ŞİDDET EN İYİ TELEVİZYONLARDAN MI ÖĞRENİLİR?

2007-12-04 02:16:00

ŞİDDET EN İYİ TELEVİZYONLARDAN MI ÖĞRENİLİR?Şiddet içerikli yerli ve yabancı dizilerle insanların iç dünyasında gerilim tırmandırılmakta, kavgaların ve hakaretlerin sürüp gittiği bir kısım tartışma programları ise ictimâî hayatımızı olumsuz yönde etkilemektedir. Bu tür yayınlar insanları patlamaya hazır birer bomba haline getirmekte ve toplumumuzun huzurunu baltalamaktadır. Ekranlardan topluma yansıtılan bu öfke ve şiddet, günlük hayatta insan ilişkilerine de etki etmektedir. Çocuklar dahil olmak üzere yetişkinler, problemlerini bağırarak, kavga ederek, vurup kırarak çözeceklerini zannetmektedirler. Çünkü televizyonlar onlara şiddeti öğretmekte, bilinçaltlarına bu mesajlara verilmektedir. Şartlandırılmış böyle insanlar da benzer durumlarla karşılaştıkları zaman aynı tepkileri verebilmektedirler. Entrika, ihanet, yalan, dedikodu, birinin yüzüne gülüp arkasından kuyusunu kazma, iftira gibi pek çok kötü haslet veya sigara, alkol ve uyuşturucu gibi zararlı alışkanlıklar hep bu tür yayınlarla insanların beynine enjekte edilmektedir. Ekranlarda sürekli kan, gözyaşı, şiddet ve vahşet sahnelerini gören insanlar, bir müddet sonra kendi etraflarında cereyan eden hadiselere karşı da duyarsızlaşmaktadırlar. Gördüklerini sanki bir film karesiymiş gibi algılamakta, katledilmiş bir bebek görüntüsünü bile rahat bir şekilde izleyebilmektedirler. Çünkü filmlerde bu ve benzeri görüntüleri defalarca seyreden insan, artık alışmış, gerçek acıları kavrayamaz ve gereken tepkiyi veremez hale gelmiştir. Filmle gerçeği ayırt etse bile içindeki acıma duygu yok olmuştur. Filmler, adeta insanı sırf kendisini düşünen ve çıkarları için hareket eden bir birey olmaya şartlandırmış ve bu rolü ona benimsetmişlerdir.Son yıllarda okullarda şiddet olaylarının hızlı bir şekilde artış göstermesinde, bu tür dizi ve programların çok önemli bir etkisi olduğu ortadadır. Zira öğrenciler arasında sevgi, saygı, hoşgörü ve anlayış adeta yok olmakta, en küçük sorunlar bile fiziksel şiddet kullanılarak halledilme yo... Devamı

SORUNLAR BİR TEK KİŞİ İLE Mİ ÇÖZÜLÜR?

2007-12-04 02:09:00

SORUNLAR BİR TEK KİŞİ İLE Mİ ÇÖZÜLÜR? Günümüzde karizmatik bir lider tek başına toplumun bütün sosyal, ekonomik, siyâsî, hukûkî sorunlarını çözebilir mi? Kanaatimizce çözemez. Bu bir ekip çalışmasına, takım ruhuna ve toplumun geniş kesimlerinin ciddî desteğine bağlıdır. Az gelişmiş toplumlar, kendilerine güven duymadıkları ve sürü psikolojisi içerisinde yaşamaya alışkın oldukları için, her zaman çözümü tek bir kişiden beklemektedirler. Bunun temelinde ise bilgi eksikliği, sorumluluk yüklenmeme, işin kolayına kaçma ve kendine güven sorunu vardır. Birilerinin eteğine yapışarak veya bazılarının iteklemesiyle bir yerlere varacağını sananlar yanılmaktadırlar. İşin kolayını kaçarak sıkıntılarını bu şekilde aşacaklarını zannedenler yanlış bir anlayışla hareket etmektedirler. Liderlerin doğa üstü güçlere sahip olduğunu vehmeden; onlara bir takım kutsallıklar atfeden ve onların hiçbir zaman yanılmayacaklarını düşünen toplumlar geri kalmaya ve zalimler elinde ezilip horlanmaya mahkumdurlar.Bununla beraber şunu da ifade edelim ki, lider elbette önemlidir. Ama onunda yanılma, hata etme ve yanlış kararlar alma ihtimali her zamana vardır. Bu da normal karşılanmalıdır. Dolayısıyla kişilerin değil kuralların hakim olmasına ehemmiyet verilmelidir. Kararlar istişare sonucu alınmalı, [1] yanlış yapanların hesabını vereceği makamlar olmalıdır. Günümüzde gelişmiş toplumların liderlerinin başlarına buyruk hareket ettikleri vâkî değildir. Onlar bilgiye, tecrübeye ve stratejiye dayalı kararları hep birlikte ve istişare sonucu alıp uygulamakta ve başaralı olmaktadırlar. İslam’ı yaşadığı iddiasında olan toplumlarda ise durum farklıdır ve bir takım yanlışlıklar mevcuttur. Onlar genellikle bir kurtarıcının gelip kendilerini kurtarmasını beklemektedirler. Oysa Kur’an ve Sünnet’in bütününden çıkartılan öğretiye göre bir kurtarıcı beklemek doğru değildir. Aksine her bir mü’minin bir kurtarıcı gibi olması gerekmektedir. Müslümanlar kendi içlerinden çıkıp etraflarına ışık s... Devamı

YÖNETİCİLERİN DÜRÜST OLMASI NİÇİN BİR ZORUNLULUKTUR?

2007-12-04 02:07:00

YÖNETİCİLERİN DÜRÜST OLMASI NİÇİN BİR ZORUNLULUKTUR?Sorumluluk sahibi bir yönetici, yönetimini adalet ve hakkaniyet ölçülerine göre sürdürür. Kararlarında hissî ve keyfî davranmaz. Allah’ın tayin ettiği sınırları hiçbir şekilde aşmaz. Allah’a ve ahiret gününe olan inancı tam ve sapasağlamdır. Kendisi için olduğu gibi idare ettiği kimseler için de faydalı ve güzel olanları tercih eder ve o ahirette bütün yaptıklarının hesabını vereceğinin bilincindedir. [1] Bunun tam tersi bir yönetici ise, günah kirlerine dalmış, kötü arzularının esiri olmuş ve Allah yolundan sapmış bir kimsedir. Kötü yönetimiyle emri altındakilere zulmetmiş, bozgunculuk çıkartmış, [2] huzur ortamını baltalamış, hesap vereceğine ise hiçbir zaman inanmamıştır. O sadece kendini, çıkarlarını ve sahip olduğu koltuğunu düşünmüştür. Makamını ve servetini kaybetmemek için de elinden geleni yapmıştır. [3] Tarih boyunca bütün toplumlarda dürüstlük en faziletli bir erdem olarak görülmüştür. [4] Özellikle idarecilerin adil ve dürüst olmaları çok büyük bir önem arz etmektedir. Zira toplum sevgiyle kaynaşır, ancak adaletle yaşar. İdarecileri adaletten ayrılmış bir toplum, huzur toplumu olamaz. Toplumun bekasının teminatı, adaletin bütün kural ve kurullarıyla işlemesidir. Yani; her zaman hukukun üstün olmasıdır. İnsan hakları ihlallerinin yapılmamasıdır. Temel insan hak ve hürriyetlerinin çiğnenmesidir. [5] Diğer taraftan iktisâdî kalkınmanın olabilmesi içinde dürüstlüğe ihtiyaç vardır. Ülkeleri tahrip eden haksız uygulamalardır. Sistemlerdeki bozukluğun ana temeli adaletsizliklerdir. İyi bir idareci, ehliyet ve liyakat sahibi olanların hakkını tam ve eksiksiz verir. Bir kimseye hak ettiğinden fazlasını vermenin doğru olmadığının da bilincindedir. Eşitliğe dikkat eder, kimseye haksızlık yapmaz. Özetle ifade edecek olursak; nereyi idare ediyorsa etsin bütün yöneticiler dürüst olmak zorundadırlar. Kimsenin hakkına tecavüz etmemek, kul hakkı ile Allah’ın karşısına çıkmamak için de çok dikkatli ve d... Devamı

Şefaat nedir? nasıl anlaşılmalıdır?

