Din Kardeşliğinin Anlam ve Önemi

2016-04-13 21:08:00

Din Kardeşliğinin Anlam ve Önemi Bilindiği üzere tevhid, Yüce Allah’ın varlığını ve birliğini gönülden tasdik etmek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Zira insanın yaratılış gaye ve hikmeti tevhide dayanır. Bütün peygamberler, tevhid inancını yeryüzünde egemen kılmak üzere görevlendirilmişlerdir. Onlar, bu uğurda çetin mücadeleler vermiş ve çok ağır imtihanlardan geçmişlerdir. Tevhid inancının son elçisi Hz. Muhammed de, Allah’ın varlığını ve birliğini tüm insanlığa tebliğ etmiş ve onları yalnızca Yüce Allah’a kul olmaya davet etmiştir. Rahmet peygamberi, kısa sürede şirk toplumundan tek Allah’a inanan muvahhit bir toplum inşa etmiş, onun Mekke’de yaktığı tevhid meşalesi, karanlıkları aydınlığa; zulmü adalete; kin, nefret ve düşmanlığı, şefkat, merhamet ve barışa dönüştürmüştür. Hz. Peygamber, sadece tevhid inancını değil, beraberinde vahdet anlayışını da getirmiştir. Onun getirdiği vahdet anlayışı, Ensar ve Muhacir kardeşliğiyle zirveye ulaşmış, bir ve beraber olmanın en nadide örneklerini tüm dünyaya sunmuştur. Hz. Muhammed’in getirdiği bu anlayış, dilleri, renkleri, ırkları farklı olan ama inançları, gayeleri, gönülleri bir olan yüzbinlerce müslümanı din kardeşliği çatısı altında bir araya getirmiştir.   Bilindiği üzere tevhid, sadece bir inanç ve düşünce sistemi değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Tevhidin bireysel hayattaki tezahürü, bu inancın gereğine göre yaşamaktır. Rabbimize, kendimize, çevremize, kâinata karşı sorumluluklarımızın bilincinde olmaktır. Kısaca tevhidin toplumsal hayattaki karşılığı, “vahdet”tir. Vahdet, kardeşlik, dostluk, sevgi, saygı, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşmadır; birlikte yaşama şuuruna s... Devamı

Hasan el-Basrî’nin Bazı Önemli Sözleri Üzerine

2016-03-31 20:07:00

Hasan el-Basrî’nin Bazı Önemli Sözleri Üzerine Hasan el-Basrî (ö. 110/728), tabiîn döneminin en önemli âlimlerindendir. Kendisi Kur’ân’a, sünnet’e ve akla önem veren bir şahsiyyettir. Mesela o şöyle söylemektedir:  “Allah Teâlâ, yalnızca ilmi olana değil, derin anlayış ve kavrayışı olana değer verir.” Hasan el-Basrî, bu sözüyle sırf bilginin yeterli olmadığını, kritik analitik düşünmek gerektiğini, basiret ve feraseti artırmanın şart olduğunu ifade etmeye çalışmıştır. Nitekim onun yanında birisinin “salih ve iyi bir insan” olduğu söylendiğinde hemen “Aklı nasıldır?” diye sorardı. Hasan el-Basrî, bununla söz konusu kişinin her duyduğuna hemen inanmayan, sorgulayan ve eleştirel düşünen biri olup olmadığını öğrenmek isterdi. Çünkü ona göre bilgiyi dolgu malzemesi olarak kullananlar, işin özünü bırakıp kabuğu ile ilgilenenler, atıl bilgiyi toplayıp aktaranlar büyük bir hata ve yanılgı içindedirler. Böylelerinin ne kendilerine ne de başkalarına faydası dokunabilir. Nitekim Hasan el-Basrî, bir başka sefer şöyle söylemiştir: “Allah’ın kitabından bir delile dayanmayan her görüş hakikatten bir sapmadır.” O, bu veciz sözüyle Kur’ân’a ne kadar büyük değer verdiğini göstermiş, etrafında olup da yanlış yapanları ve hakikatten uzaklaşanları nazik bir şekilde uyarmıştır. Hasan el-Basrî, bir başka sefer şöyle söylemiştir: “Ahmaklardan ne kadar uzak durulursa Allah’a o kadar yaklaşılır. Akıllı kimseler ortak hareket ederse Allah’ın dini güçlenir.” Görüldüğü üzere Hasan el-Basrî, İslâm’a hizmet ... Devamı

Gelenekselcilik ve Yenilikçilik

2016-03-10 18:06:00

  Gelenekselcilik ve Yenilikçilik Gelenekselcilik; geçmişte ortaya konan İslâm düşüncesi alanındaki çalışmalara (yani geleneğe) birinci planda önem veren, geçmiş düşünce ve yorumlara, yeni yorumlar karşısında “üstünlük tanıyan” bir eğilimdir. Bu eğilim, bugünkü meselelere geçmişte çözüm arar ve geçmişi mutlak otorite kabul eder. Zira gelenek, onlara göre serâpa bir hikmet ürünüdür. Gelenekselcilik; geçmiş otoriteleri eleştirmez, bilakis onları yüceltir, hatta dokunulmaz addederek kutsallaştırır. İslam düşüncesinde köklü değişiklikler yapılmasına karşıdır. Bu sebeple Kur’ân ve Sünnet’e birtakım otoritelerin aracılığı olmadan doğrudan gidemez; gitmekten korkar; böyle yapılmasını hatalı bulur. Gelenekselciliğin nihai amacı, ne olursa olsun geçmiş kültürü (geleneği) savunmaktır. Kısaca geleneğe tabîdir, onun tahakkümü altındadır. Bireyselcidir; toplumsal projeler üretme peşinde koşmaz. Geleneğin taklidini savunur, Batının taklit edilmesini de şiddetle reddeder. Gelenekselcilik; rasyonaliteyi, İslâmî-Kur’ânî olan ve olmayan diye hiçbir ayrıma tabi tutmaksızın takbih eder (çirkin görür). Sezginin önemini vurgular, tasavvufî eğilimi oldukça fazladır. Yenilikçilik ise; geçmiş kültüre (geleneğe) değer vermekle beraber onun aşırı derecede yüceltilip kutsallaştırılmasına karşıdır. Kendi düşüncesini ve anlayışını merkeze alır, geleneği bu anlayışın ışığında değerlendirir, eleştirir, kabul veya reddeder. Yenilikçilik; Kur’ân ve Sünnet’in etrafındaki yorumları değil, bizzat kendilerini esas alır; geleneksel yorumları ikinci plana koyar. Geleneğin ken... Devamı

