Dinî Meseleler, Siyasal Otorite ve Kurumsallaşması Gereken Kurum

2016-07-14 22:51:00

      Dinî Meseleler, Siyasal Otorite ve Kurumsallaşması Gereken Kurumlar Müslümanlar asırlardır pek çok konuda ihtilaf etmiş, rahmete dönüşmesi gereken farklı görüşler zamanla tefrikaya yol açmış, sayısız mezhep, tarikat, cemaat, akım, ekol, hareket türemiş, herkes kendi yanındakiyle mutlu olmuş, ötekini dışlamış, sonra tekfir etmiş, din kardeşlik bağlarını kopartmış, Kur’ân-ı Kerîm ve sahih sünnet’in ilkeleri her geçen gün devre dışı bırakılmıştır. Elbette bu gidiş hayra alamet değildir. Bu bakımdan toplumun en çok tartıştığı ve merak ettiği dinî meselelerin bir an önce çözüme kavuşturulması ve mevcut kafa karışıklıklarının giderilmesi gerekmektedir. Din kardeşlik bağlarının yeniden güçlü bir şekilde tesis edilebilmesi için herkes üzerine düşen vazifeyi yapmak zorundadır. Zira sorunların kendiliğinden çözülmesini beklemek safiyane bir yaklaşımdır. Elini taşın altına koymayanlar, bedel ödemeyenler, koltuklarını/ makamlarını kaybetmek istemeyenler ve sorunların çözümünü geciktirenler ciddi bir veballe karşı karşıyadırlar. Öyleyse müslümanlar yaşadıkları çağda karşılaştıkları yeni problemleri nasıl çözeceklerdir? Bunun için yapmaları gereken nedir? Kanaatimizce müslümanlar hem geçmişten tevarüs eden hem de yeni yeni ortaya çıkan problemlerin çözümü için konunun uzmanlarına kulak vermek, sağlıklı tefekkür yapmak, sağlam temeller üzerine bina edilmiş görüşlerden/ ictihadlardan yana tavır takınmak ve bile bile yanlışta ısrar eden şeytanın türdeşi adamları yalnızlığa terk etmek zorundadırlar. Toplumu yönetme görevini üstlenenler ise ortaya çıkan dinî ... Devamı

Arkadaş! Mesele O Kadar Basit Değil!

2016-06-30 01:21:00

Arkadaş! Mesele O Kadar Basit Değil! Mensup olduğu cemaatin/ tarikatın/ meşrebin/ grubun/ takımın dar kalıplarıyla meselelere bakan bazı zevat, toplumsal sorunların çözümü noktasında oldukça yüzeysel değerlendirmeler yapmakta, gözlerini bürüyen kin nedeniyle adaletten ayrılmakta ve sorunların kaynağı olarak da maalesef hep nefret ettikleri o şahsı/ şahısları göstermektedirler. Kendileri at gözlüğüyle meseleye baktıkları için dimağları dumûra uğramakta ve her geçen gün vicdanları daha da kararmaktadır. Bu tür sığ düşünenler geçmişte olduğu gibi günümüzde de varlığını hâlâ sürdürmektedir. Pavlov’un köpeklerini şartlandırmasında olduğu gibi, efendilerinin masum/ günahsız/ hatasız olduğuna inanan ve onun telkinleriyle/ hipnozlarıyla şartlanan bu güruh, problemleri çok yönlü analiz etme kabiliyetinden yoksun oldukları için her duydukları yalana hemen inanmakta, ağızlarına geleni konuşmakta, kendilerini hakikatin tek temsilcisi/ ölçüsü olarak görmekte ve hata üstüne hata yapmaya da devam etmektedirler. Oysa bir düşünür, sanki böylelerini uyarırcasına şöyle söylemiştir: “İnançlarınıza dikkat edin düşünceleriniz oluyor, düşüncelerinize dikkat edin sözleriniz oluyor, sözlerinize dikkat edin eylemleriniz oluyor, tavır ve davranışlarınıza dikkat edin karakteriniz oluyor, karakterinize dikkat edin kişiliğiniz/ kimliğiniz oluyor, kimliğinize dikkat edin kaderiniz oluyor.” Görüldüğü üzere bu tespitler son derece haklı ve yerindedir. Zira kişilerin kaderlerinin şekillenmesinde “inançların rolü” oldukça büyüktür. Öyleyse öncelikle yapılması gereken doğru bir inanca/ imana sahip o... Devamı

Uzmanlığa Saygı Kur’ân-ı Kerîm’in Bir Emridir

2016-06-23 01:42:00

  Uzmanlığa Saygı Kur’ân-ı Kerîm’in Bir Emridir Kur’ân-ı Kerîm, müslümanlara birtakım sıkıntılarla karşlaştıklarında konunun mütehassıslarına danışmalarını ve ortak aklı devreye sokmalarını tavsiye etmektedir. Ancak zamanımızda Kur’ân-ı Kerîm’in bu emrinin müslümanların çoğunluğu tarafından yeterince ciddiye alınmadığı ve önemsenmediği de ayrı bir gerçektir. Oysa konuyla ilgili Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır: “...Eğer bilmiyorsanız, bilenlere (konunun uzmanlarına) sorun (danışın!).” (Nahl, 16/43; Enbiyâ, 21/7). Aynı şekilde Yüce Allah istişareye de önem vermekte ve Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır: “Ve [ey Peygamber,] senin izleyicilerine  yumuşak davranman, Allah'ın rahmetinin bir eseriydi. Zira, eğer onlara karşı kırıcı ve sert olsaydın, doğrusu senden koparlardı. Artık onları bağışla ve affedilmeleri için dua et. Ve toplumu ilgilendiren her konuda onlarla müşavere et; sonra bir hareket tarzına karar verince de Allah'a güven: Zira Allah, O'na güven duyanları sever.” (Âl-i İmrân, 3/159) “(Dünyalık olarak) size her ne verilmişse, bu dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Bu mükâfat, inananlar ve Rablerine tevekkül edenler, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işlerini, (bütün ortak meselelerini) aralarında şûrâ (danışma) ile karara bağlayanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar, bir saldırıya uğradıkları zaman aralarında yardımlaşanlar içindir.” (Ş&... Devamı