2007-12-04 02:00:00

Şefaat nedir? nasıl anlaşılmalıdır?   Zira gerek peygamber, gerekse velilerin, şartsız ya da kendiliklerinden şefaat ve aracılık yapabilecekleri yolundaki yaygın inanç, âyetlerle reddedilmektedir.(1)Aynı şekilde şefaat edilmeye hak kazanmak için de, Allah’ın iznine ihtiyaç bulunmakta, O’nun varlığına ve birliğine şeksiz şüphesiz bir îmâna sahip olunması gerekmektedir.(2) Dünya hayatında tövbeleri ve olumlu çabalarıyla, Allah’ın bağışlamasını ve rızasını zaten kazanmış bulunan günahkarlar için kıyâmet gününde peygamberlere sembolik olarak şefaat etme izni verilecektir.(3) Büyük günah sahipleri, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmış olmaları şartıyla, peygamberlere verilecek olan bu şefaat hakkı sâyesinde Allah’ın bağışlamasını umabileceklerdir.(4) Hz. Peygamber’in nasıl şefaat edeceğini teşbihte hata olmazsa bir ödül törenine benzetebiliriz… Şöyle ki; ödülü takdir eden esas makam yüce Allah’ın bizzat kendisidir… Bu ödülü sahibine takdim eden ise Hz. Peygamber’dir… Bu bir nebi, sıddık, şehit veya salih bir kul da olabilirdi… Yani şefaate karar veren esas merci bizzat Allah’ın kendisidir.… Kulun affedildiği bilgisini ona ulaştıran ise Peygamber olabilir… bunu çok iyi ayırt etmek gerekmektedir... Özetle peygamberlere verilecek şefaat hakkı ya da yetkisi, Allah’ın bu günahkarları bağışlamasının bir ifâdesi olarak değerlendirilebilir. Burada esas unutulmaması gereken husus; şefaati takdir edenin Allah, takdim edenin ise peygamber olduğudur... Dolayısıyla böyle bir şefaati kazanmaya hazır hâle gelmek için de, çok ciddî çabalar sarf edilmesi gerekmektedir. Selam ve dua ile…---------------------------------1. Bakara, 2/255, “Kim şefaat edebilir O’nun katında, O’nun izni olmadan?”; Yûnus, 10/3, “O’nun izni olmadıkça, araya girip kayıracak kimse yoktur.”; Zümer, 39/44, “De ki: Şefaat (hakkını verme yetkisi) yalnız Allah&... Devamı

Televizyon ve internet, içinde pırlantalar barındıran birer çöpl

2007-12-04 02:53:00

Televizyon ve internet, içinde pırlantalar barındıran birer çöplüktür.Ülkemizde yaklaşık 40 yıldır tv yayınları var ve son 17 yıldır da özel tv’lerle ve uydu yayınlarıyla çok daha fazla kanalı takip etme imkanı doğmuştur.Bu kadar çok kanal arasından bir seçim yapılarak acaba hangileri ne kadar süre seyredilmelidir? Yoksa bir elinde kumanda aleti saatlerce bu yayınlar karşısında ömür mü tüketilmelidir? Olumlu anlamda hiçbir katkı sağlamayacak bir takım faydasız bilgileri edinmek için bu kadar zamanı bu yayınlara harcanmaya değer mi? Akıllı bir insan kan, şiddet, vahşet ve duygu sömürüsünün yapıldığı filmlerle veya bir takım programlarla beynini çöplük haline getirmeyi gerçekten ister mi?İşte bütün bu soruların mantıklı birer cevabının olması şarttır. Televizyon insanların hem gözlerine hem de kulaklarına hitap ettiğinden etkisinin çok daha fazla olduğu ortadadır. Bu nedenle günümüz şartları için mükemmel sayılabilecek bu teknoloji ürününü çok daha güzel bir şekilde kullanmak gerekmektedir. Nitekim televizyon programlarının çok yönlü, uzun vadeli, kalıcı olumsuz tesirlerinin olduğu mütefekkirlerin ortak kanaatidir. Düşünürleri bu kanaate sevk eden ise, yanlış ve maksatlı yapılan kötü yayınlar olsa gerektir. Konuyla ilgili tartışmalar, günümüzde de halen devam etmektedir. Batılı bir filozof televizyon ve interneti; “içinde pırlantalar barındıran bir çöplüğe” benzetmektedir ki, bu görüşe katılmamak mümkün değildir. Herhalde tv programları ve internet siteleri konusunda seçici olmak gerektiğini bundan daha güzel anlatan bir başka söz yoktur. Bununla birlikte şiir konusunda kendisine sorulan soruya cevap veren Hz. Peygamber’i burada hatırlamamız yerinde olacaktır. O, şiiri şöyle tarif etmektedir. “Güzeli güzel çirkini çirkindir.” (1) Buradan şöyle bir sonuç çıkartmamız mümkündür. “Tv programlarının güzeli güzel, çirkini de çirkindir.” Mesela çocuklara seyrettirilen müstehcen bir filmi, içki, kumar, sigara ve uyuşturucu gibi ... Devamı

TÜRBELERİ ZİYARET ETMEK GEREKLİ MİDİR?

2007-12-04 01:44:00

TÜRBELERİ ZİYARET ETMEK GEREKLİ MİDİR?Ölümü ve ahiret hayatını hatırlatan, dünyanın gelip geçici zevklerden ibaret olduğunu gösteren mezarlıkları ve türbeleri, usûlüne uygun bir şekilde ziyaret etmek elbette gereklidir. Türbe ziyaretleri esnasında yapılan bir takım yanlışlardan yola çıkarak insanların şirke düştüklerini iddia etmek ve bu mekanların ziyaret edilmesini engellemeye çalışmak doğru değildir. Çünkü, insanların gerçek niyetleri bilinmeden, hangi duygularla hareket ettikleri anlaşılmadan ânî değerlendirmelerde bulunmak sakıncalıdır. Zira ilk bakışta hemen hüküm vermek genellikle yanıltıcıdır. Çünkü konu detaylarıyla değerlendirilmemiştir. Mesele yüzeysel olarak ele alınmıştır. Derinlemesine incelenmemiştir ve sonuçta da doğru bir tespit yapılamamıştır. Nitekim, türbeleri ziyaret eden insanların ekserisi, oralarda yatan zâtların Allah’ın sevgili kulları olduğuna inanmaktadırlar. Doğrudan Allah’tan istemeye yüzleri olmadığı düşüncesiyle de onlar sayesinde Allah’ın dileklerini kabul edeceği inancıyla hareket etmektedirler. Türbe ziyaretlerini gerçekleştirenlerin ruh hali böyle olunca ve bu inançla yola çıktıkları görülünce onları küfürle itham etmek insafla bağdaşmayacaktır. Belki içlerinde yanlış yapanlar olabilir. Ama bu durum, tamamen bu ziyaretlerin men edilmesi düşüncesini akla getirmemelidir. Aksine, ziyarete gelen bu insanlara ziyaret âdâbı öğretilmeli, onlara sevgi, şefkat ve merhametle yaklaşılmalıdır. Azarlamak, küstürmek, soğutmak, nefreti celbedecek şekilde kırıcı davranmak ve bu insanları küçümsemek, hatta onları alaya almak kanaatimizce doğru değildir. İnsanların kusurları ve yanlışları onları incitmeden güzellikle düzeltilmelidir. Zira Hz. Peygamber: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!” buyurmaktadır. Sanki Hz. Peygamber bu sözünü türbe ziyaretlerini tamamen men etmeyi düşünen kimseler için söylemiş gibidir. Onun bu veciz tavsiyesine her zaman ve her konuda kulak vermek gerekmekted... Devamı

Futbol sizin için ne anlam ifade ediyor?

