerin vazifelerini hakkıyla yapmaları ve gereken yasal düzenlemeleri bir an önce hayata geçirmeleri elzemdir. Kanaatimizce hiçbir gerekçe kaçak elektrik kullanımını meşru ve haklı kılmaya/ göstermeye yetmeyecektir. Bu nedenle kullandığı/ aldığı hizmetin bedelini ödemeyen sorumsuz insanlar “milyonlarca vatandaşı zarara uğratmanın bedelini” bu dünyada da mutlaka ödemeli ve hak ettikleri cezaya çarptırılmalıdırlar. Aynı şekilde yıllık kazancı yüzbinleri bulan birinin vergiden kaçırmak için bu büyük gelirinin çok az bir kısmını beya... Devamı

Tesettür Neden Önemlidir?

2015-02-18 19:39:00

Tesettür Neden Önemlidir? Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de tesettürü farz kılmış ve bunu şöyle emretmiştir: “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, (dışarı çıkacakları zaman) bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların (erdemli/ iffetli kadınlar olarak) tanınıp incitilmemeleri (alçak, cani ve ahlaksız kimselerin kötü bakışlarıyla/ tacizleriyle/ saldırılarıyla rahatsız edilmemeleri) için daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Ahzab, 33/59). Âyette geçen cilbab, “dış kıyafet” anlamına gelmektedir. Cilbab, elbise gibi üste giyilen, vücut hatlarını belli etmeyen bir giysidir. Bu, pardösü olabileceği gibi çarşaf veya benzeri bir kıyafet de olabilir. Zira İslam’da tesettür vardır; belli bir kıyafet dayatması söz konusu değildir. Bu “örtünme emri”, zamanın ve şartların değişmesiyle asla değişmez ve hükmü kıyamete kadar da bâkidir. Ancak örtünmenin şekli, rengi, deseni, kalıbı, modası kültürden kültüre, coğrafyadan coğrafyaya değişkenlik gösterebilir. Burada önemli olan, örtünen kadının ciddi, vakur ve saygın bir hanımefendi olduğunu çevresine göstermesi ve vücut hatlarını hiçbir şekilde belli etmemesidir. Fakat beğenilme arzusuna yenik düşerek vücudunu cömertçe teşhir eden, dişiliğini ön plana çıkartan bir kadının “ahlaksız erkeklerin dikkatini çekmesi” ve onları tahrik etmesi söz konusu olabilir. Bize göre böyle giyinen kadınlar da onları bakışlarıyla süzen erkekler de elbette yanlış yapmaktadır ve her iki cinsin de bu tavrı son derece edep ve ahlak dışıdır. Ancak herhangi bir kadın “açı... Devamı

Takdire Evet Takdise Hayır!

2015-02-11 20:34:00

Takdire Evet Takdise Hayır! İnsanlara ancak çalışmalarının karşılığı vardır ve elbette herkes çabalarının karşılığını bu dünyada da almalı ve gerektiğinde de takdir edilmelidirler. Ancak her zaman olduğu gibi burada da ölçü kaçırılır, liderler aşırı derecede kutsanır, onların yanlış yapmayacaklarına inanılır ve körü körüne peşlerinden gidilirse, o takdirde böyle yapan kişilerin “inanç noktasında büyük felaketler yaşaması” da kaçınılmaz olur. Zira Kur’ân, Yüce Allah’a şirk koşan ve liderlerini ilah edinenleri şiddetle eleştirmekte ve şu uyarıyı yapmaktadır: “Yahudiler, “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise, “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar! (Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa bunlar da ancak bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe, 9/30-31) Burada rab edinme; elbette din adamlarına “secde etme” anlamında değil, tam tersine onların “haram ve helal kılma yetkilerinin olduğuna inanma, hatasız/ masum/ günahsız olduklarını kabul etme, körü körüne onlara itaat etme” anlamındadır. Nitekim Hz. Peygamber bu âyeti; “Onlar, hahamlarına ve rahiplerine ibadet etmiyorlardı. Fakat hahamları ve rahipleri bir şeyi onlara helal kılınca helal sayıyor, haram kılınca da haram sayıyorlardı” şeklinde açıklamaktadır. (Tirmizî, 44/Tefsir, 9:... Devamı

Atanamayan Öğretmen Palavrası!