Tarafları Barışa Davet Etmek

2016-06-17 01:42:00

  Tarafları Barışa Davet Etmek İki ülke, iki parti, iki mezhep, iki aşiret veya iki aile arasında kavga çıkarsa tarafları barışa ve itidale davet etmek normaldir ve bu, kabul edilebilir bir şeydir. Çünkü tarafları barıştırmak önemlidir. Ancak göz göre göre zulmeden zalim ile mazlumu eşit görüp tarafları barışa ve itidale davet etmek yanlıştır ve akla ziyan bir şeydir. Çünkü burada yapılması gereken mazluma sahip çıkıp zalime haddini bildirmek ve onunla etkin mücadele içinde olmaktır. Zira barış çağrısı yapıldıktan sonra şaşmaz hukuk ve ahlak ilkelerini savunarak yanlış yapan tarafı tespit etmek, onları uyarmak, gerekirse zalimlerle hep birlikte mücadele ederek zulüm yapmalarına engel olmak ve adaleti tesis etmek tüm erdemli insanların görevidir. Elbette bu söylediklerimiz olması gerekendir; ancak tüm dünyada vakıa bunun tam tersine işlemektedir. Çoğunluk üç maymunu oynamakta ve elini taşın altına koymaktan kaçınmaktadır. Dolayısıyla zulme engel olmayan herkes sorumludur ve vebal altında kalmaktadır. Ne demek istediğimizi bazı örnekler vererek açıklamaya çalışalım. Mesela İsrail ile onun işgal ettiği Filistin’deki mazlum müslümanları bir görüp tarafları itidale ve barışa davet etmek çok büyük bir haksızlık ve sorumsuzluk örneğidir. Çünkü yanlış yapan taraf İsraildir. Gelip bir ülkeyi işgal etmiştir. Filistinliler ise ülkelerini kurtarma, bağımsız ve özgür yaşama derdindedir. İsrail, Filistin’de her türlü vahşeti sergilemekte, kandan ve vahşetten beslenmekte, mazlumları gözyaşlarına boğmakta, onlara hayatı zindan etmektedir. Dolayısıyla bu zalim İsrail ile mazlum Filistin halkını eşit görüp tarafları barışa davet etmek, katile destek çıkmak... Devamı

Sahih Sünnet, Mü’minlerin İkinci Temel Kaynağıdır

2016-06-08 00:13:00

Sahih Sünnet, Mü’minlerin İkinci Temel Kaynağıdır Konuyla ilgili Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Sünnet’i toptan reddetme girişimlerinin tutarsızlığını” ortaya koyduğu çalışmasından bazı önemli tespitler aktararak meselenin anlaşılmasına katkı sağlamaya çalışalım. Bilindiği üzere bir hadisin sahih olabilmesi, Kur’ân’a uygunluğu esasına bağlıdır.  Kur’ân’a ters düşen bir hadis sahih değildir ve delil değeri yoktur. Çünkü Hz. Peygamber’in tebliğ ve tebyin ettiği Kur’ân’a aykırı söz söylemesi düşünülemez. Ancak “Hadisler içinde Kur’ân’a aykırı olanlar var” diyerek hadislerin tamamını toptan reddetmek de isabetli, tutarlı ve doğru bir yaklaşım değildir. Şöyle ki, bir an sünnet’in devre dışı bırakıldığını farz edelim. Bu takdirde Kur’ân’da açıkça yer almayan problemlerin çözümü müctehidlerin ictihadına kalacaktır. Müctehidlerin Kur’ân’dan çıkartacakları çözümlerin “istisnasız tamamının hatasız olacağını iddia etmek” tabiatıyla mümkün değildir. Dolayısıyla ictihadlarda hata edildiğini savunarak yorum yapma yetkisinin müctehidlerin elinden alınmasını önermek nasıl mantıksızlık ise, Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı anlama çabasının ürünü olan ictihadlarını bize nakleden “hadisler içinde de Kur’ân’a aykırı rivayetler” olduğunu söyleyerek Hz. Peygamber’in sünnet’ini veya hadislerin tamamını toptan reddetmek aynı şekilde mantıksızlık ve tutarsızlıktır; ayrıca büyük bir çelişkidir. Diğer taraftan sünnet, aynen ve harfiyyen değiştirilmeden taklit edilmesi gereken bir kaynak de... Devamı

“Hüküm Ancak Allah’ındır!” Âyeti Nasıl Anlaşılmalıdır?

2016-05-26 21:51:00

“Hüküm Ancak Allah’ındır!” Âyeti Nasıl Anlaşılmalıdır? Konuyla ilgili Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Sünnet’in delil değerini” ortaya koyarken yaptığı bazı tespitlerini aktararak hem meselenin hem de mezkûr âyetin doğru anlaşılmasına katkı sağlamaya çalışalım. Sünnet’i delil olmaktan çıkarma amacıyla başvurulan âyetlerden biri de “Hüküm ancak Allah’ındır!” mealindeki âyettir. Geçmişte Haricîlerin de slogan olarak kullandığı bu âyet, Kur’an’da üç yerde geçmektedir. Bu âyete bakarak “hüküm verme yetkisinin sadece Allah’a ait olduğu, O’nun dışında kimsenin dinde hüküm koyma yetkisine sahip olmadığı, binaenaleyh Hz. Peygamber’in de Kur’ân dışında hüküm koyamayacağı” öne sürülmekte ve buradan “sünnet’in kaynak ve delil olamayacağı” sonucuna ulaşılmaktadır. Kanaatimizce bu şekilde bir mantık yürütmek isabetli değildir. Dolayısıyla meseleyi anlamak için yapılması gereken ilgili âyetleri biraz daha yakından incelemek olacaktır. “Hüküm ancak Allah’ındır!” ibaresinin geçtiği ilk âyetin meali şöyledir: “De ki: Ben, Rabbim’den gönderilen açık bir delile dayanıyorum. Halbuki siz onu yalanladınız. (Bilgisizliğiniz yüzünden) hemen gelmesini istediğiniz (azabı getirmek ise) benim elimde değildir. Çünkü hüküm ancak Allah’ındır! O, doğruyu haber verir; O hüküm verenlerin en yücesidir.” (el-En’âm, 6/57). Açıkça görülmektedir ki âyet, “genel anlamda yasama yetkisine” kimin sahip olduğu kimin de olmadığı konusuyla ilgili değildir. Konu, müşrikler... Devamı