2007-12-04 01:36:00

Futbol sizin için ne anlam ifade ediyor?Futbolun bu kadar yaygınlaşmasında dünya ekonomisini yönlendiren güçlerin büyük rolü olduğu, derin kavrayış sahiplerinin malumlarıdır. Çağımızda müzik, sinema, spor, sanat ve benzeri alanlarda kitlesel tüketimin çılgınca kamçılandığı ve buralardan müthiş gelirlerin elde edildiği, bir başka ifadeyle rantların sağlandığı da ortadadır. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, hayat pahalılığı, işsizlik, işkence, insan hakları ihlalleri ve benzeri sorunlar karşısında kitlelere narkoz etkisi yapan futbol, diğer spor dallarına oranla çok daha iyi bir iş görmektedir. Futbol maçları, milyonlarca seyirciyi televizyon karşısında toplamakta, spor toto ve loto gibi müşterek bahisler ise, toplumun büyük bir kesimini küçük avuntularla oyalamaktadır. Kitlesel bilincin oluşumuna geçici katkılar sağlayan futbola gösterilen bu duyarlılık, dîne, eğitime ve toplumun diğer meselelerine maalesef gösterilmemektedir. Oysa toplumları bir arada tutan en önemli temel dinamiklerden biri de dindir. Bu gerçeği yok saymak veya görmezden gelmek mümkün değildir. Dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayan dînin doğru anlaşılması ve yaşanmasına gereken önem verilmezken, futbola bu derecede aşırı bir düşkünlük gösterilmesi bir hayli düşündürücü ve anlamlıdır. Kanaatimizce bu konuda da insanlar duygularının esiri olmakta, tembelliğe bilerek ve isteyerek razı olmaktadırlar.Stadyumlarda yapılan maçların, verilen dev konserlerin kahramanlarının zaman içerisinde medya tarafından ilahlaştırılması(!) fevkalade yanlıştır. Bu starların toplum üzerinde heyecan uyandırmak maksadıyla sahte bir kutsallığa büründürülerek putlaştırılması çok büyük bir hatadır. Zira bu “kahramanların” (!) çoğunluğunun yetişen genç nesiller için gerçek anlamda model şahsiyetler olamadıkları anlaşılmaktadır. Nitekim onların medyaya yansıyan özel hayatları, çarpık ilişkileri ve ortaya dökülen iğrenç görüntüleri bu kanaatimizi desteklemektedir. Küçük yaştaki genç kız ve erkeklerin, özellikle cinsel ... Devamı

SUÇU SADECE KADERE YÜKLEMEK DOĞRU MUDUR?

2007-12-04 01:30:00

SUÇU SADECE KADERE YÜKLEMEK DOĞRU MUDUR? İslam’a göre Allah’ın irade ve kudreti her şeyi kuşatmıştır. O, istemedikçe bir yaprak bile kımıldayamaz. Ezelî ve ebedî olan ilâhî sıfatlar zâtîdirler ve hiçbir noksanlık taşımazlar. Kainatta olup biten her şey, Allah katında bir anda olup bitmiş gibidir. Öncesi ve sonrası yoktur. Ama insanın yaşadıkları, “zaman” ile bir sürece dönüşmüştür. Yani bu “zaman” yaratılanlar için geçerlidir. Yaratanın ilminde her şey âşikârdır. O, zamandan ve mekandan münezzehtir. Bu nedenle kader, bir anlamda her şeyin öncesi ve sonrasını bilen Allah’ın kaydıdır. Kaderde kayıtlı olanlar, Allah’ın takdiri ve kişinin isteği sonucunda ortaya çıkmaktadır. Yaşanılan şeylerde hangi iradenin ne kadar tesiri olduğu ise tartışıla gelmiştir. Ama insanın karşısına çıkan olaylara verdiği tepki unutulup iradesi yok sayılınca “kaderiyeci” bir anlayış gelişmiştir. Bu anlayışa göre insan, kaderinin mahkûmudur. Onun elinden hiçbir şey gelmez. Başına gelenlere katlanmak zorundadır. Kanaatimizce böyle bir yaklaşımın kabul edilebilmesi mümkün değildir. Aslında kabahatleri sebebiyle karşılaştıkları olumsuzlukları görmek istemeyen ve suçu başkasına yükleme derdinde olanlar hep bu anlayışa sığınmışlarıdır. “Takdîr-i İlâhî ne yapalım işte?” diyerek sorumluluklarından sıyrılmaya çalışmışlardır. Ama yanılmışlardır. Mesela alkollü iken araç kullanan, fakat sonunda kaza yaparak sakat kalan birisinin böyle bir söz ile kendini savunmaya kalkışması yanlıştır. Veya ruhsatsız bir şekilde, kaçak olarak dere yatağına yaptığı evini sel sularına kaptıran bir kişinin önce: “Nerede bu devlet? Nerede bu millet” diye bağırması, ardından biraz daha aklı başına gelip sakinleşince: “Ne yapalım takdîr-i ilâhî işte” diyerek kendini avutması, sadece birer züğürt tesellisidir. Hiçbir inandırıcılığı yoktur. Böyle kimseler, önce kendi yanlışlarını sorgulamalıdırlar. Biz insanlar sebepler dünyasında ya... Devamı

İntihar edenler ve kader

2007-12-04 01:23:00

İntihar edenler ve kader"İnsan kendi kaderini kendi mi belirler" acaba?İnsanın kaderini büyük ölçüde belirleyen kendi eğilim ve davranışlarıdır... düşünceleri, karakteri, kişiliği ve kendi yapıp ettikleridir... hayata bakışıdır... konuştuğu sözleridir... ettiği dualardır...zira ayette "biz her insanın kendi kaderini kendi boynuna dolamışızdır" buyurulmaktadır... yani herkes kendi kararını kendisi veriyor... ve sonuçlarına da katlanmak durumundadır.... mesela 90 km hız yapması gereken yerde, 160 km hız yapıyor ve takla atıp ölüyor.... bu insan kaderini kendi çizmiş ve ölümü seçmiş, yani intihar etmiştir...bir başkası, aidsli biri ile cinsel ilişkiye giriyor, hastalanıp ölüyor... bu da aynı şekilde kaderini çizmiş ve intihar etmiştir....bir diğeri 2 kat yapma müsaadesi olan yere 8 kat bina yapmıştır... ilk depremde bina yerle bir olmuş ve adam ölmüştür.... bu da kaderini yanlış çizmiş kurallara uymamış ve intihar etmiştir...bir başkası yüzme bilmediği halde can yeleksiz denize girmiş ve dalgalar arasında boğulmuş, ölmüş, kendi sonunu kendi hazırlamış yani intiharı seçmiştir.bir başkası günde 1 veya 2 paket sigara içmiş, damarlarını doldurmuş, sertleştirmiş, kanserlere yakalanmış ve ölüp gitmiştir... kendi kaderini kendi tayin etmiş, yavaş bir intiharı tercih etmiştir....bu örnekleri çoğaltmak mümkün.... yani böyle yapanlar sorumludurlar.... Allah onların istediği tarzda bir hayatı yaratmıştır... kısaca hayrı ve şerri yaratan Allah'tır ama tercih kula aittir... seçimini adam gibi yapamayanların Allah'ı suçlamak yerine kendilerine bakmaları doğru olacaktır.... bütün yanlış tercihlerde bulunanlar, bunun kendi özgür iradeleri ile bir ilişkisi olduğunu akıllarından çıkarmamalıdırlar....Ama şunuda ifade edelim ki, kader Allah'ın sırlarından bir sırdır... bunu da unutmamak gerekir... herkes farklı şekillerde imtihan olur.... önemli olan da, bu imtihanı en güzel şekilde başarma gayreti içinde olmaktır....Muhammed Esed'in çok sevdiğim bir tabiri var..."günaha y... Devamı

İNSANLAR NİÇİN GEÇMİŞTEN DERS ALMAZLAR?