Kur'an ve Sünnet, Kadına Yönelik Şiddeti Reddeder -3-

2016-03-03 22:11:00

      Kur'an ve Sünnet, Kadına Yönelik Şiddeti Reddeder -3-   Kur’an ve Sünnet’in “Nüşûzundan Korkulan Kadına” Yönelik Tavsiyesi Yukarıda da ifade edildiği üzere hem bu zamana kadar yapılan uygulamalarda hem de “darebe” fiilinin geçtiği âyet ve hadislere hâlâ “dövmek” anlamının verilmesinde ısrar etmek, Kur’ân ve Sünnet’e bütüncül bakılamamasından kaynaklanmakta, her iki kaynağın doğru anlaşılmasını güçleştirmekte ve İslâm’ın imajının zedelenmesine de yol açmaktadır. Bu nedenledir ki biz, “darebe” fiilinin hem mezkûr âyette hem de yukarıdaki hadiste “dövmek” anlamında değil “evden uzaklaştırmak”, “mekân değiştirmek”, “ayrılık” manasında kullanıldığı kanaatindeyiz. Bu bakımdan, “nüşûz yaptığından korkulan kadınlar”dan söz eden mezkûr âyette tavsiye edilen “üç aşamalı planın” şu şekilde anlaşılması ve uygulanmasında fayda mülahaza etmekteyiz: 1. Etkili iletişim 2. Cinsel yalnızlık 3. Mekânsal ayrılık. “Etkili iletişim”ile kast edilen; erkeğin nüşûz yaptığından endişe duyduğu karısıyla nazik ve kibar bir şekilde konuşması, ona değer verdiğini hissettirmesi, bunları yaparken dost ve samimi olduğunu göstermesi, bu yuvanın yıkılmasını istemediğini ona anlatması, eşini düşünmeye sevk edecek sorular sorması ve hatasını fark edip yanlışından döndürmeye çalışmasıdır. Ayrıca erkeğin karısının anlattıklarını dinlemesi, onu anlaması, onun sitem ettiği bazı davranışlarını ve yanlışlarını düzelteceğine dair karısına söz vermesi ve bu şekilde yuvalarının yıkılmaması konusunda hanımını ikna etmesidir. “Cinsel yalnızlık&r... Devamı

Kur'an ve Sünnet, Kadına Yönelik Şiddeti Reddeder -2-

2016-02-25 17:17:00

    Kur'an ve Sünnet, Kadına Yönelik Şiddeti Reddeder -2-   Darb Kavramı ve Anlamları Nisâ suresi 34. âyette geçen “darebe” fiilinin birçok anlamı vardır. Bu kelime; “bir şey üzerine bir şey oluşturmak, yollarda ayakla iz oluşturmak, rızık, ticaret veya savaş amacıyla sefere çıkmak, tuvalete defi hacet yapmak için hızlı gitmek, bir yere bir şey dikmek, bir şeyi bir şeye çarpmak, karıştırmak, suda yüzmek, bir şeyi kaldırmak, el ile işaret etmek, sıkı tutmak, kavgadan ve belâdan kaçmak, bir yere varıp dikilmek, örnek vermek, gezmek, engel olmak, kazanmak, mühürlemek, mahkûm etmek, uzaklaştırmak, ayırmak, ayrılmak, kovmak, vurmak, kabul ettirmek, terk etmek, def etmek, iptal etmek, salmak” gibi birçok anlamı mündemiçtir. Lügat anlamları çeşitlilik arz eden “darebe” kelimesinin Kur’ân’daki kullanımları bu manaların bir kısmını içermektedir. Günümüz Tefsir uzmanlarından Mehmet Okuyan, bu âyeti delil göstererek kadınların dövülebileceği kanaati veya kabulünün “Kur’ânî dayanaktan yoksun” olduğu görüşündedir (Okuyan, Mehmet, “Kadına Yönelik Şiddete Kur’ân’ın Bakışı”, OMÜİFD, Samsun, 2007, Sayı: 23, s. 126). Bu itibarla, “darebe” fiiline her zaman ve zeminde “dövmek” anlamının verilmesi uygun değildir. Çünkü hem geçmişte hem de günümüzde sanki bu kelimenin başka  hiçbir anlamı yokmuş gibi ilk akla gelen “dövmek” anlamının verilerek “İslâm’ın kadını şiddete maruz bıraktığı” ve “kadına ikinci sınıf varlık muamelesi” yaptığı tezini ısrarla işleyenlerin elini güçlendirmek v... Devamı

Kur'an ve Sünnet, Kadına Yönelik Şiddeti Reddeder -1-

2016-02-18 20:15:00

        Kur'an ve Sünnet, Kadına Yönelik Şiddeti Reddeder -1-   İslâmiyet, hem Câhiliye dönemindeki dinî anlayışa hem de yerleşik örf ve adetlere nispetle kadının sosyal, ekonomik ve hukukî konumunda çok mühim değişiklikler yapmış ve kadınlara önemli haklar tanımıştır. Kadınlar da erkekler gibi Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Kur’ân-ı Kerim, kadın ve erkeğin “nefs-i vâhide”den yani; “ilk canlı, ilk öz ve ilk cevherden” yaratıldığını, “insan olarak” aralarında hiçbir farkın bulunmadığını ve Allah katında her ikisinin de sorumluluklar yönünden eşit ve aynı değere sahip olduğunu haber vermiştir. Allah Teâlâ, kadın ve erkeğin huzurlu ve mutlu bir hayat sürmelerini temin etmek ve neslin devamını sağlamak amacıyla birbirini tamamlayan iki çift olarak yaratmış, eşiyle huzur bulması için aralarınameveddeh (içini dinî değerlerin doldurduğu sevgi) ve rahmeti yerleştirmiş; kadınların evlenirken kocalarından sağlam bir teminat aldıklarını söylemiş; erkeklere hanımlarına iyi davranmalarını emretmiş ve boşanırken bile güzellikle ayrılmalarını tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber de Kur’ân’ın çizdiği bu çerçeveye uygun olarak; “Kadın ile erkeğin bir bütünün iki eşit parçası olduğunu” söylemiş, kadınların sorunlarıyla yakından ilgilenmiş, kocalarıyla anlaşmazlığa düşen kadınlara arabuluculuk yapmış ve kendisi de aile yaşantısıyla onlara iyi bir rol model olmuştur. Hz. Peygamber, bir yolculuk esnasında kervanda bulunan kadınları “kristallere” benzeterek kervanın genç sürücüsü Enceşe’den “narin ve nazik olarak tanımladığı kadınları” incitmemesi için develeri yavaş sü... Devamı

Cin İnsanlara Musallat Olur mu?