2015-02-04 21:42:00

Atanamayan Öğretmen Palavrası! Son yıllarda ülkeyi karıştırmak isteyen bazı şer odaklarının kendi süflî çıkarları için üniversite mezunu genç işsizlerin duygularını istismar ettikleri, görev alamamalarını dillerine doladıkları dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu kesimler, “atanamayan öğretmen” jargonu üzerinden hem gençleri hem de ailelerini tahrik etmekte ve bir algı operasyonu yürütenlerin ekmeklerine yağ sürmektedirler. Elbette üniversite mezunu yüzbinlerce genç işsizin olduğu doğrudur. Ancak her üniversite mezununa devletin iş imkânı sağlayacağı düşüncesi de “geçmişin tortularından kurtulamamış kimselerin sakat bir anlayışından başkası” değildir. Çünkü artık dünya değişmiştir; herkes nitelikli elemanları kapma derdindedir. Kendini çok iyi yetiştirenlere dünyanın her yerinde iş imkânı olduğu açıktır. Bununla birlikte üniversite mezunu genç girişimciler devletin sağladığı teşviklerden faydalanarak kendi şirketlerini kurabilir ya da özel sektörde çalışma imkânına kavuşabilirler. Veya kendilerini çok iyi yetiştirir, girdikleri sınavda en yüksek puanları alır ve devlet kadrolarına atanabilirler. Veyahut üniversite yıllarında çok iyi bir yabancı dil öğrenmişlerse mesleklerini yurt dışında icra edebilir ve çok daha fazla para kazanabilirler. Ancak kendini iyi yetiştirmemiş, kızlarla/ erkeklerle dolaşıp gününü gün etmiş, kafe köşelerinde sabahlamış, sinema salonlarında keyif çatmış, okey masalarında gençliğini tüketmiş, facebook ve twitter gibi sosyal medya organlarında vaktini öldürmüş, çeşitli evlerde/ yurtlarda beyninin yıkanmasına müsaade etmiş, sınav zamanları ezber yaparak veya en düşük no... Devamı

Aklını Kullanmayan Atanın Her Söylediğine İnanılır mı?

2015-01-28 11:30:00

Aklını Kullanmayan Atanın Her Söylediğine İnanılır mı? Babaların çocukları hakkındaki her söylediklerinin doğru olduğunu/ olacağını iddia eden ya da buna inanan insanların akıllarından bir sorununun olduğu muhakkaktır. Çünkü eğer öyle olsaydı Hz. İbrâhim hakkında konuşan müşrik ve putperest babasının her söylediğinin doğru olması gerekirdi. Oysa Kur’ân, böyle sakat bir mantığı/ zihniyeti şiddetle reddetmektedir. Zira Kur’ân’a göre önemli olan soy, sop veya kan bağı değil, “akıl, mantık, muhakeme, evrensel hukuk ve ahlâk ilkeleri ışığında” karar vermektir. Nitekim inanmış bir babanın kâfir bir oğlu olabilirken, kâfir bir babanın mümin bir oğlu olabilir. Birinciye örnek Hz. Nûh’un oğlu iken, (Hûd, 11/42-43) ikinciye örnek Hz. İbrâhim’in babasıdır. (Enâm, 6/74; Meryem, 19/46; Mümtehine, 60/4) Veya mümin bir kocanın kâfir bir karısı olabilirken, kâfir bir kocanın mümin bir hanımı olabilir. Birinciye örnek Hz. Lût’un karısı iken, (Hicr, 15/59-60; Ankebût, 29/32-33; Tahrim, 66/10) ikinciye örnek Firavun’un eşidir. (Tahrim, 66/11) Aynı şekilde kardeşlerin de birbirleri hakkındaki değerlendirmeleri her zaman gerçeği yansıtmaz. Çünkü Hz. Âdem’in iki oğlu arasındaki kavganın cinayetle sonuçlandığı, (Mâide, 5/27-31) Hz. Yâkub gibi bir Peygamber’in oğullarının kıskançlıkla kardeşleri Hz. Yûsuf’u kuyuya attıkları Kur’ân’ın bir ifadesidir. (Yûsuf, 12/7-19) Dolayısıyla Kur’ân’ın bu gerçeklerinden habersiz süfehanın babalarının, karılarının veya kardeşlerinin söylemlerine bakarak “oğullar, kocalar veya kardeşler” hakkında gelişigüzel konuşmaları, sağlıklı olmayan değer... Devamı

Lafızcı Akımlar ve Bu Felaketten Çıkartılacak Dersler!