2007-12-04 01:17:00

İNSANLAR NİÇİN GEÇMİŞTEN DERS ALMAZLAR?Yüce Allah (c.c.) her canlıya kendisini tehlikelerden koruyacak melekeler vermiştir. İnsanoğluna ise akıl vermiştir.[1] Anlama, kavrama, sezme ve muhakeme etme yeteneğini geliştiren insan, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan rahatlıkla ayırt edebilir. Kendisine zararı dokunabilecek şeylerden uzak kalmasını bu sayede becerebilir. Ama aynı insan duygularını esiri olduğunda,[2] salim bir akıl ile düşünemediğinde de pek çok yanlışa imza atabilir.[3] Mesela sobadan eli yanan küçük bir çocuk bile, bir daha sobaya yaklaşmazken, depremin sürekli yerle bir ettiği ve iki kattan fazlasının yapılmasına müsaade edilmediği bir araziye beş, yedi veya dokuz katlı binaları yapmak akıl kârı değildir. Azamî doksan km hızla gidilmesi gereken, üstelik alt yapısı da bozuk virajlı bir yolda, yüz seksen km hız yapmak intihar etmektir. Yüzme bilmediği halde can yeleği takmadan denize veya göle girmek, sigara, içki ve uyuşturucunun zararlarını bildiği halde bunları kullanmaya devam etmek, beynine çöplüğe çevirme pahasına sürekli tv seyretmek veya internette lüzumsuz yere sörf yapmak kesinlikle yanlıştır. Buradan hareketle belirtelim ki, insanoğlunun düşünmesi, aklını kullanması ve bu tür yanlışlardan uzaklaşması gerekmektedir. Zira bu kendisine yapacağı en büyük iyiliktir. Bu itibarla, kendi sonunu kendisi hazırlayan insanın dünyaya gönderiliş maksadını çok iyi kavraması icap etmektedir. Zira bu, kendi yararına olacaktır. Bunu gerçekleştirebilmek ise aklı doğru, etkin ve verimli bir şekilde kullanmakla,[4] Kur’an’a sarılmakla,[5] Hz. Peygamber’in öğretilerini yaşamakla ve geçmiş milletlerin hayatlarına bakarak gerekli dersleri çıkartmakla[6] mümkündür. Daha fazlasını kazanma hırsının kurbanı olan duygu ve ihtiraslarını kontrol edemeyen bir insanın kalbinin taşlaşması, basîretinin bağlanması kendi yapıp ettiği kötü davranışlar sebebiyledir. Bu kimseler suçlayacak birilerini aramadan önce aynaya bakmak durumundadırlar. Zira tabiatta kıyâmet... Devamı

ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı ile kastedilen nedir acaba?

2007-12-04 01:15:00

Ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı ile kastedilen nedir acaba?İnsanlar arasında görüş farklılıklarının olması tabîi, psikolojik, tarihsel, dînî ve sosyolojik bir vâkıadır. Her din, felsefe ve ideoloji bu gerçekten nasîbini almaktadır. Düşüncedeki bu farklılıklar, kişinin savunduğu fikrin tek temsilcisi olarak sadece kendisini görüp mutlaklık iddiâsında bulunmadığı, başkalarını “öteki” yerine koyup dışlamadığı sürece birer zenginlik kabul edilebilir. Dolayısıyla, farklı mezhepleri, tarikatları ve cemaatleri “yanlış”, “sapık”, “bidatçi” v.b. sınıflandırmalarla dışlamak yerine, insan doğasından kaynaklanan ve toplumsal yapıyla kurumlaşan farklı söylemler veya zihniyetler olarak analiz etmeye çalışmak daha doğrudur.[1] Ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı ile ilgili rivâyette geçen yetmiş sayısı hakkında da şunları söyleyebiliriz. Bilindiği üzere klasik Arapça’da “yetmiş” sayısı, tıpkı “yedi” sayısının “muhtelif” ya da “çeşitli” anlam ifade etmesi gibi, çoğu zaman belirli bir sayısal değeri değil, bir “çokluğu” ifade etmek için kullanılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de geçen yedi ve yedinin katları olan rakamlarla ya esas sayı,[2] ya da çokluk ve mübâlağa[3] kastedilmektedir.[4] Bu sayılar hakîkî mânâlarının dışında mübâlağa için kullanıldığında, verilen mesajın önemine dikkatler çekilmekte ve zihinlerde kalıcı olması amaçlanmaktadır. Âyet ve hadislerde mübâlağanın bazen teşvik, bazen de sakındırmak için kullanıldığı bilinmektedir. Dolayısıyla bu rivâyette ifade edilmek istenen husus, Müslümanların sonraki çağlarda pek çok hizip ve fırkalara ayrılabilecekleri, hatta bu konuda Yahûdi ve Hıristiyanları da geride bırakabilecekleridir. Bu itibarla, burada ciddî bir uyarı ve sakındırma söz konusudur. Nitekim, tarihte görülen fırkaların sayısının rivâyette bildirilenlerden çok daha fazla olduğu görülmektedir.[5] Bu ve benzerî rivâyetleri tamamen reddedenler olduğu gibi,... Devamı

FALCI VE BÜYÜCÜLERE İNANMAK GÜNAHTIR

2007-12-04 01:01:00

FALCI VE BÜYÜCÜLERE İNANMAK GÜNAHTIRİnsanoğlunun her dönemde ilgisini sırlı ve gizemli olaylar ile gaybla ilgili konular çekmiştir. Hangi inanca mensup olursa olsun bütün insanlar gelecekte neler yaşayacaklarını, kıyâmetin ne zaman kopacağını merak etmişlerdir. İnsanın bu merakı ölüm kendisine gelinceye kadar da devam edecektir. Bu merak duygusunun sağlam ve sarsılmaz bir Allah inancı ve doğru bilgiler ışığında giderilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde buradan rant sağlayan kimseler, insanların bu duygularını kullanarak onları sömüreceklerdir. Tahminlerinin bir kısmı tuttu diye bu tür kimselere inanmak ve onlardan medet ummak İslam inancına kesinlikle aykırıdır. Nitekim bu hususlarla alakalı gerek ayet-i kerimelerde, gerekse de hadislerde çok ciddî uyarılar söz konusudur. Kur’ân-ı Kerim, bu gibi kimselerin sözlerine inanmayı, kehânet yoluyla gelecekte insanları neyin beklediğini öğrenmeye çalışmayı şiddetli bir şekilde yasaklamakta, bunların günah olduğunu ve yoldan çıkmak mânâsına geldiğini ifade etmektedir.[1] Bazı sahih hadislerde ise; “arrâfı (kâhini) tasdik edenin Muhammed’e (a.s.) indirileni inkar etmiş olacağı”,[2] “cennete giremeyeceği”[3] ve “kırk gün namazının kabul olunmayacağı” [4] belirtilmekte ve bu kişilerden uzak durulması tavsiye edilmektedir. Bozuk bir saatin günde iki defa doğruyu göstermesi gibi, birkaç tahmininde isabet kaydeden bir medyumu, astrologu, falcıyı, büyücüyü, şifreciyi, kâhini veya “hoca” sıfatını kullanan bazı zavallıları her şeyi bilen biri gibi görmek veya göstermek çok büyük bir suçtur. Yalanlarla iş gören, insanları dolandıran ve maddî çıkar sağlamak için çaba sarf eden böylelerini el üstünde tutmak ve onlara değer vermek büyük bir vebal ve sorumluluğu üstlenmek demektir. Zira gaybı ancak Allah bilmektedir. Gaybî konularda kesin bilgi, ancak gaybın yegâne sâhibi olan Allah’ın inhisârındadır. Kıyametin ne zaman kopacağının bilgisi sadece O’nun katındadır.[5] O... Devamı