2016-02-11 21:57:00

Cin İnsanlara Musallat Olur mu?   Daha önce bu köşede “Cinler, Cinciler, Üfürükçüler ve Şeytanlar Kimlerdir!” başlıklı bir makale kaleme almış ve cinler hakkında özet ve özlü bilgiler vermiştik. Ancak görünen o ki cin problemi aynen devam etmekte ve insanlar cinlerle ilgili yarım yamalak “dinî  bilgilere(!!)” inanarak hem kendilerine hem de çevrelerine büyük zararlar vermektedirler. Biz o yazımızda kısaca şunları söylemiştik: Câhiliye dönemindeki cinciler, kendilerinin özel cinlere ve şeytanlara sahip olduklarını, bunların semadan haber getirdiklerini, metafizik âlemle irtibat kurma özeliklerinin kendilerine bahşedildiğini, böylece gaybı bildiklerini iddia eder, insanları buna inandırır ve sömürürlerdi. Günümüzde de tüm dünyada cinciler, üfürükçüler, büyücüler, muskacılar, falcılar, kâhinler, medyumlar, astrologlar ve benzeri tüm sahtekârlar aynı şeyleri söyleyerek insanları kandırmaya devam etmektedirler. Çünkü insanın gaybı öğrenme merakı onu istismara açık hâle getirmekte, böylece hakikatlerden kolayca uzaklaşmasına neden olmakta, “cin terimi” etrafında oluşturulan korku, mitolojik unsurlarla beslenerek artmakta ve dinî bilgisi yetersiz insanları esir almaktadır. İnsanoğlu başına sıkıntılar geldiğinde Yüce Allah’a değil de bu cincilere sığınmakta, üfürükçülerden medet ummakta ve çok büyük bir yanlış yapmaktadır. Dolayısıyla böyle insanların ahiretlerini kaybedecekleri aşikârdır. Çünkü İmam Şâfiî; “Her kim bir cin gördüğünü yahut cinlerle görüştüğünü söylerse yalan söylemi... Devamı

Ateistlerin En Çok Sorduğu Soruya Bir Cevap

2016-02-03 23:37:00

Ateistlerin En Çok Sorduğu Soruya Bir Cevap   Bu köşe yazılarını yazmamıza neden olan çok değişik olaylar vardır. Bazen bir öğrencimiz, tanıdığımız, tanımadığımız, arkadaşımız, meslektaşımız, akrabamız, çocuğumuz, anamız, babamız, eşimiz, dostumuz bir soru sormakta, bazen de toplumda gördüğümüz birtakım yanlışları düzeltme konusundaki hassasiyetimiz bizi bu makaleleri yazmaya sevk etmektedir. Sorular genellikle aynı olunca, aynı cevapları farklı insanlara tekrar edip durmak yerine onları bu yazdıklarımıza yönlendirmekte, anlayamaz ya da yanlış anlarlarsa yeniden bize döndüklerinde onların mezkûr sorularına ikna edici cevaplar vermeye çalışmaktayız. Biz eğer böyle yapmazsak ve her gelene aynı şeyleri defalarca anlatmaya kalkışırsak bu, çok büyük zaman kaybına neden olur ki, o takdirde “bir fikir emekçisi olarak üretim yapma imkânından” mahrum kalırız. Takdir edileceği üzere aldığımız bu karar son derece yerinde ve haklı bir karardır. Bu bakımdan soru sormak isteyenlerin öncelikle tarafımızdan yazılan dört yüz küsur makaleyi okuması icap eder. Bu itibarla, kafalarındaki sorularla ilgili yazdıklarımızı araştırmadan, iyice okuyup anlama zahmetine girmeden bize gelerek soru sorulmasını ve zamanımızın çalınmasını doğru bulmayız; çünkü bunu, hem kendimize hem de yazdıklarımıza hakaret sayarız. Böyleleri eğer bizim yazdıklarımıza değer vermiyorlarsa sorularını gidip başkalarına sorabilirler, böylece bizi üzmemiş, zamanımızı çalmamış ve de rahatsız etmemiş olurlar. Zira bizim yapacak çok işimiz vardır; eğer bize geliyorlarsa daha önceden o konuyla ilgili yazdıklarımızı iyi bilmeleri/ öğrenmeleri gerekir. Eğer öğrenme lüzumu hissetmiyorlarsa yanımıza gelmeleri ya da telefonla ulaşıp bizi meşgul etmeleri asla doğru değildir... Devamı

Kendine Acımayana Başkaları Hiç Acımaz!

2016-01-28 14:45:00

Kendine Acımayana Başkaları Hiç Acımaz!   İnsanlar bu dünyada Yüce Allah tarafından imtihan edilmekte; iman edip salih ameller işleyenler cenneti hak ederken, aklını kullanmayıp inkâr eden ve kötü davranışlar sergileyenler de cehennemi boylamaktadırlar. Zira herkes seçimlerinde özgür bırakılmıştır. İman ya da inkâr etmek kişinin kendi elindedir (Kehf, 18/29; Nebe, 78/39). Görüldüğü üzere imtihan yeryüzünün bir vazgeçilmezidir. Çünkü iyi ile kötünün, tembel ile çalışkanın, sorumluluk sahibi ile sorumsuzun ayırt edilebilmesi için mutlaka imtihana ihtiyaç vardır. İmtihan olmadan çalışan ile çalışmayan ayırt edilemez. Toplumların gelişmesi için her kurumda iyi bir imtihan mekanizmasının kurulması ve sağlıklı işletilmesi şarttır. Zira emaneti ehline vermek için imtihan olmazsa olmaz şarttır. Emaneti ehline vermeyenler Kur’ân’ın emirlerini ciddiye almayan ikiyüzlülerdir ve bu nedenle de başlarının belalardan kurtulması mümkün değildir. Örneğin çalışkan bir öğrenci ile tembel öğrencinin ayırt edilebilmesi için mutlaka sınav yapılmalıdır. Bu sınav yapıldıktan sonra hak edene hak ettiği not verilmelidir. Çalışkan da tembel de hak ettiği notu almalı; çalışan sınıfını veya dersini geçmeli, çalışmayan da kalmalıdır. Çalışan geçeceğini, tembellik eden de mutlaka kalacağını bilmelidir. Çalışanı bırakmak, tembele de torpil yaparak geçirmek adalet değildir; böyle yapmak zulümdür; çalışan öğrencinin hakkını gasp etmektir. Hak etmeyen öğrenciye “merhamet (!)” göstererek ders geçirmek zulümdür. Böyle bir merhamet anlayışı tamamıyla sakat ve problemlidir. Dolayısıyla böyle bir hassa... Devamı