Hadisin İsnadının Sağlam Olması Metninin de Sağlam Olduğu Anlamı

2016-05-12 21:32:00

Hadisin İsnadının Sağlam Olması Metninin de Sağlam Olduğu Anlamına Gelmez Konuyla ilgili Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun çok önemli gördüğümüz bazı tespitlerini aktararak meselenin doğru anlaşılmasına katkı sağlamaya çalışalım. Herhangi bir İslâm âlimi, herhangi bir hadisi veya bir konudaki hadislerin tamamını reddettiği zaman onu “Hadis inkarcısı” veya “Sünnet münkiri” şeklinde yakıştırmalarla karalamak/ yaftalamak/ değersizleştirmek/ itibarsızlaştırmak  doğru değildir. Çünkü bir İslâm âlimi, bir hadisi reddettiğinde bunun anlamı, “Hz. Peygamber’in hadisi olduğunu bile bile reddetti” demek değildir. Bilakis bu, o âlimin, “o hadisin Hz. Peygamber’e ait olduğu iddiasını reddettiği” anlamına gelir. Yani bu âlim, böyle bir sözün Hz. Peygamber’e ait olamayacağını söylemekte ve reddetmektedir. Ancak ısrarla; “Daha önceki İslâm âlimleri bu rivâyete hadis diyorlar, siz de hadis demelisiniz!” diyerek “onların ictihadlarını” günümüz İslâm âlimine dayatmak doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber’e ait olan hadislerle ait olmayanı ayırt etmede aslolan İslâm âlimlerinin verdikleri “şahsî hükümler” değildir. Burada aslolan, geçmiş İslâm âlimlerinin de günümüz İslâm âlimlerinin de göz önünde bulundurmak zorunda oldukları, “sahih bir hadiste bulunması gereken şartlar”dır. Bu şartlar sadece isnad ile ilgili değildir. Bir hadisin güvenilir olabilmesi için metinde de aranması gereken bazı şartlar vardır. Ancak Hadis Usûlüne dair yazılan eserlerde “sahih hadisin tanımının sadece isnad açısından yapılmış olması”, bu yaygın, fakat ya... Devamı

Dua Neden Önemlidir?

2016-05-05 18:44:00

Dua Neden Önemlidir? “Çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” anlamlarına gelen dua kavramı, Kur’ân’a göre “insanın içtenlikle Yüce Allah’a yönelmesi, O’na muhtaç olduğunu bilmesi ve sadece O’ndan yardım dilemesi”dir. Çünkü dua eden, Yüce Allah’a bağlılığını itiraf etmiş ve O’na duyduğu güveni teyit etmiş olur. Yüce Allah ile kurulan ilişkinin özü, duada samimi bir şekilde ortaya çıkar. Çünkü dua, ibadetin özüdür. Dua etmek, kalpte Allah inancının daha da kökleşmesine ve insanın günahlarından arınmasına sebep olur. Zira dua ve niyaz, sıradan bir istekte bulunma hali değildir. Dua, kulluk şuuru, ibadet hazzı ve coşkusu içinde ihlasla yapılması gereken, kulun kendini Yüce Allah’a en yakın hissettiği andır ve bu fırsat çok güzel değerlendirilmelidir. Duanın insanın duygularını, algılarını, davranışlarını, ruhî ve bedenî sağlığını değişikliğe uğratan etkileri söz konusudur. Nitekim dua ile gelen ilahi yardım ve manevi destek insanı rahatlatır, korkularını yatıştırır ve Yüce Allah’a olan güvenini artırır. Böyle bir durumda kişinin şuur düzeyi yükselir, idrak kapasitesi keskinleşir, olağanüstü işler başaracak şekilde gücü ve kuvveti ziyadeleşir. Örneğin dua sayesinde ulaştığı manevî güç ve motivasyon ile 250 kg ağırlığındaki bir top mermisini tek başına kaldırıp topa yerleştirebilir. Dua, hayatın akışına da tesir eder. Zira Yüce Allah, her an yeni bir yaratmada olduğunu (Rahman, 55/29), kendisini anan kulunu anacağını (Bakara, 2/152), dua edenlerin duasına icabet edeceğini (Bakara, 2/186; Mümin, 40/60), fiilî duanın hakkını verenlere yardımını esirgemeyeceğini haber vermektedir. Diğer taraftan dua edene ... Devamı

Mağdur, Mazlum ve Kurban Kavramları

2016-04-29 21:33:00

Mağdur, Mazlum ve Kurban Kavramları Son günlerde birtakım yazılı, sesli, görsel ve sosyal medyada “mağdur ve mazlum” kelimelerinin yerine “kurban” kelimesinin bilinçli olarak kullanıldığı görülmektedir. Oysa “mağdur, mazlum, ezilmiş” kelimelerinin yerine “kurban” kelimesini kullanmak doğru değildir. Zira Türkçede kurban kelimesi, hem bir ibadeti hem de bayramı nitelemek üzere kullanılmaktadır. Dolayısıyla “zulme ve haksızlığa uğrayarak hayatını kaybetmiş veya yaralanmış” kimselerle ilgili olarak “mağdur/ mazlum/ biçare” gibi kelimeler yerine Batılı ülkelerden etkilenerek “kurban” kavramını kullanmak kanaatimizce sakıncalıdır. Çünkü söz konusu yayın organlarında “kurban” kelimesi “olumsuz bir durumu” ifade etmek için kullanılmaktadır. Oysa Türkçede “kurban” kelimesi bir ibadetin ve bayramın adıdır. Dolayısıyla hem bir ibadetin hem de müslümanların iki dinî bayramından birinin adının “menfî anlamlar çağrıştıran bir konuyla alakalı kullanılması” son derece mahzurludur. Zira ilerleyen yıllarda genç nesillerin zihninde hem kurban ibadetine hem kurban bayramına karşı olumsuz algılar meydana gelebilir ve onlar bu ibadetleri uygulamaktan vazgeçebilir. Bu bakımdan “mağdur, mazlum, biçare, ezilmiş, horlanmış, dışlanmış” kavramları yerine “kurban” kelimesini kullanmak doğru değildir. Çünkü dilin bozulması her alanı doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemektedir. Zira insanlar kavramlar üzerinden düşünmekte, fikir üretmekte ve hükümler ortaya koymaktadırlar. Örneğin istatistiki veriler, Türk halkının artık çocuklarına Şaban ismini koymaktan vazgeçtiğini/ kaçındığını ortaya koymaktadır. ... Devamı

İşinize Gelince Kader Gelmeyince Değil, Öyle mi?