2015-01-22 13:47:00

Lafızcı Akımlar ve Bu Felaketten Çıkartılacak Dersler! Günümüzde Batılı güçlerin de desteğiyle Neo-Hâricîlik, Neo-Selefîlik, Neo-Vehhâbîlik gibi çeşitli akımlar ortaya çıkmaya başladı. Bunlar kendi ürettikleri yanlış din yorumlarını Selefîlik’i de kullanarak onaylatmaya ve her zaman haklı olduklarını iddia etmeye başladılar. Bu akımlar eskiden beri var olan fıkıh ekollerini “bidat üretmekle”, zühd hayatı yaşamaya çalışan mutasavvıfları -toptancı bir yaklaşımla- “dalaletle düşmekle”, akıl ve reyi öneren ulemayı da “zındık olmakla” suçladılar; kısaca kendilerinin dışında kalan herkesi tekfir etmekte herhangi bir mahzur görmediler. Oysa Kur’ân ve Sünnet ile doğru bir ilişki kurulması ancak “akıl ve rey” ile mümkün olabilirdi. Bu akımlar ise akla değil “nakle” önem verdiler. Sahih hadisleri anlamaya çalışmak bir yana, kimin söylediği tam olarak belli olmayan her rivayeti/ haberi “hadis diye Hz. Peygamber’e atfettiler” ve bunlara dayanarak Kur’ân’ı anlamaya çalıştılar. Aklı yok saydıkları, rivayeti önceledikleri ve körü körüne atalarının yanlışlarını savundukları için de Kur’ân’ı doğru dürüst anlayamadılar. Sağlıklı tefekküre bu kadar önem veren dini “akıl ve mantık kuralları” dışında anlamaya çalışmak onları iyice çıkmaza soktu. O yüzden de Kur’ân ve Sünnet’i anlama biçimleri her zaman sorunlu oldu. Lafzın ifade ettiği manaya odaklandıkları için Yüce Allah’ın maksadını/ gayesini bir türlü anlayamadılar; anlamak için de çaba sarf etmediler. Hz. Peygamber’in neden öyle söylediği ve davrandığını araşt... Devamı

Müslüman Terörist Olamaz, Terörist de Müslüman Olamaz!

2015-01-15 12:01:00

Müslüman Terörist Olamaz, Terörist de Müslüman Olamaz! Her şeyden evvel şunu ifade edelim ki, emperyalist Batı dünyasının demokrasiden, insan haklarından, hukukun üstünlüğünden ve ifade özgürlüğünden bahsetmeye hiç mi hiç hakları yoktur.  Çünkü Amerika kıtasındaki 150 milyon Kızılderili’yi hunharca katleden ve topraklarını ellerinden alan barbarların insan haklarından bahsetmeye hakları yoktur. Avusturalya kıtasındaki 20 milyon Aborjin’i hunharca katleden ve ülkelerini ellerinden alan barbarların insan haklarından söz etmeye hakları yoktur. Afrika kıtasındaki milyonlarca insanı öldüren, 150 milyon zenciyi köleleştiren, bu ülkelerin doğal kaynaklarını kendi ülkelerine taşıyan barbarların insan haklarından bahsetmeye hakları yoktur. Dünyanın değişik coğrafyalarındaki ülkeleri sömürgeleştiren, onların kaynaklarına sömüren, bu ülkelerin özgür insanlarını utanmadan “köle diye satan”, üstelik bu ülke vatandaşları arasında ayrımcılığı körükleyerek birbirlerine düşüren, iç savaşlar çıkartan barbarların insan haklarından bahsetmeye hakları yoktur. Kendi dünyevî çıkarları uğruna başlattıkları I. ve II. Dünya savaşlarında 50 milyon insanın ölümüne neden olan barbarların insan haklarından bahsetmeye hakları yoktur. Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye atom bombalarını atıp yüzbinlerce insanın ölümüne, milyonlarcasının sakat kalmasına neden olan barbarların insan haklarından bahsetmeye hakları yoktur. Avrupa’nın göbeğinde Bosna-Hersek’te 1992-1995 yıllarında yüzbinlerce Müslümanı katleden, milyonlarcasını topraklarından sürgün eden, Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nü... Devamı