Düşmanlarını Tanımayanlar Onlarla Yaptığı Savaşı Kaybetmeye Mahk

2016-01-21 19:13:00

      Düşmanlarını Tanımayanlar Onlarla Yaptığı Savaşı Kaybetmeye Mahkûmdur!   Yüce Allah, insanlığa gönderdiği en son mesajı Kur’ân-ı Kerim’de inananlara dünyada “mücadele etmeleri gereken tüm sinsi düşmanlarını” teker teker tanıtmış ve onların özellikleri hakkında “formül niteliğinde çok değerli bilgiler” vermiştir. Zira böyle olmasaydı Müslümanların Yüce Allah’a mahşer günü itiraz etmeleri ve dünyadaki düşmanlarının kendilerine doğru dürüst tanıtılmadığını, o yüzden de onlara yenildiklerini iddia etmek gibi bir hakları söz konusu olabilirdi. Ancak bu kapı, tamamıyla kapatılmış ve hiçbir itiraza mahal bırakılmamıştır. Çünkü Kur’ân, müminlere tüm düşmanlarının vasıflarını açıklamıştır. Dolayısıyla yapılması gereken Kur’ân’ın ne dediğine bakmak, onu doğru anlamak ve düşmanlarını iyi tanımaktır. İşte Kur’ân’ın bu mesajlarını çok iyi değerlendiren ve onu en güzel şekilde anlayıp uygulayan örnek insan Hz. Peygamber’i model alanlar düşmanlarını alt etmeyi başarabilir, onların tuzaklarını bozabilir, Yüce Allah’ın rızasını kazanıp cenneti elde edebilir. Örneğin Kur’ân’da münafıkların özellikleri tek tek anlatılmaktadır. Bu âyetlere bakarak düşmanlarını tanımayanların, gereken tedbirleri almayanların, onlara gafil avlananların yenildiklerinde tüm suçu münafıklara atmaları ya da ağlayıp sızlamaları doğru değildir. Zira münafıklar nifaklarının gereğini yapmış, Yüce Allah’a, İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlık etmiş ve dini değerlerle sinsice savaşmışlardır. Yine Kur’ân’da kâfirlerin vasıfları tek te... Devamı

Müslümanların Tanrı Tasavvurundaki Problemler

2016-01-14 18:43:00

Müslümanların Tanrı Tasavvurundaki Problemler   Müslümanların dertleriyle dertlenen kimseler, günümüz Müslümanlarının tanrı tasavvurlarında ciddi problemler olduğunun farkındadır. Çünkü toplumla birlikte olan, sürekli onlarla sohbet eden, onların dertlerini dinleyen ve fildişi kulelerine çekilmeyenler bunu rahatlıkla gözlemleyebilirler. Bizim tespitlerimize göre toplumumuzda şu tür tanrı tasavvurları mevcuttur: 1. Bazı Müslümanlar Yüce Allah’ı insanların yapıp ettiklerini gören, bunun karşılığında ceza ve mükâfat veren bir Yaratıcı olarak düşünmekte, sadece bireysel ibadetler yaparak O’nun rızasını kazanacaklarını zannetmekte, “İslâm’ı bir değerler sistemi olarak benimsemekte zorlanmakta ve kültürel Müslümanlıkla yetinerek” cenneti elde edeceklerini zannetmektedirler. 2. Bazı Müslümanlar da Yüce Allah’ı keyfine göre hareket eden, kâinatı keyfince yöneten sonsuz güç ve kudret sahibi “bir kral” olarak düşünmekte, O’nun antropomorfik bir tanrı olduğunu zannetmekte ve O’na bir türlü güvenememektedirler. Çünkü O, eğer keyfî kararlar alıyorsa aldığı bu kararlardan her an vazgeçebilir ve doğal olarak da böyle bir tanrıya güvenilmez. 3. Birçok Müslüman da kendilerine öyle öğretildiği için Yüce Allah’ı her yerde, her zaman, her şeyi görüp gözeten biri olarak düşünmekte; ancak bunun tam olarak böyle olduğundan emin olamamakta; bu konuda ciddi şüphe ve tereddütleri bulunmaktadır. Bunlar imanlarını kaybedecekleri endişesiyle bunu açıkça ifade edememekte, susmayı tercih etmekte, kafa karışıklıklarını gidermek için de hi&ccedi... Devamı

Şeytanı ve Şeytanlaşmış Kimseleri Yenmenin Bir Yolu

2016-01-07 20:00:00

Şeytanı ve Şeytanlaşmış Kimseleri Yenmenin Bir Yolu   İnsanoğlu Kur’ân ve Sahih Sünnet’in ilkeleri ışığında aklını kullanır, şeytanı ve şeytanlaşmış insanların vesveselerini/ yanlış yönlendirmelerini etkisiz hale getirirse huzurlu ve dengeli bir ruh haline kavuşur, Yüce Allah’tan başka hiçbir varlığa kul olmaz ve hiçbir kimseden korkmaz. Ancak insanoğlu içindeki şeytani sesi de tamamen yok edemez. Yapması gereken; onun telkinlerini İslâmî değer yargıları içinde değerlendirip reddetmek, doğru olanı ortaya koymak, tuzaklarına düşmemek ve onun sesini olabildiğince kısmaktır. Bu bakımdan İslâmî değer yargıları oturmamış, kişiliksiz, kimliksiz ve karaktersiz kimselerin şeytanları yenebilmeleri asla mümkün değildir. Zira şeytanlar, insanları yalan vaatlerle kandırma konusunda uzmandırlar. Bu profesyonel kişileri alt edebilmenin yolu salih ve müttakî bir mümin olmak ve Allah’ın yardımını almaktan geçmektedir. Salih mümin olmak ise öyle göründüğü kadar kolay değildir, çok ciddi çaba gerektirir. Sağlam ve sarsılmaz bir imana, iradeye ve karaktere sahip olmayanlar şeytanlarla yaptıkları mücadelede asla başarılı olamazlar. Dolayısıyla bu sinsi düşmanlara karşı sürekli teyakkuz halinde olmak şarttır. Böyle yapmayanların onları yenebilmeleri ve etkilerinden kurtulabilmeleri asla söz konusu değildir. Yüce Allah’ın rahmetini hak edecek işler yapmayanların “şeytanların vesveselerinden ve ilginç öneri ve tekliflerinden yakalarını sıyırabilmeleri” mümkün değildir. Dolayısıyla her an Yüce Allah’ı hatırda tutmak, O’nun tarafından gözetlendiğini bilmek, baktığı her şeyde O’nun varlığının ve birliğinin izlerini görmek, akl-ı selimi kullanarak karşısına çıkan doğru-yanlış, iyi-... Devamı

Sonsuz Olan Cennette Yapılacak Çok Şey Var!