2016-04-22 11:02:00

İşinize Gelince Kader Gelmeyince Değil, Öyle mi? İnsanoğlunun başına bir felaket gelince; “Alın yazısı! Kader işte! Elden ne gelir! Olacağı varmış! Felek, kara talih, kara yazı, kader, kısmet, nasip!” gibi kavramların arkasına sığınır, kendini teselli eder, hatalarını görmek istemez, iradesini yok sayar ve böylece sorumluluktan kaçmaya çalışır. Ona bu yaptığının yanlış olduğunu söylediğinizde ise kendini rahatlatacak, haklı olduğunu söyleyecek birilerini arar ve bulur. Bulmakta fazla güçlük çekmez; çünkü etraf kaderciliği din edinmiş bir sürü adamla doludur. Körler sağırlar birbirini ağırlar diyaloğu başlar; herkes birbirini rahatlatır ve mutlu bir şekilde ayrılırlar. Mesela kaderciler, dünyalık kazanmak için sonuna kadar gayret eder ve alacaklarından asla vazgeçmezler. Ama onlara dinî sorumluluklarını hatırlattığınız zaman kırk dereden su getirir ve işi yokuşa sürerler; “Kalemler kaldırılmış, olacaklar yazılmış, alın yazısı işte, benim çabam  bir şeyi değiştirmez ki!” diyerek sorumluluktan kaytarmaya çalışırlar. Ancak onlara “Bu kadar kendini yorma, soğuk sıcak demeden koşuşturma! Nasıl olsa rızkın ayağına gelir seni bulur! Çalışmasan da olur! Otur oturduğun yerde!” desen sana inanmaz ve yüzüne dönüp “Böyle saçmalık mı olur?” dercesine bakarlar.  Yine onlara “Meyve bahçendeki ağaçlarla, bağınla ve bostanınla ilgilenme! Onları budama! Çapalama! Sulama! Gübreleme! Hastalanırlarsa da bakımını yapma! İlaç kullanma! Nasıl olsa o bahçenin toprağında neyin ne kadar biteceği yazılmıştır! Senin bahçeden alacağın ürün Allah katında takdir edilmiştir! Sen bunu asla değiştiremezsin! Kendini yorma! Soğuk sıcak demeden koşuşturma! Çalışmasan da olur!” d... Devamı

Din Kardeşliğinin Anlam ve Önemi

2016-04-13 21:08:00

Din Kardeşliğinin Anlam ve Önemi Bilindiği üzere tevhid, Yüce Allah’ın varlığını ve birliğini gönülden tasdik etmek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Zira insanın yaratılış gaye ve hikmeti tevhide dayanır. Bütün peygamberler, tevhid inancını yeryüzünde egemen kılmak üzere görevlendirilmişlerdir. Onlar, bu uğurda çetin mücadeleler vermiş ve çok ağır imtihanlardan geçmişlerdir. Tevhid inancının son elçisi Hz. Muhammed de, Allah’ın varlığını ve birliğini tüm insanlığa tebliğ etmiş ve onları yalnızca Yüce Allah’a kul olmaya davet etmiştir. Rahmet peygamberi, kısa sürede şirk toplumundan tek Allah’a inanan muvahhit bir toplum inşa etmiş, onun Mekke’de yaktığı tevhid meşalesi, karanlıkları aydınlığa; zulmü adalete; kin, nefret ve düşmanlığı, şefkat, merhamet ve barışa dönüştürmüştür. Hz. Peygamber, sadece tevhid inancını değil, beraberinde vahdet anlayışını da getirmiştir. Onun getirdiği vahdet anlayışı, Ensar ve Muhacir kardeşliğiyle zirveye ulaşmış, bir ve beraber olmanın en nadide örneklerini tüm dünyaya sunmuştur. Hz. Muhammed’in getirdiği bu anlayış, dilleri, renkleri, ırkları farklı olan ama inançları, gayeleri, gönülleri bir olan yüzbinlerce müslümanı din kardeşliği çatısı altında bir araya getirmiştir.   Bilindiği üzere tevhid, sadece bir inanç ve düşünce sistemi değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Tevhidin bireysel hayattaki tezahürü, bu inancın gereğine göre yaşamaktır. Rabbimize, kendimize, çevremize, kâinata karşı sorumluluklarımızın bilincinde olmaktır. Kısaca tevhidin toplumsal hayattaki karşılığı, “vahdet”tir. Vahdet, kardeşlik, dostluk, sevgi, saygı, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşmadır; birlikte yaşama şuuruna s... Devamı

Hasan el-Basrî’nin Bazı Önemli Sözleri Üzerine

2016-03-31 20:07:00

Hasan el-Basrî’nin Bazı Önemli Sözleri Üzerine Hasan el-Basrî (ö. 110/728), tabiîn döneminin en önemli âlimlerindendir. Kendisi Kur’ân’a, sünnet’e ve akla önem veren bir şahsiyyettir. Mesela o şöyle söylemektedir:  “Allah Teâlâ, yalnızca ilmi olana değil, derin anlayış ve kavrayışı olana değer verir.” Hasan el-Basrî, bu sözüyle sırf bilginin yeterli olmadığını, kritik analitik düşünmek gerektiğini, basiret ve feraseti artırmanın şart olduğunu ifade etmeye çalışmıştır. Nitekim onun yanında birisinin “salih ve iyi bir insan” olduğu söylendiğinde hemen “Aklı nasıldır?” diye sorardı. Hasan el-Basrî, bununla söz konusu kişinin her duyduğuna hemen inanmayan, sorgulayan ve eleştirel düşünen biri olup olmadığını öğrenmek isterdi. Çünkü ona göre bilgiyi dolgu malzemesi olarak kullananlar, işin özünü bırakıp kabuğu ile ilgilenenler, atıl bilgiyi toplayıp aktaranlar büyük bir hata ve yanılgı içindedirler. Böylelerinin ne kendilerine ne de başkalarına faydası dokunabilir. Nitekim Hasan el-Basrî, bir başka sefer şöyle söylemiştir: “Allah’ın kitabından bir delile dayanmayan her görüş hakikatten bir sapmadır.” O, bu veciz sözüyle Kur’ân’a ne kadar büyük değer verdiğini göstermiş, etrafında olup da yanlış yapanları ve hakikatten uzaklaşanları nazik bir şekilde uyarmıştır. Hasan el-Basrî, bir başka sefer şöyle söylemiştir: “Ahmaklardan ne kadar uzak durulursa Allah’a o kadar yaklaşılır. Akıllı kimseler ortak hareket ederse Allah’ın dini güçlenir.” Görüldüğü üzere Hasan el-Basrî, İslâm’a hizmet ... Devamı