Aspirin mi Ameliyat mı?

2015-01-08 13:28:00

Aspirin mi Ameliyat mı? İnsanların çoğunluğu genellikle sorumluluk almaya yanaşmaz, her zaman işin kolayına kaçar ve bir köşeye çekilip kendine kendine söylenmeyi marifet zanneder. Oysa böyle bir mantık sakat bir mantıktır; sığ, basit ve seviyesiz bir yaklaşımdır. Zira böyle tipler sorumluluk almaktan kaçarak hem dünyada hem de ahirette kolayca kurtulacaklarını ve rahat edeceklerini zannederler. Oysa bu şeytanın ayartmasından ya da insanın hüsnü kuruntusundan başka bir şey değildir. Çünkü kafasını toprağa gömen sonra da her yerin karanlık olduğunu iddia eden kişi zavallının/ ahmağın tekidir. Nitekim böyle yapan birisi, her yeri kendine karanlık etmiştir; zira kafasını toprağa gömmüştür. Oysa dışarıda güneş parıldamaya ve etrafı aydınlatmaya devam etmektedir. Dolayısıyla gerçekleri görmezlikten gelen, hakikate karşı kör, sağır ve dilsiz kesilen birisi kimseye zarar veremez; sadece kendine yazık eder. Bir örnekle ne demek istediğimizi anlatmaya çalışalım. Bir insan hastalanır, uzman doktora gider, her türlü tahlil ve tetkik sonucunda kendisine iki kalp damarının tamamen tıkalı olduğu ve mutlaka ameliyat olması gerektiği söylenir, başka uzman doktorlar da gereken incelemeler sonucunda aynı teşhisi koyar ve ameliyat önerirlerse, bu hastaya düşen vazife ameliyat olmak ve şifayı Allah’tan beklemektir. Ancak bu hasta, uzman doktorların tüm teşhis ve tavsiyelerine kulak asmaz, işin gerçek anlamda uzmanı olmayan yarım doktorlara gider, şikâyetlerini onlara iletir, onlar da gelişigüzel bir muayeneden sonra; “Bir aspirin yut geçer! Ameliyata gerek yok! Baksana herkes böyle yapıyor, iyileşirsin merak etme! Allah şifa verir” diyerek onu rahatlatırlarsa, o kişi de yarım doktorların bu dediğini yapar, sonra da canından olursa burada hem hasta hem d... Devamı

Zalime Destek Olmak da Zulümdür!