2015-12-31 20:03:00

Sonsuz Olan Cennette Yapılacak Çok Şey Var!   Bazı kimseler cennete giden müminlerin hep aynı şeyleri yapmaktan canlarının sıkılacağını, o yüzden de bir müddet sonra cennetin yok edilebileceğini söyleyerek çokbilmiş edasıyla ortalıkta dolaşmaktadırlar. Oysa onların şu âyetten haberdar olmadıkları anlaşılmaktadır:  “Şüphesiz cennetlikler o gün nimetlerle meşguldürler, zevk sürerler (sevinç içindedirler).” (Yasin, 36/55) Görüldüğü üzere Kur’ân-ı Kerim, cennetliklerin nimetler içinde sefa sürdüklerini ve sürekli bir şeylerle “meşgul olduklarını” haber vermektedir. Dolayısıyla cennete girenlerin canlarının sıkılması diye bir şey söz konusu değildir; çünkü orada yapılacak sayısız zevkler vardır. Zira Hz. Peygamber; “Gözün görmediği, kulağın işitmediği, akla hayale gelmeyen güzelliklerin orada müttakî müminleri beklediğini” haber vermektedir. Diğer taraftan cennet ve cehennem ebedîdir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim bunu şimdiden bildirmekte ve insanları uyarmaktadır. Yüce Allah, “şeytana ve şeytanlaşmış insanlara uyarak cehennemi boylamasınlar ve cenneti hak etsinler” diye kutsal kitaplar ve peygamberler göndermiş ve kullarını ikaz etmiştir. Elbette bu uyarılara kulak tıkayanlar yaptıklarının kötü sonuçlarıyla karşılaşacak ve hiçbir şekilde cehennemden kurtulamayacaklardır. Bu da Yüce Allah’ın adaletinin tabiî bir gereğidir. Öyleyse aklı başında bir insanın cenneti elde etmek ve cehennemden kurtulmak için çalışıp çabalaması gerekir. Aklını kullanmayanların suçlamaları gereken sadece kendileridir. Zira son pişmanlık fayda vermeyecektir. Öte yandan cennet mutluluk diyarıdır, buraya gire... Devamı

Evlilik Kader midir?

2015-12-24 12:12:00

Evlilik Kader midir?   İnsanların en çok merak ettiği ve sorduğu soruların başında “evliliğin kader olup olmadığı” konusu gelmektedir. Yani bir kişinin alnına evleneceği kimse ezelde yazılmış mıdır yazılmamış mıdır? Bu konuda insanın seçme hürriyeti var mıdır, yok mudur? Evlenmek bir “nasip, kısmet, kader veya şans” işi midir? Hiç evlenmeyenlerin kaderlerinde “evlenmemeleri yazılı” olduğu için mi evlenmemişlerdir? Bu ve benzeri soruların cevaplarını vermeye geçmeden evvel “insanların irade hürriyetlerinin olduğu ve özgür tercihlerinden dolayı sorumlu tutulacakları” konusunu açıklamak istiyoruz. Yüce Allah hayatı ve ölümü yaratmış, insanlara irade hürriyeti vermiş, kimin en güzel davranışlarda bulunacağını belirlemek amacıyla da imtihan edeceğini haber vermiştir (Mülk, 67/2). Dolayısıyla herkes yapıp ettiklerinden sorumludur. Çünkü insanları özgür iradeleriyle seçip yapmadıkları, tam aksine yapmaya mecbur bırakıldıkları eylemlerden dolayı sorumlu tutup cezalandırmak ya da onları özgürce seçip yapamayacakları işlerle yükümlü kılmak hem adalete hem hikmete, dolayısıyla da akla aykırıdır ve bu kötü bir şeydir. Yüce Allah’ın böyle bir şey yapması söz konusu değildir. Bu nedenledir ki adaletinden ve hikmetinden kuşku duyulamayacak Allah Teâlâ, insanları sorumluluğa konu olan eylemlerini özgürce seçip yapmaya elverişli bir “irade yeteneğiyle” ve bunu gerçekleştirmeye yetecek bir “kudretle” donatmıştır. (Eş’arî, Makâlât, s. 229-231; Kâdı Abdulcebbâr, el-Muğnî, (I-IV), I, 177-178; Şehristânî, el-Milel, I, 45; Şehristânî, Nihâyetü’l-İkdâm, Nşr.: A. Guillaume, London, 1... Devamı

Ruh Nedir?

2015-12-17 20:11:00

  Ruh Nedir? Bu zamana kadar ruh hakkında pek çok şey yazılmış ve söylenmiştir. Bu konuda birbirinden farklı epey görüş vardır. Biz de ruh ile ilgili kendi düşüncelerimizi açıklamaya geçmeden evvel şunu özellikle belirtmek isteriz: Ruhla ilgili söyleyeceklerimiztamamen şahsımıza ait olduğu için muhtemel hatalar da bize aittir. Yazdıklarımızın “mutlak doğrular” olduğu iddiasında elbette değiliz. Ancak bunlar bizim “şimdilik” ulaştığımız sonuçlardır ve ruh ile ilgili en doğruyu bilen sadece Yüce Allah’tır. Ruh mevzuu, ilmî ortamlarda ehil kişiler tarafından tartışılmaya devam ettikçe çok daha güzel ve faydalı sonuçlara ulaşmak mümkün olabilecektir. Bununla beraber yarım yamalak bilgilerine güvenen ve bunları kesin doğrular zannedenlerin bu makaleyi okumamaları ve derhal bırakmaları gerekir. Zira bu makale kendini “havas ve havassu’l-havas”tan zanneden kimseler için değil “sadece aklını kullanan samimi insanlar (avam)” için yazılmıştır. Dolayısıyla ön yargıyla, kin ve nefretle, düşmanlıkla meselelere yaklaşan cahil cühelanın yazdıklarımızı anlayabilmeleri ve doğru analizler yapabilmeleri kesinlikle mümkün değildir. Bu nedenle biz, o tür sefihlere/ cahillere “Selam!” diyor (Kasas, 28/55; Furkan, 25/63; A’râf, 7/199), yolumuza devam ediyor ve hakikatin peşinde olan dürüst ve erdemli insanlara seslenişimizi sürdürüyoruz. (Böyle bir uyarıyı yapmamızın temel nedeni, okuduklarını anlamaktan aciz zavallıların daha fazla vebale girmemelerini istememizdir; çünkü yazılanları yanlış anlamak için üstün gayret gösterip dedikodu ve iftira üretenler ve bunlardan medet umanlar vardır. Her ne kadar onları “bu dünyadaki” şefkat ve ... Devamı