Gelenekselcilik ve Yenilikçilik

2016-03-10 18:06:00

  Gelenekselcilik ve Yenilikçilik Gelenekselcilik; geçmişte ortaya konan İslâm düşüncesi alanındaki çalışmalara (yani geleneğe) birinci planda önem veren, geçmiş düşünce ve yorumlara, yeni yorumlar karşısında “üstünlük tanıyan” bir eğilimdir. Bu eğilim, bugünkü meselelere geçmişte çözüm arar ve geçmişi mutlak otorite kabul eder. Zira gelenek, onlara göre serâpa bir hikmet ürünüdür. Gelenekselcilik; geçmiş otoriteleri eleştirmez, bilakis onları yüceltir, hatta dokunulmaz addederek kutsallaştırır. İslam düşüncesinde köklü değişiklikler yapılmasına karşıdır. Bu sebeple Kur’ân ve Sünnet’e birtakım otoritelerin aracılığı olmadan doğrudan gidemez; gitmekten korkar; böyle yapılmasını hatalı bulur. Gelenekselciliğin nihai amacı, ne olursa olsun geçmiş kültürü (geleneği) savunmaktır. Kısaca geleneğe tabîdir, onun tahakkümü altındadır. Bireyselcidir; toplumsal projeler üretme peşinde koşmaz. Geleneğin taklidini savunur, Batının taklit edilmesini de şiddetle reddeder. Gelenekselcilik; rasyonaliteyi, İslâmî-Kur’ânî olan ve olmayan diye hiçbir ayrıma tabi tutmaksızın takbih eder (çirkin görür). Sezginin önemini vurgular, tasavvufî eğilimi oldukça fazladır. Yenilikçilik ise; geçmiş kültüre (geleneğe) değer vermekle beraber onun aşırı derecede yüceltilip kutsallaştırılmasına karşıdır. Kendi düşüncesini ve anlayışını merkeze alır, geleneği bu anlayışın ışığında değerlendirir, eleştirir, kabul veya reddeder. Yenilikçilik; Kur’ân ve Sünnet’in etrafındaki yorumları değil, bizzat kendilerini esas alır; geleneksel yorumları ikinci plana koyar. Geleneğin ken... Devamı

Kur'an ve Sünnet, Kadına Yönelik Şiddeti Reddeder -3-

2016-03-03 22:11:00

      Kur'an ve Sünnet, Kadına Yönelik Şiddeti Reddeder -3-   Kur’an ve Sünnet’in “Nüşûzundan Korkulan Kadına” Yönelik Tavsiyesi Yukarıda da ifade edildiği üzere hem bu zamana kadar yapılan uygulamalarda hem de “darebe” fiilinin geçtiği âyet ve hadislere hâlâ “dövmek” anlamının verilmesinde ısrar etmek, Kur’ân ve Sünnet’e bütüncül bakılamamasından kaynaklanmakta, her iki kaynağın doğru anlaşılmasını güçleştirmekte ve İslâm’ın imajının zedelenmesine de yol açmaktadır. Bu nedenledir ki biz, “darebe” fiilinin hem mezkûr âyette hem de yukarıdaki hadiste “dövmek” anlamında değil “evden uzaklaştırmak”, “mekân değiştirmek”, “ayrılık” manasında kullanıldığı kanaatindeyiz. Bu bakımdan, “nüşûz yaptığından korkulan kadınlar”dan söz eden mezkûr âyette tavsiye edilen “üç aşamalı planın” şu şekilde anlaşılması ve uygulanmasında fayda mülahaza etmekteyiz: 1. Etkili iletişim 2. Cinsel yalnızlık 3. Mekânsal ayrılık. “Etkili iletişim”ile kast edilen; erkeğin nüşûz yaptığından endişe duyduğu karısıyla nazik ve kibar bir şekilde konuşması, ona değer verdiğini hissettirmesi, bunları yaparken dost ve samimi olduğunu göstermesi, bu yuvanın yıkılmasını istemediğini ona anlatması, eşini düşünmeye sevk edecek sorular sorması ve hatasını fark edip yanlışından döndürmeye çalışmasıdır. Ayrıca erkeğin karısının anlattıklarını dinlemesi, onu anlaması, onun sitem ettiği bazı davranışlarını ve yanlışlarını düzelteceğine dair karısına söz vermesi ve bu şekilde yuvalarının yıkılmaması konusunda hanımını ikna etmesidir. “Cinsel yalnızlık&r... Devamı

Kur'an ve Sünnet, Kadına Yönelik Şiddeti Reddeder -2-

2016-02-25 17:17:00

    Kur'an ve Sünnet, Kadına Yönelik Şiddeti Reddeder -2-   Darb Kavramı ve Anlamları Nisâ suresi 34. âyette geçen “darebe” fiilinin birçok anlamı vardır. Bu kelime; “bir şey üzerine bir şey oluşturmak, yollarda ayakla iz oluşturmak, rızık, ticaret veya savaş amacıyla sefere çıkmak, tuvalete defi hacet yapmak için hızlı gitmek, bir yere bir şey dikmek, bir şeyi bir şeye çarpmak, karıştırmak, suda yüzmek, bir şeyi kaldırmak, el ile işaret etmek, sıkı tutmak, kavgadan ve belâdan kaçmak, bir yere varıp dikilmek, örnek vermek, gezmek, engel olmak, kazanmak, mühürlemek, mahkûm etmek, uzaklaştırmak, ayırmak, ayrılmak, kovmak, vurmak, kabul ettirmek, terk etmek, def etmek, iptal etmek, salmak” gibi birçok anlamı mündemiçtir. Lügat anlamları çeşitlilik arz eden “darebe” kelimesinin Kur’ân’daki kullanımları bu manaların bir kısmını içermektedir. Günümüz Tefsir uzmanlarından Mehmet Okuyan, bu âyeti delil göstererek kadınların dövülebileceği kanaati veya kabulünün “Kur’ânî dayanaktan yoksun” olduğu görüşündedir (Okuyan, Mehmet, “Kadına Yönelik Şiddete Kur’ân’ın Bakışı”, OMÜİFD, Samsun, 2007, Sayı: 23, s. 126). Bu itibarla, “darebe” fiiline her zaman ve zeminde “dövmek” anlamının verilmesi uygun değildir. Çünkü hem geçmişte hem de günümüzde sanki bu kelimenin başka  hiçbir anlamı yokmuş gibi ilk akla gelen “dövmek” anlamının verilerek “İslâm’ın kadını şiddete maruz bıraktığı” ve “kadına ikinci sınıf varlık muamelesi” yaptığı tezini ısrarla işleyenlerin elini güçlendirmek v... Devamı