KUR’AN-I KERİM BİR ŞİFRE KİTABI DEĞİLDİR

2007-12-04 00:00:00

KUR’AN-I KERİM BİR ŞİFRE KİTABI DEĞİLDİRKur’an-ı Kerim; kendisini “bütün insanlığa yönelik anlaşılır bir mesaj” olarak takdim etmektedir.[1] Her yönüyle mucize olan bu kitabı onun üzerinde düşünen ve kafa yoranlar[2] gerektiği şekilde anlayabilirler.Kur’an-ı Kerim; insanı iç güdülerin, ayartıcı öz benliğin ve sapık kültürlerin karanlığından çıkartan, imanın, ahlakın ve erdemin aydınlığına ulaştıran bir hidâyet kaynağıdır.[3] Kur’an-ı Kerim; insanı kendi özüne döndüren, kendisiyle, varlık alemiyle ve Allah ile tanıştıran bir rehberdir.Kur’an-ı Kerim; her zamana ve her nesle söz söyleme imkanı tükenmeyen, evrensel ahlak ilkelerini bünyesinde barındıran apaçık bir kitaptır. Bu itibarla Kur’an-ı Kerim’in ne demek istediğinin doğru anlaşılması ve yorumlanması için lafız, mana ve maksadının çok iyi bilinmesi ve değerlendirmenin buna göre yapılması gerekmektedir. Eski çağlardan beri Kur’an’da bir takım sırların ve şifrelerin bulunduğunu söyleyenler, Hurûfîlik[4] akımının tesirinde kalanlardır. Günümüzde de Kur’an-ı Kerim’i anlamaya çalışmak yerine, ona magazin kültürü ciddiyetiyle yaklaşanlar olduğu sürece, bir kısım şifreci ve kâhinler eksik olmayacaktır.[5] Öncelikle şunu belirtelim ki, Kur’an-ı Kerim bir şifre kitabı asla değildir ve şifrecilerin iddia ettiği şekliyle içinde herhangi bir şifre de barındırmamaktadır. Onu kendi arzularına göre yorumlayanlar art niyetli ve maksatlı kimselerdir.[6] Her ne kadar iyi niyetle meseleye yaklaştıklarını iddia etseler de, Kur’an’a aykırı bir iş yapmaktadırlar. Zira Kur’an, işin ehline bırakılmasını emretmekte, bilmeyenlerin bilmedikleri konuları[7] sahanın uzmanlarına bırakmalarını tavsiye etmektedir.[8]   Dolayısıyla herkesin uzmanı olduğu sahada konuşması en doğru olanıdır. Doktor, uzman olduğu sahada iyi bir doktor, öğretmen, branşında iyi bir öğretmen, ilahiyatçı da uzman olduğu bilim dalında ve yoğunlaştığı sahada iyi... Devamı

DÜŞÜNÜP DERS ALANLAR KAZANIR

2007-12-04 12:51:00

DÜŞÜNÜP DERS ALANLAR KAZANIRBütün ilâhî dinler, bu dünya hayatının belirli bir süre için ve imtihan maksadıyla yaratıldığı konusunu ısrarla vurgulamışlar ve insanlara sürekli bu mesajı vermişlerdir. En son gönderilen İslam dîni de aynı hususa işaret etmiş ve kimlerin inanıp dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyacağını, kimlerin de inkar edip kötülükler işleyeceğini denemek maksadıyla hayatın ve ölümün yaratıldığını haber vermiştir. [1] Bu dünyada insanlar belli bir süre ile sınırlandırılmışken, [2] ahiret hayatında bunun tam tersinin olacağı ve ebedî bir hayatın olduğu haber verilmiştir. [3] Bu sonsuz hayatı kazanabilmek, Allah’ın rızasına ulaşmak ve cennete girebilmek için de imtihanı başarmak icap etmektedir. İmtihanı başarmanın yolu ise, öncelikle Allah’a gönülden iman edip teslim olmak, [4] sonrasında da salih ameller işlemektir. [5] Ölüm gelmeden önce ölüme karşı hazırlıklı olmak ve sürekli nefis muhâsebesi yapmak, ölüm sonrasında kazançlı çıkmanın ve bu dünyada da manevî dirilişin olmazsa olmaz şartlarındandır. Ahiret hayatında yüzü sevinçle parlayanlardan olabilmek için [6] bu dünya hayatında çok ciddî çabalar sarf edilmesi gerekmektedir. Zira Kur’an-ı Kerim, ahirette herkesin çalışmasının karşılığını göreceğini haber vermektedir. [7] “Hesâba çekilmeden evvel nefsinizi hesâba çekin!” veya “ölmeden evvel ölün!” sözleriyle verilmek istenen de bu mesaj olmalıdır. Yani; kişinin kendisini her hâlükarda kontrol etmesi fevkalade önemli bir husustur. Bu muhâsebe her şart ve durumda geçerlidir. Ebedî huzur ve saadeti elde edebilmenin yolu, her an imtihan olduğunun şuurunda hareket etmekle mümkündür. Nitekim yaptığı her eylemin, söylediği her sözün kaydedildiğini [8] bilen akıllı bir insanın hatada ve yanlışta bile bile ısrar etmesi [9] söz konusu değildir. Ölüm bir son değil, başlangıçtır. Sonsuz olan hayata atılan ilk adımdır. Yeniden dirilmenin gerçekleştiği o gün, İslam’ın haber verdiği hakîkatlerin ne kada... Devamı

FELÂKETLERDEN İBRET ALMAK GEREKMEZ Mİ?

2007-12-03 23:41:00

FELAKETLERDEN İBRET ALMAK GEREKMEZ Mİ?Yüce Allah (c.c.) hayatı da, ölümü de acaba kimler daha güzel ameller ortaya koyacak bilmek için yaratmıştır.[1] Nitekim insanlar zorluklarla sınandıkları zaman[2] gerçek yüzlerini ortaya koymaktadırlar. Mesela Kur’an-ı Kerim, okyanusun ortasında dev dalgalarla boğuşan bir gemide bulunan insanların bu sıkıntıdan kurtulmak için can-ı gönülden Allah’a yalvarırlarken, fırtına dinip sağ salim limana ulaştıklarında sanki az önce dua edenler kendileri değilmiş gibi pek çoğunun verdikleri sözlerinden döndüklerini ifade etmektedir.[3] “Bize bir hükümdar tayin et ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım!” diyenlerin çoğunluğunun savaşmaları emredildiğinde geri dönüp kaçtıklarını da yine Kur’an-ı Kerim bildirmektedir.[4]Bu ayetlerden, zoru görünce kaçanların veya kaytaranların iki yüzlüler oldukları anlaşılmaktadır. Zorluklarla mücadele etmeyi göze alamayanların, bu tercihleriyle ne kadar büyük bir yanlış yaptıkları ise ortadadır. Bu kimselerin seçimlerini inandıkları değerler uğruna değil de, dünyanın geçici zevklerinden yana kullanmış olmaları düşündürücüdür. Yani; bu kimseler başlarına gelen sıkıntılara katlanmak ve gereken dersi almak yerine, kaçarak sorumluluklarından kurtulmayı düşünmüşler ve gerçek anlamda inanmadıklarını da böylece ortaya koymuşlardır. Dolayısıyla da imtihanı kaybetmişlerdir. Oysa kıyâmetin kopacağı ana kadar insanlar açlıkla, kıtlıkla, depremlerle, ölüm korkusuyla, yangınlarla, sakat kalmakla, savaşlarla, tayfun, hortum, kasırga, heyelan gibi bir takım doğal âfetlerle imtihan olunacaklardır. Bu, Yüce Allah’ın koyduğu ve hiçbir zaman değişmesi söz konusu olmayan bir kuraldır. İnsanoğlu bu felaketlerin zararlarından korunmak veya en az kayıpla atlatabilmek için tedbirler almakla yükümlüdür. O bütün tedbirleri aldıktan sonra takdiri Allah’a bırakmakla mükelleftir. Nitekim bazı doğal âfetlere karşı hazırlıklı olmak için erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi artık bugü... Devamı