Şehitler Ölmez! Çünkü…

2015-12-10 13:16:00

Şehitler Ölmez! Çünkü… Günümüzde aydın geçinen kimi zalimin/ münafığın/ fâsıkın/ mücrimin Yüce Allah’ın âyetleriyle alay ettiği, “şehitler ölmez” konusunu dillerine doladığı, meseleyi bir türlü anlamaya yanaşmadığı, pozitivist/ materyalist bakış açısıyla hareket ettiği ve kesinlikle ahiret gününe inanmadığı görülmektedir. Dolayısıyla böylelerine şehitlerin ölmeyeceğiyle ilgili âyetleri hatırlatmakta, açıklamakta ve uyarmakta fayda mülahaza ediyoruz. Âyetleri birlikte okuyalım. “Allah yolunda öldürülen (şehit)lere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.”(Bakara, 2/154) “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler. Allah'ın lütfundan ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine kavuşmayan müstakbel şehitlere; “kendilerine hiçbir korku olmayacağına ve üzüntü hissetmeyeceklerine” dair müjde vermek isterler. Onlar Allah'tan gelecek olan nimet ve keremin, Allah'ın müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler.”(Âl-i imrân, 3/169-171) Elbette bu âyetlerin kast ettiği şehitler “Allah yolunda mücadele ederken, O’nun ilkelerine uygun yaşarken ve o prensipleri hayata hâkim kılmak için canıyla ve malıyla mücadele ederken öldürülen veya ölen kâmil müminler”dir. Yoksa bazı insanların keyfi bir tarzda dillerine doladıkları türden “şehit”lerle ilgili değildir. Bir başka ifadeyle kendi sahte davaları, ideolojileri, güç tutkuları veya sahte “izm”leri uğrund... Devamı

Hz. Peygamber Kimseye Surat Asmamıştır!

2015-12-03 12:10:00

    Hz. Peygamber Kimseye Surat Asmamıştır!   İslam âlimlerinin büyük çoğunluğu Abese suresinin ilk iki âyetini yorumlarken bazı rivayetleri esas almış, surat asan kimsenin Hz. Peygamber olduğunu, bu yüzden de Yüce Allah tarafından azarlandığını iddia etmişlerdir. Ancak bu görüşe katılmayan âlimler de olmuş ve ciddi bir takım deliller ileri sürmüşlerdir. Onların bu delillerine bakarak kimin doğru yorum yaptığını -söylediğini değil- tespit etmek sağlıklı tefekkürün hakkını veren kimselere düşmektedir. Bu nedenle yapılması gereken“delillerin kalitesine bakmak” ve üzerinde “sağlıklı tefekkür yaparak” gerçeğeulaşmaya çalışmaktır. (Kanaatimizce bir kimsenin emek sarf etmeden ve üzerinde yoğunlaşmadan Kur’ân-ı Kerim’i anlayabileceği iddiası içi boş bir söylemdir. Çünkü Kur’ân’a gereken değeri vermeyenlerin Kur’ân’ı hak ettiği şekilde anlayabilmeleri asla ve kat’a söz konusu değildir.) Öncelikle bu surenin ilk on ayetini zikredelim. “O (kibirli adam) surat astı ve sırtını dönüp uzaklaştı, yanına âmâ geldi diye…”(Abese, 80/1-2). “Ve (sana gelince ey Nebî!) Sen nereden bileceksin o (müşrikin) arınacağına dair bir ihtimal bulunduğunu veya alacağı öğüdün kendisine bir yarar sağlayacağını? Fakat kendi kendine yettiğini sanan o kimseye gelince: Sen bütün ilgini ona yönelttin. Oysa onun arınmasından sen sorumlu değilsin. Fakat sana büyük bir iştiyakla gelen var ya: -ki o Allah’a saygıda kusur etmez- İşte sen onu ihmal ediyorsun!” (Abese, 80/3-10). Görüldüğü üzere ilk “iki âyetin” muhatabı Mekkeli zengin bir kodaman iken, diğer “sekiz âyetin... Devamı

Halının Altı Çöplük Oldu Adamların Haberi Yok!

2015-11-26 21:35:00

  Halının Altı Çöplük Oldu Adamların Haberi Yok!   Meselelerini usulüne uygun tartışmaktan ve çözüm aramaktan kaçınanların, bunları halının altına süpürenlerin, akıllarını rafa kaldıranların günün birinde bu çöplüklerden gelen kötü kokulardan (Ataizm, Ateizm, Satanizm, Agnostisizm, Deizm, Kapitalizm, Sosyalizm, Nasyonalizm, Haricîlik, Vehhabîlik, Selefîlik gibi akımlardan, sahte ideolojilerden, sahte tarikatlardan ve sahte şeyhlerden vs.) şikâyet etmeye ve sızlanmaya asla hakları yoktur. Zira onlar gerçeklerle yüzleşmekten ve sorumluluk almaktan kaçmış, doğruların ortaya çıkmasına engel olmuş ve böyle bir sonu bilerek ve isteyerek kendileri hazırlamışlardır. Geçenlerde bir arkadaş ilahiyatçıların dinî konularla ilgili düşüncelerini kamuya açık alanlarda söylemelerini, uzun araştırmalar sonucu ulaştıkları farklı görüş ve kanaatleri -delillerini de ortaya koyarak- tartışmalarını şiddetle eleştiriyor ve şu benzetmeyi yapıyordu: “Eğer iki aşçı televizyon ekranlarında bir yemeğin nasıl pişirildiğini tartışıyorsa ben o yemeği yemem. Dolayısıyla iki ilahiyatçının dinî bir konuyu tv ekranlarından tartışmasını da doğru bulmam. Çünkü o yemekten tiksinirim ve o din ile de arama mesafe koyarım. Dinî konular halkın önünde tartışılmaz. Âlimler usulüne uygun bir şekilde bunu gerekli yerlerde tartışırlar.” İlk bakışta bu sözler kulağa hoş gelmekte ve oldukça inandırıcı gibi görünmektedir. Ancak üzerinde biraz düşünüldüğünde ise bu sözlerin büyük bir kısmının içinin boş olduğu anlaşılmaktadır. Şöyle ki, böyle bir benzetme tamamen yanlıştır. Çünkü bir yemeğin nasıl pişirildiğin... Devamı

Denize Düşen Yılana Sarılır!

