İSLAM, İFFETİ KORUMAYI EMREDER

2007-12-06 12:18:00

İSLAM, İFFETİ KORUMAYI EMREDER        İffet, insanın arzu ve tutkularını kontrol ederek, Allah ve diğer insanlar nezdinde kendisini küçük düşürecek davranışlardan sakınmasını sağlayan bir erdemdir. Yani; hayalı, vakarlı ve şerefli bir şahsiyete sahip olmasıdır. Kendisine ait olmayan bir mala, yahut başkalarının ırz ve namusuna el uzatmamasıdır. Kendine ait ırz, namus ve edebi korumasıdır. Ayartıcı şeytan ve benliğinin esiri olmaktan kurtulmasıdır. Nitekim her türlü nefsânî arzulara düşkünlük insanı hayvanlaştırır. Tutkularını dizginleyemeyenlerin hayvanlardan bir farkları kalmaz.[1] Bu nedenle iffet, insanı mânen yücelten bir fazîlettir.      İffetin zıddı, nefsânî arzuların esiri olmaktır. Aklın ve inancın kontrolünden uzak bir hayat yaşayan insanlar canlarının istediği her şeyi yapabilirler. Sonunda kendi arzularını ilahlaştırıp dalâleti (sapkınlığı) bile tercih edebilirler. Nitekim Kur’an-ı Kerim, arzularını tanrı edinenleri şiddetli bir şekilde uyarmakta ve kınamaktadır.[2] Böyle yapanların gittikleri yol yanlıştır. Sonunda uçurumlar ve felaketler vardır. Ebedî olan cennetin kaybedilmesi ve sonsuza kadar cehennemde kalınması söz konusudur.      İşte iffet, insanı böylesi tehlikelerden korur. Nefsânî istek ve arzularını kontrol etmeyi öğretir. Kötü davranış ve eğilimleri konusunda onu frenler. Tutkuları karşısında ona bağımsızlık kazandırır. Zira kötü arzuların bozan, kokuşturan, çürüten ve yozlaştıran gücünden kurtulmayı başarmak; gerçek özgürlüktür. Kendilerini mânen yüceltmek isteyenlerin yapması gereken şey, öncelikle kendi özgürlüklerini kendi ellerine almaktır. Akıl ve inançla değil de his, heyecan ve duygularıyla hareket edenlerin ahiret hayatında iyi bir yere gelmeleri mümkün değildir. Zira her zaman tutkularına yenik düşenler ebedi olan ahiret hayatı yerine, fânî dünyanın geçici güzelliklerine aldanabilmişlerdir. Bu nedenle Hz. Peygamber dualarında hidayet, takvâ, iffet ve gönül... Devamı

STRESLE NASIL MÜCADELE EDİLİR?

2007-12-06 12:15:00

STRESLE NASIL MÜCADELE EDİLİR?        Stres; vücudun iç ve dış ortamdaki değişime uyum sağlamaya çalışırken gösterdiği tepkidir. İnsanoğlu strese girdiği zaman beyninde kortizol ve betaendorfin hormonları, böbreküstü bezinde ise adrenalin maddesi salgılanmaya başlamaktadır. Bu salgılar kısa ve geçici durumlarda dokuları korurken, uzun süreli salgılanmalarda vücûdun dengesini bozmakta ve hipertansiyon, kalp ve ülser gibi bir takım hastalıklara neden olmaktadır.      Görüldüğü üzere stres; sadece duygusal anlamda bir tepki olarak kendini göstermemekte, uzun süre devam ettiğinde bir çok hastalığını müsebbibi olabilmektedir. Diğer taraftan stresi yenemeyen kişilerde, dokuları iyileştirmeye yarayan kimyasal bileşimlerin yara bölgesine ulaşmadığı da bilimsel çalışmalar sonucu ispatlanmış bulunmaktadır ki bu da, bahsettiğimiz görüşü desteklemektedir.      Bilim adamları stresin bulaşıcı olduğunu söylemektedirler. Şöyle ki; gergin ve stresli birisi, neşesizliği, durgunluğu, saldırganlığı veya kayıtsızlığı ile çevresindekileri olumsuz anlamda etkileyebilmektedir. Duruşuyla ve konuşmasıyla negatif duygular saçan böyle birisinden etkilenmemek için çok dikkatli olunması gerekmektedir. Hoşgörü ve anlayışla yaklaşacağımız böylelerinden mümkün mertebe uzak kalmaya çalışmak, sağlımıza ve kendimize yapacağımız bir iyilik olsa gerektir.      “Öyleyse stresle nasıl mücadele edeceğiz?” denilirse, şunu belirtmemiz yerinde olacaktır. Stresi yenmenin en önemli yolu; kişinin kendisini zayıf ve çaresiz hissettiğinde Allah’a sığınmasıdır.[1] Stresin olumsuz etkilerinden korunmak için, sıkıntılı zamanlarda Yüce Allah’a dua etmek insanı mutlak surette rahatlatacaktır. Nasıl bir çocuk korktuğunda annesine sığınınca kendini mutlu ve güvende hissediyorsa, insanoğlu da kendisini zayıf, güçsüz ve çaresiz hissettiğinde Yüce Yaratıcıya sığınarak korku ve stresini, güven ve teselliye dönü... Devamı