Kur'an ve Sünnet, Kadına Yönelik Şiddeti Reddeder -1-

2016-02-18 20:15:00

        Kur'an ve Sünnet, Kadına Yönelik Şiddeti Reddeder -1-   İslâmiyet, hem Câhiliye dönemindeki dinî anlayışa hem de yerleşik örf ve adetlere nispetle kadının sosyal, ekonomik ve hukukî konumunda çok mühim değişiklikler yapmış ve kadınlara önemli haklar tanımıştır. Kadınlar da erkekler gibi Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Kur’ân-ı Kerim, kadın ve erkeğin “nefs-i vâhide”den yani; “ilk canlı, ilk öz ve ilk cevherden” yaratıldığını, “insan olarak” aralarında hiçbir farkın bulunmadığını ve Allah katında her ikisinin de sorumluluklar yönünden eşit ve aynı değere sahip olduğunu haber vermiştir. Allah Teâlâ, kadın ve erkeğin huzurlu ve mutlu bir hayat sürmelerini temin etmek ve neslin devamını sağlamak amacıyla birbirini tamamlayan iki çift olarak yaratmış, eşiyle huzur bulması için aralarınameveddeh (içini dinî değerlerin doldurduğu sevgi) ve rahmeti yerleştirmiş; kadınların evlenirken kocalarından sağlam bir teminat aldıklarını söylemiş; erkeklere hanımlarına iyi davranmalarını emretmiş ve boşanırken bile güzellikle ayrılmalarını tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber de Kur’ân’ın çizdiği bu çerçeveye uygun olarak; “Kadın ile erkeğin bir bütünün iki eşit parçası olduğunu” söylemiş, kadınların sorunlarıyla yakından ilgilenmiş, kocalarıyla anlaşmazlığa düşen kadınlara arabuluculuk yapmış ve kendisi de aile yaşantısıyla onlara iyi bir rol model olmuştur. Hz. Peygamber, bir yolculuk esnasında kervanda bulunan kadınları “kristallere” benzeterek kervanın genç sürücüsü Enceşe’den “narin ve nazik olarak tanımladığı kadınları” incitmemesi için develeri yavaş sü... Devamı

Cin İnsanlara Musallat Olur mu?

2016-02-11 21:57:00

Cin İnsanlara Musallat Olur mu?   Daha önce bu köşede “Cinler, Cinciler, Üfürükçüler ve Şeytanlar Kimlerdir!” başlıklı bir makale kaleme almış ve cinler hakkında özet ve özlü bilgiler vermiştik. Ancak görünen o ki cin problemi aynen devam etmekte ve insanlar cinlerle ilgili yarım yamalak “dinî  bilgilere(!!)” inanarak hem kendilerine hem de çevrelerine büyük zararlar vermektedirler. Biz o yazımızda kısaca şunları söylemiştik: Câhiliye dönemindeki cinciler, kendilerinin özel cinlere ve şeytanlara sahip olduklarını, bunların semadan haber getirdiklerini, metafizik âlemle irtibat kurma özeliklerinin kendilerine bahşedildiğini, böylece gaybı bildiklerini iddia eder, insanları buna inandırır ve sömürürlerdi. Günümüzde de tüm dünyada cinciler, üfürükçüler, büyücüler, muskacılar, falcılar, kâhinler, medyumlar, astrologlar ve benzeri tüm sahtekârlar aynı şeyleri söyleyerek insanları kandırmaya devam etmektedirler. Çünkü insanın gaybı öğrenme merakı onu istismara açık hâle getirmekte, böylece hakikatlerden kolayca uzaklaşmasına neden olmakta, “cin terimi” etrafında oluşturulan korku, mitolojik unsurlarla beslenerek artmakta ve dinî bilgisi yetersiz insanları esir almaktadır. İnsanoğlu başına sıkıntılar geldiğinde Yüce Allah’a değil de bu cincilere sığınmakta, üfürükçülerden medet ummakta ve çok büyük bir yanlış yapmaktadır. Dolayısıyla böyle insanların ahiretlerini kaybedecekleri aşikârdır. Çünkü İmam Şâfiî; “Her kim bir cin gördüğünü yahut cinlerle görüştüğünü söylerse yalan söylemi... Devamı

Ateistlerin En Çok Sorduğu Soruya Bir Cevap

2016-02-03 23:37:00

Ateistlerin En Çok Sorduğu Soruya Bir Cevap   Bu köşe yazılarını yazmamıza neden olan çok değişik olaylar vardır. Bazen bir öğrencimiz, tanıdığımız, tanımadığımız, arkadaşımız, meslektaşımız, akrabamız, çocuğumuz, anamız, babamız, eşimiz, dostumuz bir soru sormakta, bazen de toplumda gördüğümüz birtakım yanlışları düzeltme konusundaki hassasiyetimiz bizi bu makaleleri yazmaya sevk etmektedir. Sorular genellikle aynı olunca, aynı cevapları farklı insanlara tekrar edip durmak yerine onları bu yazdıklarımıza yönlendirmekte, anlayamaz ya da yanlış anlarlarsa yeniden bize döndüklerinde onların mezkûr sorularına ikna edici cevaplar vermeye çalışmaktayız. Biz eğer böyle yapmazsak ve her gelene aynı şeyleri defalarca anlatmaya kalkışırsak bu, çok büyük zaman kaybına neden olur ki, o takdirde “bir fikir emekçisi olarak üretim yapma imkânından” mahrum kalırız. Takdir edileceği üzere aldığımız bu karar son derece yerinde ve haklı bir karardır. Bu bakımdan soru sormak isteyenlerin öncelikle tarafımızdan yazılan dört yüz küsur makaleyi okuması icap eder. Bu itibarla, kafalarındaki sorularla ilgili yazdıklarımızı araştırmadan, iyice okuyup anlama zahmetine girmeden bize gelerek soru sorulmasını ve zamanımızın çalınmasını doğru bulmayız; çünkü bunu, hem kendimize hem de yazdıklarımıza hakaret sayarız. Böyleleri eğer bizim yazdıklarımıza değer vermiyorlarsa sorularını gidip başkalarına sorabilirler, böylece bizi üzmemiş, zamanımızı çalmamış ve de rahatsız etmemiş olurlar. Zira bizim yapacak çok işimiz vardır; eğer bize geliyorlarsa daha önceden o konuyla ilgili yazdıklarımızı iyi bilmeleri/ öğrenmeleri gerekir. Eğer öğrenme lüzumu hissetmiyorlarsa yanımıza gelmeleri ya da telefonla ulaşıp bizi meşgul etmeleri asla doğru değildir... Devamı

Kendine Acımayana Başkaları Hiç Acımaz!