2015-01-02 16:52:00

  Zalime Destek Olmak da Zulümdür! Farklı görüşleri/ fikirleri/ tanıkları dinlemeyerek tek taraflı habere/ bilgiye/ şahide bakarak karar veren kişi kim olursa olsun yanılır; yanılması kaçınılmazdır; bu şaşmaz bir gerçektir. Aynı şekilde bir azizi/ papazı/ hahamı/ patriği/ veliyi/ hocayı/ şeyhi/ ikonu/ putu aşırı derecede, adeta taparcasına sevmenin/ kutsallaştırmanın gözü kör, kulağı sağır edeceği ve kişinin hakikati görmesine engel olacağı da ecdadın gelecek nesillere ışık tutan önemli bir tecrübesidir. Dolayısıyla “bu iki önemli tecrübeyi” göz ardı ederek dolduruşa gelen, karşıt görüşleri dinlemeyen/ okumayan/ anlamayan, körü körüne liderine/ şeyhine/ hocasına itaat eden, uyutulmayı isteyen, pembe yalanlara kanarak kendini avutan insan sağlıklı karar veremez ve asla doğru bir hüküm ortaya koyamaz. Sadece doğru yolda olduğunu zanneder o kadar. Oysa “zan” hiçbir zaman gerçeğin yerini tutamaz. Nitekim âyette şöyle buyrulmaktadır: “Onların çoğu sadece zanna (asılsız bilgiye/ kuruntuya) uymaktadırlar. Gerçekte zan hakikat karşısında bir şey ifade etmez. Gerçek şu ki, Allah onların yaptıklarını bütünüyle bilmektedir.” (Yûnus, 10/36) Akıllı olduğunu iddia eden kişi eğer “böyle ön yargılara” sahipse hiçbir zaman hakikate ulaşması ve doğru karar verebilmesi mümkün olmayacaktır. Bu nedenle peşin fikri terk eden ve akl-ı selim ile hareket eden insan, Kur’an ve Sünnet’in ilkeleri ışığında düşündüğünde doğru karar alabilir. Doğru karar verebilmek için hem akl-ı selime hem de kalb-i selime ihtiyaç vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün ne malın bir faydası olur, ne de evlâdın. Yalnızca Allah'... Devamı

Hz. Peygamber Hangi Âlemlere Rahmettir?

2014-12-25 13:32:00

Hz. Peygamber Hangi Âlemlere Rahmettir?   Hz. Peygamber’in “âlemlere” rahmet olarak gönderildiğinde hiçbir şüphe yoktur. Onun “âlemlere” rahmet olarak gönderildiğini belirten şu âyetleri birlikte okuyalım:  “(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. De ki: “Bana yalnızca, tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyedildi; o halde artık O'na boyun eğecek misiniz?” Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “(Bana emrolunan Kur’an’ı ayırım yapmadan) size eşit olarak bildirdim. Tehdit edildiğiniz şey yakın mı yoksa uzak mı, bilmiyorum.” (Enbiyâ, 21/107-109). Görüldüğü üzere Hz. Peygamber son elçidir ve onun getirdiği ilahî mesaj tüm insanlığa bir rahmet olmayı beklemektedir. İslam âlimleri arasında tartışılan konulardan biri de bu “âlemler” kelimesiyle kast edilenin “hangi âlemler” olduğu hususudur. Acaba Hz. Peygamber insanlar âleminin mi yoksa cinler âleminin mi peygamberidir? Yoksa her iki âleme birlikte gönderilen ve her iki tarafa da “üsve-i hasene” olmayı “bir şekilde” başaran bir elçi midir? Oysa Kur’ân’a bakıldığında yeryüzünde gezip dolaşanların melekler olması halinde onlara “melek peygamber” gönderileceği açıkça haber verilmektedir. Âyeti birlikte okuyalım. “De ki: “Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik.” (İsrâ, 17/95) Görüldüğü üzere yeryüzünde yaşayan insanlar olduğu için onlara kendi içlerinden, anladıkları dili konuşan, model alabilecekleri “insan peygamberler” gönd... Devamı

Keyfi Olarak Namazı Kazaya Bırakmak Yoktur!