HZ. PEYGAMBER’İN SÜNNET’İNİ DOĞRU ANLAMAK

2007-12-03 23:40:00

HZ. PEYGAMBER’İN SÜNNET’İNİ DOĞRU ANLAMAKGünümüzde bütün dünyada Müslümanların en çok üzerinde durması gereken konulardan biri de, Hz. Peygamber’in Sünnet’inin nasıl anlaşıldığı ve uygulandığı hususudur. “Yaşayan Kur’an” olarak da adlandırılan Hz. Peygamber’in “en güzel örnek”[1] olduğunu, ona ittibâ edilmesi gerektiğini haber veren Yüce Allah’tır.[2] Hal böyleyken onu kendisine rehber edinmek isteyen insanlara düşen en önemli vazife; onu lâyık-ı vechile tanımak ve onun uygulamalarındaki maksadı doğru kavramaktır. Onun “bir insan peygamber”[3] olduğu gerçeğini göz ardı etmemektir. Onu aşırı derecede yüceltmek suretiyle örnek alınma konumundan uzaklaştırmamaktır. Bütün insanlığı onun getirdiği en büyük mucize olan Kur’an-ı Kerim’e çağırmaktır. “Hz. Peygamber’in Sünnet’i denilince ne anlaşılmaktadır?” ve “ne anlaşılmalıdır?” hususlarının doğru değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira bu soruların cevapları ortaya konulduğunda pek çok konuda bir takım hatalar yapıldığı fark edilebilecektir. Kanaatimizce Sünnet; şekle ve lafza takılmayı terk edip, işin özüne ve ruhuna inmektir. Hz. Peygamber’in uygulamalarının arkasındaki niyeti ve maksadı doğru kavramaktır. Bunu iki misalle açıklamaya çalışacak olursak şunları söyleyebiliriz. Hz. Peygamber’in misvak kullanmasındaki amaç; ağız ve diş sağlığıdır. Günümüzde bu temizlik diş fırçası ve macun ile yapılıyorsa Hz. Peygamber’in maksadı anlaşılmış ve Sünnet gerçekleştirilmiş demektir. Yok eğer bazı kimseler hâlâ diş fırçasını ve macunu bid’at, misvak kullanmayı Sünnet olarak görüyorlarsa, onların Sünnet’i gerçek manada anladıklarını söyleyebilmemiz zor görünmektedir.Aynı şekilde ezanın uzak yerlere ulaştırılması Sünnet’tir. Bunu sağlamak için minareye veya yüksek yerlere çıkmak ise Sünnet değildir. Amaç ezanı en uzaktaki insanı duyurmaktır. Günümüzde bu problem mikrofon ve... Devamı

İNSANLARIN KALBİ NİÇİN MÜHÜRLENMEKTEDİR?

2007-12-03 23:30:00

İNSANLARIN KALBİ NİÇİN MÜHÜRLENMEKTEDİR?İnsanoğlu bu dünyaya imtihan maksadıyla gönderilmiştir.[1] Bu dünyada belirli bir süre kalacak, daha sonra ölüm denilen kapıdan geçerek ahiret yurduna varacaktır. Onun bu dünyadaki gayesi; yaratanını aklı ile bulmak ve O’na kulluk etmektir. Yüce Allah, kullarının kendisini daha kolay bulmalarını ve kulluğu tam yapmalarını temin etmek maksadıyla peygamberler[2] ve kitaplar[3] göndermiştir.Aklını kullanarak ve bu kaynaklardan istifade ederek özgür irâdesiyle, bilerek ve isteyerek Allah’ın emrini tutanlar kurtuluşa ereceklerdir. Aksini yapanlar ise, yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. Kimseye asla haksızlık yapılmayacak,[4] herkes, cezasını yahut ödülünü eksiksiz bir şekilde alacaktır.[5] Dolayısıyla buradan şöyle bir sonucu çıkartmamız mümkündür. Yükselmeyi hak etmiş bir hayatın arkasında yükselmeyi hak etmiş bir ömür vardır. Alçalmayı hak etmiş bir hayatın arkasında ise alçalmayı hak etmiş bir ömür vardır. Yani; herkese çabasının karşılığı verilmektedir.Cennet, karşılıksız verilen bir hediye değildir. Onu elde etmek için ciddî çaba sarf edilmesi gerekmektedir.[6] Kişinin sonunda gideceği yeri belirleyen onun imanı, söylediği sözleri ve yapmış olduğu fiilleridir. Onun Allah katındaki değeri; sarsılmaz imanına, samimiyetine, niyetlerine ve amellerine bağlıdır. Bir kimse batıl inançlara inatla sarılıyor ve hakikatin sesini dinlemeyi bilerek ve isteyerek reddediyorsa, zamanla hakikati kavrama yeteneğini kaybetmesi, kör sağır ve dilsiz olması kaçınılmazdır.[7] O, bu tavrıyla kalbinin mühürlenmesine imkan tanımıştır.[8] Bu bir ilâhî kanundur. Diğer bütün kanunlar gibi Allah tarafından konulmuştur. Yani; “sünnetullah”tır. Sünnetullah ise; “Allah’ın tarih içerisindeki değişmez davranış tarzı, kendisi için benimsediği irâdî bir tavır” anlamına gelmektedir.[9] Bu nedenle de mühürleme Allah’a izâfe edilmektedir. Oysa hakikati dinlemeyi reddetme, insanın hür tercihinin bir sonucudur. Önc... Devamı

A'râf ehli ile kastedilenler kimlerdir?

2007-12-03 23:19:00

A'râf ehli ile kastedilenler kimlerdir? (الا عراف)“A’râf” kelimesi, (عرف)“urf” sözcüğünün çoğuludur. “Urf” ise, “tanıma, bilme, tasdik etme, basîret, ferâset, eğriyi doğrudan ayırt etme, muhakeme, idrak, seziş”, “yerden yüksekte olan her şey, bir şeyin bir nesnenin en üstte, en yukarıda olan ve en çok göze çarpan bölümü, yüksekçe yer”, “dağ ve tepenin en yüksek kısmı” gibi anlamlara gelmektedir. Nitekim, horozun “urf”unun onun ibiği, atınkinin ise, yelesi olduğu ifâde edilmektedir. “A’râf” ise, cennet ile cehennemi birbirinden ayıran bölgedeki sûrun yüksek kısmının adıdır.[1] Ayrıca “a’râf”, “şerefli bir mekan” mânâsına da kullanılmaktadır.[2] Bir sûreye de ismini veren “a’râf” terimi, Kur’an-ı Kerim’de sadece iki yerde geçmektedir.[3] (اصحاب الاعراف)“Ashâbü’l-a’râf”tan kimlerin kastedildiği konusunda da çok farklı görüşler bulunmaktadır. Nitekim, bu görüşleri şu şekilde özetlemek mümkündür. a. İyi ve kötü amelleri eşit olan mü’minler;[4] b. Dünya hayatında bilgi ve irfan sahibi olan, eğriyi ve doğruyu taşıdıkları işâretlerden ayırt edebilen, ama bu ikisi arasında kesin tavır ve tercihlerini ortaya koymayan, kayıtsız, ilgisiz ya da çekimser kalıp, ne cennete ne de cehenneme müstehak olabilenler;[5] c. Âhirette mü’minlerle kâfirleri simalarından bilecek meleklerle, cennet ve cehennemlikleri birbirinden ayırarak haklarında şehâdette bulunacak olan peygamberler ve şehidler gibi yüksek şahsiyetler;[6] d. Cennet veya cehenneme girmeyi gerektirecek durumda olmayanlar; (herhangi bir peygamberin tebliğini duymadan ölen fetret dönemini insanları, müşriklerin bulûğ çağına girmeden önce ölen çocukları ve gayr-i meşrû evlilikten doğan çocuklar)... Devamı

TV’NİN ZARARLI PROGRAMLARINDAN NASIL KURTULABİLİRİZ?