MUTLULUK VE ZAMANI ETKİN KULLANMAK

2007-12-06 12:07:00

MUTLULUK VE ZAMANI ETKİN KULLANMAK        İnsanın bu dünyada mutlu ve anlamlı bir hayat yaşayabilmesi için şu on şeyi yapmaya mutlaka zaman ayırması şarttır. 1.                      Çalışmak için zaman ayırmak, başarının bedelidir. 2.                      Düşünmek için zaman ayırmak, kuvvetin kaynağıdır. 3.                      Eğlenmek için zaman ayırmak, genç kalmanın sırrıdır. 4.                      Okumak için zaman ayırmak, bilginin kaynağıdır. 5.                      İbâdet için zaman ayırmak, Allah’a yücelmenin yoludur. 6.                      Başkalarına yardım için zaman ayırmak, toplumda yaşamanın şartıdır. 7.                      Sevmek için zaman ayırmak, hayatın kutsalları arasındadır. 8.                      Hayal kurmak için zaman ayırmak, insanın ruhunu yüceltir. 9.                      Gülmek için zaman ayırmak, hayatın yükünü hafifletir. 10.                  Plan için zaman ayırmak, sayılan i... Devamı

HAYATIN FARKINDA OLMAK

2007-12-06 12:04:00

HAYATIN FARKINDA OLMAK        Yüce Allah, her şeyi belli bir ölçüye göre yaratmıştır.[1] Tabiatta yüzyıllardır işleyen muhteşem bir denge vardır. Bu denge, öyle harika tasarlanmıştır ki, asla tesadüfe yer yoktur. Her şey kendisi için belirlenen kurala göre hareket etmektedir. Konulan bu kuralların kıyamete kadar da değişmesi söz konusu değildir.[2]      Yerçekimi kanunu, suyun kaldırma kuvvetinin bulunması, suyun yüz derecede kaynaması, buharlaşmanın olması, yağmurun yağması, rüzgarların esmesi, vs. kanunlar[3] geçmişte vardı, bugün de var ve yarın da olacaktır. Bütün bunlar aslında birer mucizedir. Bu mucizelerin insanların çoğunluğu tarafından gerektiği şekilde değerlendirilemediği görülmektedir. Nitekim bütün bunları en ince ayrıntılarına varıncaya kadar hesaplayan ve sürdüren kudret, Yüce Allah’ın kudretidir. Ama insanlar her gün karşılaştıkları bu âyetleri anlamamakta ısrar etmektedirler. Tabiattaki bu dengenin bir gereği olarak erken kalkan kırlangıç yemini bulurken, acele ederek yola önce çıkan veya yer altına inmekte geç kalan bir solucan ona yem olmakta ve konulan bu ekolojik denge devam etmektedir.      Yüce Yaratan her canlıya kendisini koruyacak değişik melekeler vermiştir. Kimi kabuğunun içine saklanarak tehlikelerden korunmakta, kimi toprağın altındaki yuvasına inmekte, kimi rengini bulunduğu ortama göre ayarlayarak kamufle olmakta, kimi de hızlı bir şekilde koşarak canını kurtarmaktadır. Lakin hasta ve zayıf olanlar, bu özelliklerini gereği şekilde kullanamayanlar, tedbirsiz ve dikkatsiz hareket edenler de düşmanlarına yem olmaktan kurtulamamaktadırlar. Bu ilâhî kanunun bir gereğidir. Tedbiri elden bırakanın yaşama şansının kalmayacağı ortadadır. Bu itibarlı tedbirli ve dikkatli olmak gerektiği hayvanların da yazılımlarında mevcuttur ve onlar da bu iç güdüleriyle hareket etmektedirler. Ama aç gözlü olan kimi hayvan, nefsinin esiri olmakta, kendisine kurulan tuzakları fark ede... Devamı

NİÇİN MÜTEVÂZÎ OLMALIYIZ?