2014-12-18 12:40:00

Keyfi Olarak Namazı Kazaya Bırakmak Yoktur! “Kaza namazı yoktur” ile “Keyfi olarak namazı kazaya bırakmak yoktur” cümleleri arasındaki “bariz farkı” bir türlü anlamak istemeyen “süfehaya” tekrar tekrar anlatmak, hatırlatmak, bıkmadan usanmadan söylemek İslâm’ın emri olduğu için bu köşe yazısını yazmamız farz olmuştur. Çünkü hâlâ bu gerçeği görmek istemeyen, “keyfi olarak terkedilen bir namazın da kazası olduğu algısını” insanların zihinlerine yerleştirmeye devam eden, böyle bir anlayışı sahiplenip savunan, İslam’ı bir bütün olarak anlamak ve anlatmaktan aciz olan, İslam’ı yanlış tanıtmaktan korkmayan ve fakihlerin içtihatlarını bile yanlış yorumlayarak müçtehitlerin kul haklarını ihlal eden hoca/ şeyh/ âlim bozuntuları bulunmaktadır. Dolayısıyla “Kaza namazı yoktur” ile “Keyfi olarak namazı kazaya bırakmak yoktur” arasındaki farkı çok iyi anlamak lazımdır. Bu farkı anlamak istemeyenler vesvâsi’l-hannâs’ın yoldaşıdır ve hem kendilerine hem de saptırdıklarına yazık etmektedirler. Tekrar ifade edelim ki, “Kur’ân-ı Kerim’de kaza namazından bahseden hiçbir âyet yoktur ve kesinlikle keyfi olarak namazı kazaya bırakmak” söz konusu değildir. Zaten bu gerçeği aklı başında her İslam âlimi kabul etmektedir. Ancak bazı kimseler; “Birilerine şirin görüneceğiz, birilerinin saldırılarından kurtulacağız, şimşekleri üzerimize çekmeyeceğiz, durumu idare edeceğiz, insanları ibadet yapmaya teşvik edeceğiz” gibi hüsnü kuruntularla İslam’a hizmet ettiklerini zannetmekte ve çok büyük bir yanlış yaptıklarını kesinlikle fark edememektedirler. İşte amacımız; hem onları hem de onların ... Devamı

Hz. Peygamber’in Sünnet’i Deyince Anlaşılması Gereken Nedir?

2014-12-11 16:49:00

Hz. Peygamber’in Sünnet’i Deyince Anlaşılması Gereken Nedir? Sünnet; Hz. Peygamber’in yaşayış tarzı ve onun sürekli olarak yaptığı davranışlardır. Nitekim kelime sözlükte “yol” ve “gidişat” anlamlarına gelmektedir. Yani Sünnet; “ara sıra ve gelişigüzel yapılan şeyleri değil, âdet niteliğinde devamlı ve sürekli, aynı zamanda bilinçli davranışları” ifade eder. Bununla birlikte her İslâmî disiplin kendi açısından bir Sünnet tanımı yapmış ve bunu yaparken de kendi döneminin şart ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmuştur. Hadisçilere göre Sünnet; “Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirleri”, Fıkıhçılara göre “Hz. Peygamber’in farz ve vacip dışında yaptığı şeyler”, Usûlü fıkıhçılara göre “Hz. Peygamber’in Kur’an dışında getirdiği hükümler” Kelâmcılara göre ise, “bid’atin karşıtı olan şeyler”dir. Oysa Hz. Peygamber’in Sünnet’i bu tanımlamalara sığmayacak kadar çok önemli bir kavramdır ve hayatın her alanını kuşatmaktadır. Çünkü Sünnet doğru tanımlanamadığı takdirde müminlerin Hz. Peygamber’i doğru anlaması ve onu örnek alması imkânsız hâle gelmektedir. Bu itibarla, çağın değişen şart ve ihtiyaçlarına göre Sünnet’i yeniden tanımlamak ve yorumlamak kaçınılmaz görünmektedir. Dolayısıyla Sünnet’i “Hz. Peygamber’in örnekliğinden ilham alınarak çizilen yol ve belirlenen rota” şeklinde ifade etmek de mümkündür. Sünnet; Hz. Peygamber’in her yaptığı değil, “Peygamber sıfatıyla yaptığı” ve müminlerden de yapılmasını istediği fiillerdir. Bu nedenle... Devamı

“Bu Zamana Kadar Kimse Bilemedi de Sen mi Bildin?” Safsatası!!!