2007-12-03 23:12:00

TV’NİN ZARARLI PROGRAMLARINDAN NASIL KURTULABİLİRİZ?Televizyonun faydaları olduğu kadar zararlarının da olduğu bir gerçektir. Bu durum kabul edilerek meseleye yaklaşılacak olursa, konunun daha rahat anlaşılması ve biraz daha hızlı mesafe alınması kolaylaşacaktır. Şurası bir gerçek ki, televizyonlardaki bazı dizi filmlerde pek çok davranışın yanlış öğretildiği, ideal bir erkek, kadın veya çocuk tipinin hakîkî anlamda ortaya konulmadığı görülmektedir. Zenginlerin lüks ve israfa kaçan yaşam tarzlarının özendirildiği, her türlü kötü alışkanlığın teşvik edildiği filmler devamlı surette ve pek çok kanaldan yayınlanabilmektedir.Yine bir takım dizi filmlerde, çocuk karakterlerin nasıl flört ettikleri gösterilirken, bunları izleyen yavrularımızın çok daha erken yaşta ergenliğe adım attığı, sınıf arkadaşlarına aynı şekilde yaklaştığı ve bu duyguları zamansız yaşamalarının verdiği bir takım sıkıntıların nelere mal olduğu; düşünen ve sorgulayan eğitimcilerin malumlarıdır. Zira “kız yüzünden işlenen cinayet” haberlerinin arkasında bu tür dizilerin menfî etkilerinin olabileceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Her gün izlenen bazı programlarda oluşturulan sunî ihtiyaçların nasıl bir tüketim çılgınlığını körüklediği, gençlerin sigara, alkol ve uyuşturucuya özendirildiği, kadınların daha da güzel görünmek uğruna estetik ameliyatlarına yönlendirildiği, makyaj malzemeleri satın almaya teşvik edildiği hususlarını ise bilmeyen yoktur. Televizyon seyretmeye aşırı düşkün olanların gerçek dünyayı da film gibi algılamaya başladıkları, yayınlanan filmlerdeki saldırı, cinayet, taciz, işkence ve hırsızlık gibi sahnelerin bir takım suç tekniklerinin öğretilmesini kolaylaştırdığı, konunun uzmanlarının ortak kanaatidir. Geleneksel değerleri temsil eden karakterlerin bazı dizilerde nasıl alay konusu yapıldığı, eğitimli ve karizmatik olanların ise batılı değerleri benimsemeleri sonucu böyle olduklarının vurgulandığı, meseleleri dikkatle takip edenlerin gözlerinden kaçmamaktadır. Ç... Devamı

DÜRÜSTLÜK NEDEN BU KADAR ÖNEMLİDİR?

2007-12-03 22:09:00

DÜRÜSTLÜK NEDEN BU KADAR ÖNEMLİDİR?Dürüstlük; insanın söz ve davranışlarıyla, niyet ve inancında iyilikten ve güzellikten yana olmasıdır. Dürüstlük; Allah’ın emrettiği şekilde temiz kalpli olmak ve içindeki iyi sese [1] kulak vermektir.Dürüstlük; Allah’ın ve Rasûlü’nün çizdiği rotadan ayrılmamaktır. [2]Dürüstlük; insan onurunun ve sağlıklı toplum yapısının vazgeçilmez şartlarından birisidir.Dürüstlük; insanın kendisine verdiği sözü tutmasıdır.Dürüstlük; hayatın bütün alanlarında en güzel tutum ve davranışları sergilemektir.Dürüstlük; aldığı kararların arkasında durmaktır. [3]Dürüstlük; özünün ve sözünün bir olmasıdır.Dürüstlük; bütün kötülüklerin anası olan yalanı terk etmektir.Dürüstlük; bütün iyiliklerin ve güzelliklerin temelidir.Dürüstlük; karşılaştığı hâdiseleri abartmadan gördüğü ve duyduğu şekliyle anlatmaktır.Dürüstlük; emanete riâyet etmek ve emâneti hak edene vermektir. [4]Dürüstlük; başkalarına söz verdiği zaman sözünde durmaktır. [5]Dürüstlük; gerçeği eğip bükmeden, çarpıtmadan, kıvırtmadan söylemektir.Dürüstlük; hiçbir zaman adaletten ayrılmamaktır.Dürüstlük; haksızlık yapana yanlış yaptığını uygun bir şekilde söyleyebilmektir.Dürüstlük; konulan bütün kurallara uymak ve fakat keyfî davranışları terk etmektir.Dürüstlük; başkalarının haklarına saygı göstermektir.Dürüstlük; her ortamda tutarlı ve onurlu duruşunu muhafaza edebilmektir.Dürüstlük; birilerinin acıları üzerine mutluluk kurmaya kalkışmamak ve hiçbir kimseye zulmetmemektir.Dürüstlük; zorlukları görünce yalpalamamaktır. [6]Dürüstlük; bütün yaratılmışlara şefkat ve merhametle yaklaşmaktır.Dürüstlük; tek başına kalsa bile kartallar gibi yalnız uçmak, ama dosdoğru yoluna azim ve kararlılıkla devam etmektir. selam ve dua ile....--------------[1] Kâf, 50/17-18. “(Ve böylece) ne zaman (tabiatında mevcut) iki eğilim, sağdan ve soldan çatışarak karşı karşıya gelseler, insanın söylediği her şeyde yanı başında mutlaka bir gözetleyici bulunur.” (İnsanoğlu bu seslerden iyi olanın... Devamı

HACERÜ’L-ESVED’İ ÖPMEK KİŞİYE NE KAZANDIRIR?

2007-12-03 22:01:00

HACERÜ’L-ESVED’İ ÖPMEK KİŞİYE NE KAZANDIRIR?Hacerü’l-Esved konusunda aktarılan şu rivâyette, yanlış bir kanaat oluşumuna katkı sağlayan ve Müslümanları olumsuz anlamda etkileyen bir haberdir. “Kim Hacerü’l-Esved’i öpse, kıyâmet gününde Hacerü’l-Esved ona tanıklık verüp, ‘geldi beni öptü’ diye ve ona şefaat ede.”[1] Günümüze gelinceye kadar Müslümanların çoğu bu şefaate nâil olmak maksadıyla kıyasıya bir mücâdele içerisinde olmuşlardır. Ve bu mücâdele bugün de aynen devam etmektedir. Gerek hac ve gerekse umre döneminde birbirlerini hırpalayıp kalp kıran, iten, ezen ve Hacerü’l-Esved’i öpmeyi çok büyük bir şeref zanneden çoğu Müslüman, bu rivâyetlere olan inançlarının tabîi bir sonucu olarak böyle davranmaktadırlar. Allah’a ve Rasûlüne bağlılıklarını göstermek ve Hacerü’l-Esved’in şefaatine nâil olmak amacıyla hareket eden Müslümanlara, diğer din kardeşlerine zarar vererek haram işledikleri, Hacerü’l-Esved’in esas fonksiyonunun bu olmadığı, onun sadece tavafın başlangıcına işâret eden farklı bir taş olduğu,[2] güzel bir şekilde anlatılıp öğretilmiş olsaydı, durum belki de çok daha farklı olacak, inananların huzur içerisinde bir tavâfı gerçekleştirmeleri mümkün olabilecekti. Nitekim, Hz. Peygamber, Vedâ haccının tavâfı esnasında izdihâm nedeniyle, Hacerü’l-Esved’i öpmemiş, elindeki değnekle işâret ederek istîlâm etmiştir.[3]Hz. Ömer’de, insanlara eziyet edilmemesi gerekçesiyle uzaktan istîlâm konusunda Müslümanları uyarmıştır.[4]Tavaf esnâsında Hacerü’l-Esved’e dokunulması ve onun öpülmesi yönündeki rivâyetlerden bu taşın kutsallığı veya Kâbe’nin kutsiyetini temsil ettiği şeklinde bir sonuç çıkarmak ve bu uygulamayı bizzat Hacerü’l-Esved’e karşı bir saygı ifâdesi olarak görmek doğru değildir.[5]Hac ibâdetindeki birçok şekil ve merâsim gibi bunun da Hz. İbrâhim’in ve Resul-i Ekrem’in hatırasını canlandırma, hac... Devamı

Huriler kimlerdir?