2007-12-06 12:58:00

NİÇİN MÜTEVÂZÎ OLMALIYIZ?        Tevâzû, insanlara karşı alçak gönüllü olmak, kibirlenip böbürlenmekten sakınmak anlamına gelen ahlâkî bir terimdir. Kur’an-ı Kerim, dürüst ve erdemli kulların özelliklerinden bahsederken onların yeryüzünde tevâzû içinde yürüdüklerini ifade etmektedir.[1]       Hz. Peygamber mütevâzî olmayı değişmez bir davranış kuralı olarak benimsemiştir. Onun Müslümanlar tarafından çok sevilmesinde, alçak gönüllülüğünün rolü çok büyüktür.[2] Zira bütün peygamberler onun gibi alçak gönüllü kimseler olmuşlardır.      Bununla birlikte şunu da ifade edelim ki, mütevâzî olacağız derken, izzet-i nefsi zedeleyecek şekilde hor ve hakir bir duruma düşmek de İslam ahlakıyla bağdaşmasa gerektir. Çünkü mü’minin şerefi yücedir[3] ve her mü’min bu onurunu korumak zorundadır. Bu nedenle de kendisini küçük düşürecek davranışlardan kaçınması gerekmektedir.      Tevâzuun zıddı, kendini beğenerek gurur ve kibire kapılmaktır. Bu da çok tehlikeli bir durumdur. Kibir bütün kötü huyların en başında gelir. Çünkü kibir, insanlar arasında kin doğurur. Toplumsal uzlaşma ve kaynaşmayı baltalar. Dostların gönüllerine nefret sokar.[4] Bu itibarla Hz. Peygamber kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kişinin cennete giremeyeceğini haber vererek bu kötü huydan mü’minleri sakındırmıştır.[5] Çünkü kibir, cennetin tüm kapılarını kapatır. Kendinin beğenen bir insan kendisi için istediğini başkaları için istemez. Sadece ve sadece kendisini düşünür. Bu durumda Hz. Peygamber’in şu ikazı geçerli olur. “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. İman etmedikçe de cennete giremezsiniz.”[6] Dolayısıyla bu hadis-i şerifte cennete girmek için imana, imanın güçlü olması için de kibir göstermeden diğer mü’minleri sevmeye teşvik olduğu anlaşılmaktadır.      Kibirli kimse benlik iddiası taşıdığından alçak gönüllü olamaz.[7] Kibir ... Devamı

MEDENİYETLER ARASI DİYALOG ÇALIŞMASI OLMALI MIDIR?

2007-12-05 23:58:00

MEDENİYETLER ARASI DİYALOG ÇALIŞMASI OLMALI MIDIR?        İnsanlar konuşarak anlaşırlar. Ağzını açan insan anlaşılmak ister. Anlaşılmak isteyeni anlamaya çalışmak her insanın görevidir. Dolayısıyla burada bir iletişime ihtiyaç vardır. Diyalog, karşılıklı olarak oturup konuşmaktır. Diyalog, kültürleri, medeniyetleri ve dinleri temsil edenler arasında olabilir. Böyle bir diyalogda herhangi bir sakınca olmasa gerektir. Aynı dünyada yaşayan ve farklı inançları paylaşan insanların, insanlığın ortak sorunlarını halletmek üzere bir araya gelmeleri çok doğaldır ve olması da gereklidir. Mesela, tek Allah inancından uzaklaşan müşrik, ateist, putperest, ateşperest veya maddeperestleri Allah’ın Bir ve Tek olduğuna davet etmek, bütün semâvî dinlerin ortak bir sorunudur ve öyle olmalıdır. Ve dünyada bugün mevcut olan ve her zaman da bulunacak olan bu ciddi problem ehl-i kitap olduğunu iddia edenlerin gayretleri ve işbirliği ile halledilmeye çalışılabilir.[1] Eğer onlar böyle bir çalışmadan uzak kalıyor ve bu sorunu görmezden geliyorlarsa, onların Allah’a olan sevgilerinden şüphe duyulması normal hale gelebilir.      Diğer din mensuplarıyla bir araya gelerek değişik konuları tartışmak veya konuşmak, onları ikna etmeye ve etkilemeye çalışmak mümkündür. Müslümanların bu konuda çekinecekleri herhangi bir durum söz konusu değildir. Günümüz dünyasında insanlığın ortak problemlerinin çözümü noktasında işbirliği ise artık kaçınılmaz görünmektedir. Dolayısıyla farklı din mensuplarının birbirlerini tanıyarak doğru bilgi sahibi olmaları ve daha doğru kararlar verebilmeleri için diyalog elzemdir. Bu dünyanın havasını ve suyunu hep birlikte paylaşan insanların birbirlerinin boğazını sıkmadan bir şeyler konuşup tartışabilmelerinin gerekli olduğunu düşünmekteyiz.      Diğer taraftan unutmamak gerekir ki, başka din ve inanç mensuplarına İslam’ın tebliğini en güzel şekilde yapmak ve İslam’ın ilkelerini y... Devamı