2014-12-04 00:02:00

“Bu Zamana Kadar Kimse Bilemedi de Sen mi Bildin?”Safsatasına Cevap Bir sahanın uzmanının uzun yıllar üzerinde kafa patlatarak ulaştığı bir sonucu değersizleştirmek için bir takım art niyetli Müslümanların kullandığı bazı yöntemler vardır. Bunlardan birisi de hiç kuşkusuz o görüş sahibini susturmak ve toplum nezdinde itibarsızlaştırmak için “Bu zamana kadar kimse bilemedi de sen mi bildin?”söylemidir. İlk bakışta kulağa hoş gelen ve oldukça da etkileyici olan bu retorik aslında içi boş bir söylemden başkası değildir. Bu sözü söyleyenlerin tamamının kıskançlık ve haset duygularıyla hareket ettikleri, cahilce bir tavır sergiledikleri, dünya gerçeklerinin ve değişimin farkında olmadıkları ve Hz. Peygamber’in şu uyarısını göz ardı ettikleri söylenebilir. Hz. Peygamber buyurdu ki: “Allah benim sözümü işitip kavrayan, sonra da işittiği gibi başkalarına aktaran kimsenin yüzünü ak etsin (onu cennetine koysun!) Kendisine sözlerim ulaştırılan niceleri vardır ki, sözlerimi dinleyenlerden daha kavrayışlıdırlar. Yine niceleri vardır ki, derin bilgili ve anlayış sahibi olmadıkları halde kendilerinden daha derin anlayışlı olanlara bilgi taşırlar.” (Tirmizî, 39/İlim 7 (V, 34), nr: 2657, 2658; İbn Mâce, Mukaddime 18, (I, 84-85), nr: 230-233; 25/Menâsik 76 (II, 1015-1016), nr: 3056; Dârimî, Mukaddime 24 (I, 65-66), nr: 233-236; İbn Hanbel, I, 437, III, 225, IV, 80, 82, V, 183). Görüldüğü üzere Hz. Peygamber kendi sözlerinin gelecek nesillere ulaştırılmasını tavsiye etmektedir. O, bunu yaparken sözlerini daha iyi anlayıp yorumlayabilecek, hadisin inceliklerine nüfuz edebilecek, sözünün maksadını daha iyi kavrayabilecek derin anlayış sahibi kimselerin ilerleyen yıllarda gelebileceğine d... Devamı

Hakaret Etmeyi Bırak! Varsa Fikrini Söyle!

2014-11-27 13:31:00

  Hakaret Etmeyi Bırak! Varsa Fikrini Söyle! Karşısındaki insanı dinlemeden, ne söylediğini anlamadan, kendi kafasındaki mevcut şablona göre bir kanaat oluşturan sonra da hakaretlere başlayan aklı kıt insanlar her dönemde olmuştur. Bu tür fanatikler (cemaat/ tarikat/ parti/ takım/ ideoloji mensubiyetiyle hareket eden zavallılar) aklı, mantığı, evrensel hukuk ve ahlak ilkelerini bir kenara koyup duygularıyla hareket etmişlerdir.    Kur’an ve Sünnet’in ilke ve esaslarına uygun farklı görüş ve düşünceleri “İslam ümmeti için bir rahmet” olarak değerlendiren Hz. Muhammed’in bu uyarısını dikkate almayan böyle ham/ kaba Müslümanların İslâm’ı hakkıyla temsil edebilmelerine imkân ve ihtimal yoktur. Çünkü dinî ve ahlâkî değerleri tam olarak anladığı, uyguladığı ve savunduğu iddiasındaki bu kimseler karşıt fikri tenkit edip çürütmek yerine her türlü hakareti yapmayı, nefret söylemi geliştirmeyi, itibarsızlaştırmayı, değersizleştirmeyi bir marifet zannetmişlerdir. Dindar (!) olduğunu iddia eden bu kimseler muhataplarına cevaplar veremeyince halkı yanlarına çekebilmek için ehil ilim sahiplerini “sapıklık ve tekfirle” suçlamışlardır. Bu tür bağnaz ve fanatik kimselerin düşünce ve ifade özgürlüğüne gösterdikleri saygı, onların ne kadar dini bütün kimseler (!) olduklarını ortaya koyması bakımından ilginçtir. Farklı bir düşünceyi anlamaya çalışmak ve ikna edici cevaplar vermek yerine o düşünceyi seslendirenin kişiyi, “sarhoş, ayyaş, kâfir, münafık, mecûsî, ateist, komünist, zındık, ehl-i sünnet düşmanı, hadis düşmanı, İslam düşmanı vs.” olmakla suçlamak asla ikna edici değ... Devamı