2007-12-03 21:52:00

Huriler kimlerdir?Hûr (حور) kelimesi “beyaz olmak, beyazlaşmak, gözün siyah ve beyazındaki fark” anlamındaki (حورْ) “haver” kökünden sıfat olan (حوراء) “havrâ”nın çoğuludur.[1] Araplar çölde yaşayan kadınların aksine, şehir hanımlarının ten beyazlığını ifâde etmek için (حواريات)“havâriyyât” kelimesini kullanmaktadırlar. Haver, “göz küresinin yoğun beyazlığı ile irisin parlayan siyahlığının kontrastı”nı göstermektedir. Daha genel anlamda ise moral vasıf olarak “sağlık” anlamına da gelmektedir. Haver kökünden türeyen kelimelerin, çeşitli âyet ve hadislerde bir güzellik unsuru olarak göze nispet edildiği görülmektedir. Hûri’yi ise, “beyaz tenli, gözünün beyazı ak, siyahı ise koyu ve yuvarlak olan, göz kapakları ince ve nazik kadın” şeklinde tarif etmek mümkündür.[2] Âyet ve hadislerde geçen “hûr” kelimesi, “în” sıfatıyla kullanıldığında, “iri gözlü veya en güzel gözlere sahip saf ve temiz kadınlar (eşler)” anlamına gelmektedir. Kur’an ve hadislerdeki “hûri” tasvirlerinin gaybla ilgili bir konu olması nedeniyle, hûrilerin mahiyetini anlatmaktan ziyâde genel bir fikir verme amacına yöneliktir. Kitab-ı Mukaddes’te ise, İslâm’daki “hûri” anlayışına benzer bir telakkîye rastlanılmamaktadır. Kur’an-ı Kerim’de “hûriler” şu şekilde tanıtılmaktadır. “İri ve simsiyah gözlüler, güzel gözlüler”,[3] “çadırlardaki saf ve çekingen, yumuşak huylu eşler”,[4] “yumuşak bakışlı, uyumlu, güzel gözlü, gizlenmiş deve kuşu yumurtaları gibi kusursuz ve bembeyaz tenli eşler”,[5] “ne insanın ne de görünmez bir varlığın daha önce hiç dokunmadığı gözlerini eşlerinden ayırmayan ve bakışlarını kontrol eden kadınlar”,[6] “huyu güzel, yüzü güzel ka... Devamı

HİCRET, KOVANDAN ÇIKMASINI BİLMEKTİR.

2007-12-03 21:48:00

HİCRET, KOVANDAN ÇIKMASINI BİLMEKTİR.Hicret; kavuşmak için terk edilmesi gerekenleri terk etmektir.Hicret; tahkir, tehdit, taciz, işkence ve katliamdan kurtulmak için gitmek, ama daha güçlü bir şekilde dönmeyi akıldan hiç çıkartmamaktır. Hicret; imkanların tükendiği yerden, imkan üretecek mekanlara göç etmektir.Hicret; elde edilmesi gerekenler için, fedâ edilmesi gerekenler olduğunu bilmektir. Hicret; tedbirin öneminin bilincinde olmaktır.Hicret; ilâhî yardımın geleceğini bilerek çalışmak, üstün bir çaba ve gayret göstermektir.Hicret; bütün yapılması gerekenleri yaptıktan sonra Allah’a güvenerek telaşa kapılmamaktır. Hicret; gücünü en son noktasına kadar çaba sarf etmek, Allah ve Rasûlü’ne sadâkatini ispatlamaktır. Hicret; ayrıntıları çok iyi hesap edilmiş bir plan ve projedir. Hicret; aklın en güzel şekilde kullanılarak her türlü önlemin önceden alındığı, üzerinde en hassas çalışmaların yapıldığı bir faaliyettir. Hicret; korku diyarından umut diyarına varmak için yollara düşmek, ama bu arada asla umudunu kaybetmemektir. [1] Hicret; tohumun kabuğu çatlatmasıdır. Hicret; savrulup yok olmaktan kurtulmak için sakin limanlara demir atmaktır. Hicret; durgun ve durağan bir hayatı terk edip, çürüme, kokuşma ve yozlaşma tehlikesini bertaraf etmek için yeni diyarlara taşınmaktır. Hicret; şeytandan Rahman’a, küfürden imana, batıldan hakka sığınmaktır. Hicret; cehaletten ilme, teknolojiye ve gerçek medeniyete yürümektir.Hicret; Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için ciddî bedeller ödemeye hazır olduğunu göstermektir. Hicret; her dönem olacak ve olması gereken yeniden bir diriliş hamlesidir. Hicret; inananların hayatında bir kilometre taşıdır. Hicret; Medine’ler kurma potansiyeline sahip olduğunu gösteren kararlı bir duruş sergilemektir. Hicret; geniş olan Allah’ın arzını en mükemmel şekilde değerlendirmek gerektiğinin şuurunda olmaktır. [2]Hicret; yok oluş veya kaçış değil, ürettiği değerleri hayata hakim kılmak için kısa süreli bir geri çekili... Devamı

İSLAM DEĞİŞİME KARŞI MIDIR?

2007-12-03 21:43:00

İSLAM DEĞİŞİME KARŞI MIDIR?İslam’ın kendi usul ve mantığı içinde kalmak şartıyla, ictihad yaparak, daha önceki ictihadlara dayalı bir kısım kabul ve uygulamaları, kural ve kurumları değiştirmek her zaman mümkündür. Değişim zorunlu hale geldiği vakit buna direnmek ve eski âdetleri savunmaya kalkışmak İslam’ı bilmemektir. Zira İslam’da hukuk “statik” değil, “dinamik” bir olgudur. Her mü’minin de bunun farkında olması gerekmektedir. İslam’ın asla değişmeyecek hükümleri olduğu gibi zaman ve şartlara göre değişen hükümleri de vardır. Bununla beraber ifade etmek gerekir ki, ictihad ancak ehil olanlar tarafından yapılabilir. Herkes kendi kafasına göre bir hüküm koyamaz, konulmuş bir hükmü gerekçesiz ve keyfî olarak değiştirmeye kalkışamaz. “Şimdi müctehid mi var?”, “ictihad kapısı zaten kapandı” demek; bilerek ya da bilmeden İslam’a en büyük zararı vermektir. İslam’ı dar kalıplara hapsederek onun büyümesine ufuk ve çığır açmasına, dolayısıyla da gelişmesine engel olmaktır. Müslümanları aktif bir özne olmaktan uzaklaştırıp, pasif bir nesne konumuna itmektir. Müslümanlar ictihad ile dinlerinin dinamizmini, canlılığını, esnekliğini ve her şartta uygulanabilir olduğunu bütün dünyaya göstermek zorundadırlar. Müslümanların din özgürlüğünün güçlendirilmesi; genel ahlakın korunması; kendi aralarında ve diğer ülkelerde yaşayan din kardeşleriyle ilişki ve dayanışmaların pekiştirilmesi ve İslam medeniyetinin bütün dünyada en iyi şekilde temsil edilmesinin sağlanması gibi ulvî görev ve sorumlulukları bulunmaktadır. Bunları gerçekleştirebilmenin yolu; esnekliğini yitirmiş, değişime engel olan bir takım uygulamalardan vazgeçmek ve yerine yenilerini koymaktır. Zaman içerisinde eskimiş yanlış anlayış ve kabulleri hâlâ savunmaya kalkışmak ve değişime direnmek, İslam’ın yanlış anlaşılmasına ve tanıtılmasına sebebiyet vermektedir ki, buna hiçbir mü’minin hakkı ve yetkisi olmasa gerektir. Müs... Devamı