2015-11-19 20:10:00

Denize Düşen Yılana Sarılır!   “Büyük lokma ye ama büyük konuşma!” atasözü ve “Tükürdüğünü yalamak” veya “Tükürdüğü testiden su içmek”deyimleri insanları uyarmak için söylenmiş veciz ifadelerdir. Çünkü bazı insanlar sonuçlarını düşünmeksizin çok büyük laflar etmekte, tövbeye yanaşmamakta, hata üstüne hata yapmakta, yanlışta ısrar etmekte en sonunda da kâfirlerden/ zalimlerden/ müşriklerden/ ateistlerden medet ummakta, “denizde” bulduğu “çıngıraklı yılanlara” sarılmaktadırlar. Zira bu tipler, basit dünyevi çıkarlar uğruna dostlarını/ din kardeşlerini arkadan hançerlemiş, yanlış üstüne yanlış yapmış, bir zamanlar aleyhine konuştuğu kimselerin eline/ avucuna/ ocağına düşmüş ve onların iplerine sarılmışlardır. İşte atalarımız böyle öngörüsü zayıf, basiretsiz ve ferasetsiz kimseleri yukarıdaki sözlerle uyarmış, bir gün yaptıklarının bedelini acı bir şekilde ödeyebileceklerini ve çok dikkatli olmaları gerektiğini onlara tembihlemişlerdir. Nitekim bazı iç mihraklar günümüzde de bir zamanlar düşman oldukları ve aleyhlerinde kampanyalar yürüttükleri kimselerin kapılarına giderek onlara yalvarmakta, onlarla işbirliğine girişmekte, dost olup kucaklaşmakta, süfli davaları uğruna ellerindeki her türlü imkânı (sır, belge, para, psikolojik destek, tv, radyo vs.) zalimlere sunmakta, gizli bir şekilde görevlerini yapan masum insanların zarar görmesine neden olmakta ve bunu da hiç Allah’tan korkmadan, utanmadan ve sıkılmadan yapabilmektedirler. Oysa bu tipler, yazıcı meleklerin yaptıklarını kaydettiklerini bilecek kadar da olsa dinî bilgiye sa... Devamı

Evlilik Aşkı Öldürüyor Palavrası!

2015-11-13 00:01:00

Evlilik Aşkı Öldürüyor Palavrası! Popüler kültür otuz yıl öncesinde olduğu gibi günümüzde de gençlere “Evlenmeye ne gerek var, hayatını yaşa! Çünkü evlilik aşkı öldürüyor” gibi telkinlerde bulunmaya devam etmektedir. Bu “zehirli söz” bazen şarkılarla bazen de gençlere rol model olarak sunulan sözde sanatçıların lakırdılarıyla sürekli tekrar edilmekte ve doğruymuş gibi algılanması hedeflenmektedir/ amaçlanmaktadır. Nihayetinde bu palavralara kanan bazı gençler de evlenmekten kaçınmakta ve zina etmeyi tercih edebilmektedirler. Evlenenler de her ne kadar evliğin ilk yıllarında romantik duygular yaşasalar da aralarındaki aşkın ve sevginin giderek azalacağı endişesini taşımakta, ilişkilerinin hiçbir zaman evlenmeden önceki gibi olmayacağından kaygı duymaktadırlar. Oysa böyle bir söz de, evliliğe bakış açısı da kesinlikle yanlıştır, sakattır ve problemlidir. Çünkü bu palavraları ortaya atanlar “evliliğin anlamını, işleyişini ve eşler arası iletişim dinamiklerini bilmeyen” zavallılardan başkası değildir. “Bir deli bir kuyuya bir taş atar kırk akıllı onu çıkartmaz” sözünde olduğu gibi mezkûr lafı zırvalayan adamın/ kadının cahilin teki olduğu anlaşılmaktadır. Evlilik hakkında zerre kadar bilgisi olmayan bu tür hedonistlerin ortaya attığı “beyin yıkayıcı sözleri” her türlü kitle iletişim araçlarıyla yayan ve gençlerin aklıselim ile değil de duygularıyla karar vermesini amaçlayan şer odakları bilinçli bir kara propaganda faaliyeti sürdürmekte, sağlıklı tefekkürü bilmeyen gençleri böyle basit ve seviyesiz sözlerle kandırmakta ve yanlış kararlar almalarına neden olmaktadırlar. Oysa evlilik başından sonuna... Devamı

Evlilik Öncesi Flört Etmek Zinadır!

2015-11-09 21:48:00

  Evlilik Öncesi Flört Etmek Zinadır! Evlilik öncesi gençlerin birbirini tanıması için flörtün gerekli olduğunu savunan zavallılar vardır. Oysa böyle bir anlayışın İslam’da yeri yoktur ve dinin temel esaslarıyla örtüşmediği açıktır. Evlenecek gençlerin birbirini tanıması için “ille de sevgililer gibi olmaları/ davranmaları/ yaşamaları” şart değildir. İki medeni insan gibi herkesin bulunduğu bir ortamda/ kafede/ parkta ciddi bir şekilde konuşabilir/ tanışabilir, birbirlerini anlayabilirler.  Cinsel içerikli konular konuşmamak şartıyla evlenecek gençlerin birbirlerinin “değer yargılarını ve gelecek planlarını” öğrenmeleri normaldir, doğaldır ve olması gerekendir. Elele tutuşmadan da bu konuları iki birey olarak konuşabilir ve birbirlerini tanıyabilirler. Çünkü Yüce Allah insanlara anlaşabilmeleri için akıl gibi bir nimet vermiştir. Ancak bu aklı kullanarak karşı tarafı tanımak mümkünken koklaşarak/ dokunarak tanışmayı isteyenlerin hayvanlardan bir farklarının kalmadığını/ kalmayacağını kabul etmeleri gerekir. Zira insanlar konuşarak hayvanlar da koklaşarak anlaşır. “Sevgili olunmadan evlilik olmaz” anlayışı Batı Kültürünün bir ürünüdür ve popüler kültürün bir dayatmasıdır. Bu anlayış magazin programlarıyla, sözde sanatçıların rol modellikleriyle ve şarkı sözleriyle gençlerin bilinçaltlarına yerleştirilmektedir. Kanaatimizce böyle bir birlikteliği savunmak zinayı savunmakla eşdeğerdir. Dolayısıyla herkes kendi değer yargılarına göre hareket edebilir ve kendi anlayışlarını savunabilir. Ancak Müslüman olduğunu iddia edenlerin böyle bir zihniyeti/ ahlaksızlığı savunması söz konusu değildir ve olamaz. Bir Müslüman yanlış yaptığını bi... Devamı