2016-01-28 14:45:00

Kendine Acımayana Başkaları Hiç Acımaz!   İnsanlar bu dünyada Yüce Allah tarafından imtihan edilmekte; iman edip salih ameller işleyenler cenneti hak ederken, aklını kullanmayıp inkâr eden ve kötü davranışlar sergileyenler de cehennemi boylamaktadırlar. Zira herkes seçimlerinde özgür bırakılmıştır. İman ya da inkâr etmek kişinin kendi elindedir (Kehf, 18/29; Nebe, 78/39). Görüldüğü üzere imtihan yeryüzünün bir vazgeçilmezidir. Çünkü iyi ile kötünün, tembel ile çalışkanın, sorumluluk sahibi ile sorumsuzun ayırt edilebilmesi için mutlaka imtihana ihtiyaç vardır. İmtihan olmadan çalışan ile çalışmayan ayırt edilemez. Toplumların gelişmesi için her kurumda iyi bir imtihan mekanizmasının kurulması ve sağlıklı işletilmesi şarttır. Zira emaneti ehline vermek için imtihan olmazsa olmaz şarttır. Emaneti ehline vermeyenler Kur’ân’ın emirlerini ciddiye almayan ikiyüzlülerdir ve bu nedenle de başlarının belalardan kurtulması mümkün değildir. Örneğin çalışkan bir öğrenci ile tembel öğrencinin ayırt edilebilmesi için mutlaka sınav yapılmalıdır. Bu sınav yapıldıktan sonra hak edene hak ettiği not verilmelidir. Çalışkan da tembel de hak ettiği notu almalı; çalışan sınıfını veya dersini geçmeli, çalışmayan da kalmalıdır. Çalışan geçeceğini, tembellik eden de mutlaka kalacağını bilmelidir. Çalışanı bırakmak, tembele de torpil yaparak geçirmek adalet değildir; böyle yapmak zulümdür; çalışan öğrencinin hakkını gasp etmektir. Hak etmeyen öğrenciye “merhamet (!)” göstererek ders geçirmek zulümdür. Böyle bir merhamet anlayışı tamamıyla sakat ve problemlidir. Dolayısıyla böyle bir hassa... Devamı

Düşmanlarını Tanımayanlar Onlarla Yaptığı Savaşı Kaybetmeye Mahk

2016-01-21 19:13:00

      Düşmanlarını Tanımayanlar Onlarla Yaptığı Savaşı Kaybetmeye Mahkûmdur!   Yüce Allah, insanlığa gönderdiği en son mesajı Kur’ân-ı Kerim’de inananlara dünyada “mücadele etmeleri gereken tüm sinsi düşmanlarını” teker teker tanıtmış ve onların özellikleri hakkında “formül niteliğinde çok değerli bilgiler” vermiştir. Zira böyle olmasaydı Müslümanların Yüce Allah’a mahşer günü itiraz etmeleri ve dünyadaki düşmanlarının kendilerine doğru dürüst tanıtılmadığını, o yüzden de onlara yenildiklerini iddia etmek gibi bir hakları söz konusu olabilirdi. Ancak bu kapı, tamamıyla kapatılmış ve hiçbir itiraza mahal bırakılmamıştır. Çünkü Kur’ân, müminlere tüm düşmanlarının vasıflarını açıklamıştır. Dolayısıyla yapılması gereken Kur’ân’ın ne dediğine bakmak, onu doğru anlamak ve düşmanlarını iyi tanımaktır. İşte Kur’ân’ın bu mesajlarını çok iyi değerlendiren ve onu en güzel şekilde anlayıp uygulayan örnek insan Hz. Peygamber’i model alanlar düşmanlarını alt etmeyi başarabilir, onların tuzaklarını bozabilir, Yüce Allah’ın rızasını kazanıp cenneti elde edebilir. Örneğin Kur’ân’da münafıkların özellikleri tek tek anlatılmaktadır. Bu âyetlere bakarak düşmanlarını tanımayanların, gereken tedbirleri almayanların, onlara gafil avlananların yenildiklerinde tüm suçu münafıklara atmaları ya da ağlayıp sızlamaları doğru değildir. Zira münafıklar nifaklarının gereğini yapmış, Yüce Allah’a, İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlık etmiş ve dini değerlerle sinsice savaşmışlardır. Yine Kur’ân’da kâfirlerin vasıfları tek te... Devamı

Müslümanların Tanrı Tasavvurundaki Problemler

2016-01-14 18:43:00

Müslümanların Tanrı Tasavvurundaki Problemler   Müslümanların dertleriyle dertlenen kimseler, günümüz Müslümanlarının tanrı tasavvurlarında ciddi problemler olduğunun farkındadır. Çünkü toplumla birlikte olan, sürekli onlarla sohbet eden, onların dertlerini dinleyen ve fildişi kulelerine çekilmeyenler bunu rahatlıkla gözlemleyebilirler. Bizim tespitlerimize göre toplumumuzda şu tür tanrı tasavvurları mevcuttur: 1. Bazı Müslümanlar Yüce Allah’ı insanların yapıp ettiklerini gören, bunun karşılığında ceza ve mükâfat veren bir Yaratıcı olarak düşünmekte, sadece bireysel ibadetler yaparak O’nun rızasını kazanacaklarını zannetmekte, “İslâm’ı bir değerler sistemi olarak benimsemekte zorlanmakta ve kültürel Müslümanlıkla yetinerek” cenneti elde edeceklerini zannetmektedirler. 2. Bazı Müslümanlar da Yüce Allah’ı keyfine göre hareket eden, kâinatı keyfince yöneten sonsuz güç ve kudret sahibi “bir kral” olarak düşünmekte, O’nun antropomorfik bir tanrı olduğunu zannetmekte ve O’na bir türlü güvenememektedirler. Çünkü O, eğer keyfî kararlar alıyorsa aldığı bu kararlardan her an vazgeçebilir ve doğal olarak da böyle bir tanrıya güvenilmez. 3. Birçok Müslüman da kendilerine öyle öğretildiği için Yüce Allah’ı her yerde, her zaman, her şeyi görüp gözeten biri olarak düşünmekte; ancak bunun tam olarak böyle olduğundan emin olamamakta; bu konuda ciddi şüphe ve tereddütleri bulunmaktadır. Bunlar imanlarını kaybedecekleri endişesiyle bunu açıkça ifade edememekte, susmayı tercih etmekte, kafa karışıklıklarını gidermek için de hi&ccedi... Devamı