Kadın Bakış Açısını Bilmek Her Zaman Faydalıdır

2015-10-29 22:56:00

Kadın Bakış Açısını Bilmek Her Zaman Faydalıdır Kadın ile erkeğin olaylara bakışındaki farkları bilen birisinin meseleleri/ problemleri daha rahat çözüme kavuşturacağı açıktır. Çünkü “genetik olarak” erkeklerin olaya yaklaşım tarzlarını “mantık” kuralları belirlerken, kadınların bakışlarını “duygular”ı belirlemektedir. Bu bakımdan erkeğin beynine “duygusallık ve estetik katmayı” kadının da kendisini geliştirerek duygusallık ve estetik kaygılarına “mantık ve muhakeme ile ilgili veriler” yüklemeyi becermesi gerekir. Çünkü beynin “mantık ve duygu dengesi” ancak böyle sağlanabilir. Kadın kendini bu yönüyle geliştirmezse, mantıklı kararlar alamaz ve hep hatalar yapar. Erkek de mantık donanımına gereken duyguyu ekleyemezse acımasız ve bencil olur, kadınları bir türlü anlayamaz. Dolayısıyla genlerine kodlanmış böyle bir yazılımdan haberdar olan kadın ve erkek “mantık ve duygu konusunda” eksik kalan yönlerini geliştirmek ve böyle bir çabayla birbirlerinin eksiklerini tamamlamak zorundadırlar. Eğer mutlu olmak istiyorlarsa kadın da erkek de yeteneklerini geliştirerek aradaki açığı kapatmak ve mantık ve duygunun kol kola yürümesini sağlamakla mükelleftirler. Aksi halde gerçek anlamda mutlu olabilmeleri çok zordur. Görüldüğü üzere “biyolojik olarak kadın ile erkeğin eşit olduğunu söylemek” mümkün değildir. Zira “kadın ile erkek farklı özelliklerde ve birbirlerini tamamlamak için” yaratılmışlardır. Bu itibarla, farklı özellikleri onlar için bir eksiklik değil, tamamlayıcı unsurlardır. Yani biri diğerinden üstün değildir. İkisi de bir elmanın iki yarısı gibidir; sağ veya sol ayak gibidir. Kadın kadın olduğu için eksik, def... Devamı

Annelik ve Kariyer

2015-10-22 23:04:00

Annelik ve Kariyer Feministler cinsel özgürlük adına evliliğin kurban edilebileceğini, kadının erkeğe bağımlı olmasının onu değersizleştirdiğini iddia etmekte ve “hayvanca kullanılan bir cinsel özgürlüğü savunmaya” ısrarla devam etmektedirler. Oysa böyle bir anlayış sakattır. Bu algı operasyonun etkisine giren Müslüman kadınların oldukça dikkatli olmalarında yarar vardır. Çünkü bu eğilimin güçlendiği ortamlarda boşanmalar artmakta, kadın huzur ve mutluluğu evinin dışında bir yerlerde aradığından  “anne olmayı” önemsememektedir. Ancak bu durum ilerleyen yaşlarda kadının yalnızlığına zemin hazırlamakta ve böyle bir durumda kadın biyolojik eğilimi gereği yalnızlığa dayanamadığından daha çabuk yıpranmakta ve kolayca depresyona girebilmektedir. Ayrıca bu zihniyetteki kadınlar zevk peşinde koşan erkeklerin fiziksel, duygusal ve cinsel şiddetine maruz kalmakta, bu yüzden de ciddi şekilde mutsuz olmakta ve erken yaşta çökmektedirler. Dolayısıyla Batılı değer yargılarının hiçbir işe yaramadığı, kadının huzur ve mutluluğunu dinamitlediği, daha çok kadınla/ erkekle yatma uğruna geleneksel ahlak kurallarının çiğnendiği ve kadınların bir araç olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla bir kadın hem anne olmayı hem de kariyer yapmayı önemsemelidir. Mutlu bir evlilik kariyere, kariyer yapmak da mutlu bir evliliğe engel değildir. Akıllı bir kadın her ikisini de birlikte yürütmesini bilmeli, feministlerin, narsistlerin ve hedonistlerin tuzaklarına/ aldatmacalarına kesinlikle kanmamalıdır. Sonuç olarak, bu dünyada gerçek anlamda mutlu ve huzurlu olmak isteyen bir kadının birinci ve en önemli önceliği “annelik” olmalıdır. Eşine ve çocuklarına yeteri kadar zaman ayıran bir anne isterse “kariyer” de yapabi... Devamı

Her İnsanın Kaderi Kendi Çabasına Göre Şekillenir!

2015-10-17 13:12:00

Her İnsanın Kaderi Kendi Çabasına Göre Şekillenir! Yüce Allah kâinatı son derece hassas ayarlarla yaratmış, oraya bir düzen/ denge/ ölçü koymuş ve insanları imtihan edeceğini bildirmiştir. Bu imtihan devam ederken insanların kişisel tercihlerine, yaptıklarına, söylediklerine, büyük konuşmalarına, dualarına, beddualarına, tövbe ve istiğfarlarına, ibadetlerine vs. bakarak kaderlerini şekillendireceğini de haber vermiştir. Âyetleri birlikte okuyalım. “Biz her insanın kaderini boynuna dolamışızdır (kendi çabasına bağlamışızdır);  öyle ki, kıyamet günü onun önüne her şeyi açık açık kaydedilmiş bulacağı bir sicil (amel defteri) çıkaracağız. [Ve o Gün ona:] “(Şimdi) oku sicilini! (seyret yaptıklarını!)” [denecek,] “(çünkü) bugün kendi hesabını kendin çıkaracak durumdasın! Her kim ki doğru yolu izlemeyi seçerse, bunu kendi iyiliği için yapmış olacaktır. Ve her kim ki yoldan saparsa, bu kendi kötülüğüne olacaktır; kimse kimsenin yükünü taşıyacak değildir. Ayrıca, Biz, [kendilerine] bir elçi (uyarıcı) göndermeden [yaptığı haksızlıklardan ötürü hiçbir topluma] azap etmeyiz.”(İsrâ, 13-15). Görüldüğü üzere âyetler bu kadar açık ve seçik iken hâlâ bu gerçeği anlamaktan aciz bol miktarda din adamı/ şeyh/ dede/ baba ortalıkta dolaşmakta ve yalan yanlış şeyleri insanlara “kader” diye anlatmaktadır. Oysa bu insanların kendi kafalarına göre bir din anlatması ne kadar da büyük bir vebaldir!!! Mesela bu âyeti “Biz her insanın kuşunu kendi boynuna doladık…” diye saçma sapan tercüme eden, yazılmış bitmiş bir kader anlayışını savunan, ortalıkta bir ... Devamı