Şeytanı ve Şeytanlaşmış Kimseleri Yenmenin Bir Yolu

2016-01-07 20:00:00

Şeytanı ve Şeytanlaşmış Kimseleri Yenmenin Bir Yolu   İnsanoğlu Kur’ân ve Sahih Sünnet’in ilkeleri ışığında aklını kullanır, şeytanı ve şeytanlaşmış insanların vesveselerini/ yanlış yönlendirmelerini etkisiz hale getirirse huzurlu ve dengeli bir ruh haline kavuşur, Yüce Allah’tan başka hiçbir varlığa kul olmaz ve hiçbir kimseden korkmaz. Ancak insanoğlu içindeki şeytani sesi de tamamen yok edemez. Yapması gereken; onun telkinlerini İslâmî değer yargıları içinde değerlendirip reddetmek, doğru olanı ortaya koymak, tuzaklarına düşmemek ve onun sesini olabildiğince kısmaktır. Bu bakımdan İslâmî değer yargıları oturmamış, kişiliksiz, kimliksiz ve karaktersiz kimselerin şeytanları yenebilmeleri asla mümkün değildir. Zira şeytanlar, insanları yalan vaatlerle kandırma konusunda uzmandırlar. Bu profesyonel kişileri alt edebilmenin yolu salih ve müttakî bir mümin olmak ve Allah’ın yardımını almaktan geçmektedir. Salih mümin olmak ise öyle göründüğü kadar kolay değildir, çok ciddi çaba gerektirir. Sağlam ve sarsılmaz bir imana, iradeye ve karaktere sahip olmayanlar şeytanlarla yaptıkları mücadelede asla başarılı olamazlar. Dolayısıyla bu sinsi düşmanlara karşı sürekli teyakkuz halinde olmak şarttır. Böyle yapmayanların onları yenebilmeleri ve etkilerinden kurtulabilmeleri asla söz konusu değildir. Yüce Allah’ın rahmetini hak edecek işler yapmayanların “şeytanların vesveselerinden ve ilginç öneri ve tekliflerinden yakalarını sıyırabilmeleri” mümkün değildir. Dolayısıyla her an Yüce Allah’ı hatırda tutmak, O’nun tarafından gözetlendiğini bilmek, baktığı her şeyde O’nun varlığının ve birliğinin izlerini görmek, akl-ı selimi kullanarak karşısına çıkan doğru-yanlış, iyi-... Devamı

Sonsuz Olan Cennette Yapılacak Çok Şey Var!

2015-12-31 20:03:00

Sonsuz Olan Cennette Yapılacak Çok Şey Var!   Bazı kimseler cennete giden müminlerin hep aynı şeyleri yapmaktan canlarının sıkılacağını, o yüzden de bir müddet sonra cennetin yok edilebileceğini söyleyerek çokbilmiş edasıyla ortalıkta dolaşmaktadırlar. Oysa onların şu âyetten haberdar olmadıkları anlaşılmaktadır:  “Şüphesiz cennetlikler o gün nimetlerle meşguldürler, zevk sürerler (sevinç içindedirler).” (Yasin, 36/55) Görüldüğü üzere Kur’ân-ı Kerim, cennetliklerin nimetler içinde sefa sürdüklerini ve sürekli bir şeylerle “meşgul olduklarını” haber vermektedir. Dolayısıyla cennete girenlerin canlarının sıkılması diye bir şey söz konusu değildir; çünkü orada yapılacak sayısız zevkler vardır. Zira Hz. Peygamber; “Gözün görmediği, kulağın işitmediği, akla hayale gelmeyen güzelliklerin orada müttakî müminleri beklediğini” haber vermektedir. Diğer taraftan cennet ve cehennem ebedîdir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim bunu şimdiden bildirmekte ve insanları uyarmaktadır. Yüce Allah, “şeytana ve şeytanlaşmış insanlara uyarak cehennemi boylamasınlar ve cenneti hak etsinler” diye kutsal kitaplar ve peygamberler göndermiş ve kullarını ikaz etmiştir. Elbette bu uyarılara kulak tıkayanlar yaptıklarının kötü sonuçlarıyla karşılaşacak ve hiçbir şekilde cehennemden kurtulamayacaklardır. Bu da Yüce Allah’ın adaletinin tabiî bir gereğidir. Öyleyse aklı başında bir insanın cenneti elde etmek ve cehennemden kurtulmak için çalışıp çabalaması gerekir. Aklını kullanmayanların suçlamaları gereken sadece kendileridir. Zira son pişmanlık fayda vermeyecektir. Öte yandan cennet mutluluk diyarıdır, buraya gire... Devamı

Evlilik Kader midir?

2015-12-24 12:12:00

Evlilik Kader midir?   İnsanların en çok merak ettiği ve sorduğu soruların başında “evliliğin kader olup olmadığı” konusu gelmektedir. Yani bir kişinin alnına evleneceği kimse ezelde yazılmış mıdır yazılmamış mıdır? Bu konuda insanın seçme hürriyeti var mıdır, yok mudur? Evlenmek bir “nasip, kısmet, kader veya şans” işi midir? Hiç evlenmeyenlerin kaderlerinde “evlenmemeleri yazılı” olduğu için mi evlenmemişlerdir? Bu ve benzeri soruların cevaplarını vermeye geçmeden evvel “insanların irade hürriyetlerinin olduğu ve özgür tercihlerinden dolayı sorumlu tutulacakları” konusunu açıklamak istiyoruz. Yüce Allah hayatı ve ölümü yaratmış, insanlara irade hürriyeti vermiş, kimin en güzel davranışlarda bulunacağını belirlemek amacıyla da imtihan edeceğini haber vermiştir (Mülk, 67/2). Dolayısıyla herkes yapıp ettiklerinden sorumludur. Çünkü insanları özgür iradeleriyle seçip yapmadıkları, tam aksine yapmaya mecbur bırakıldıkları eylemlerden dolayı sorumlu tutup cezalandırmak ya da onları özgürce seçip yapamayacakları işlerle yükümlü kılmak hem adalete hem hikmete, dolayısıyla da akla aykırıdır ve bu kötü bir şeydir. Yüce Allah’ın böyle bir şey yapması söz konusu değildir. Bu nedenledir ki adaletinden ve hikmetinden kuşku duyulamayacak Allah Teâlâ, insanları sorumluluğa konu olan eylemlerini özgürce seçip yapmaya elverişli bir “irade yeteneğiyle” ve bunu gerçekleştirmeye yetecek bir “kudretle” donatmıştır. (Eş’arî, Makâlât, s. 229-231; Kâdı Abdulcebbâr, el-Muğnî, (I-IV), I, 177-178; Şehristânî, el-Milel, I, 45; Şehristânî, Nihâyetü’l-İkdâm, Nşr.: A. Guillaume, London, 1... Devamı