MİSYONERLERİN DERDİ NE ACABA?

2007-12-06 12:51:00

MİSYONERLERİN DERDİ NE ACABA?        İslam, Müslümanlarla savaşmayan ve onları topraklarından sürmeye çalışmayan başka din mensupları ile iyi ilişkiler içerisinde olunmasını yasaklamaz.[1] Onlarla andlaşma yapmak suretiyle aynı ortamlarda birlikte yaşanabilir, ticârî ilişkiler geliştirilebilir. Karşılıklı turistik seyahatler yapabilir. Herkes kendi inancını istediği gibi yaşayabilir.[2]      Çünkü İslam’da düşünce ve ifade özgürlüğü vardır. Başka inanç mensuplarına karşı dayatma, sindirme, korkutma, baskı ve yıldırma yoktur. Herkes ibadetlerini kendi mabedlerinde özgürce yerine getirebilir. Kimsenin hak ve hürriyetlerine tecâvüz edilmez. Bilakis gayr-i Müslimlerin hak ve hukukları İslam’ın koruması ve garantisi altındadır. Durduk yerde onlara zorla hiçbir şey yaptırılmaz, zorla imana davet edilmez.[3]      İnananlara düşen görev; hikmetle, güzel öğütle ve en güzel mücadele metoduyla böyle kimseleri Allah’ın yoluna davet etmektir.[4] Tebliği en güzel şekilde yaptıktan ve en mükemmel örnekliği sergiledikten sonra tercihi onların özgür iradelerine bırakmaktır.[[5]      İslam dînî Müslümanlara böyle bir tutumu emrederken, Müslüman beldelerinde İncil dağıtmak suretiyle misyonerlik yapanların faaliyetlerinin pek şık olmadığı da görülmektedir. Elbette herkes dînini yaymakta ve anlatmakta özgürdür. Buna engel olunması söz konusu değildir. Ancak misyonerlerin kullandıkları bu yöntemin problemli olduğu da anlaşılmaktadır. Zira bir takım vaadlerle, yurt dışına göç konusunda yardımcı olmakla veya para yardımıyla insanları ikna etmeye çalışmak, bir başka ifadeyle kandırmak doğru olmasa gerektir.      Diğer taraftan bu tür faaliyetler içerisinde olan misyonerlere şunları ifade etmemiz yerinde olacaktır.      “Siz Hz. Îsâ’yı peygamber değil, tanrı kabul eden bir inanca çağırıyorsunuz ki, yanılıyorsunuz.[6] Çünkü böyle ... Devamı

SAVAŞIN DA KURALLARI VARDIR

2007-12-05 23:53:00

SAVAŞIN DA KURALLARI VARDIR        İslam her şeyin en mükemmel şekilde yapılmasına önem veren bir dindir. Dolayısıyla savaşın da bir hukukunun olduğuna dikkatleri çekmiştir. İslam’a göre Müslümanların savaş esnasında yapamayacakları hususlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz. 1.       Kiliselere sığınmış din adamlarına dokunulamaz. 2.       Savaşa katılmayanlar ve çocuklar asla öldürülemez. 3.       Savaşmayan kadınlar katledilemez. Hiçbir kadının iffet ve namusuna el sürülemez. 4.       İhtiyarlara, özürlülere, hasta olanlara hiçbir zarar verilemez. 5.       Meyve evren ağaçlar, ekinler, bağ ve bahçeler kesinlikle yakılamaz ve herhangi bir zarar verilemez. 6.       Düşmanların hayvanları da aynı şekilde katledilemez. 7.       Ganimet malları gizlice alınamaz. 8.       Yaralı düşmana zarar verilemez. Tedâvisi yapılıp esir statüsünde alıkonulur. 9.       Savaşı bırakıp kaçan silahsız askerler öldürülemez. 10.   Esirler ve rehineler asla katledilemez.      Asrımızda yaşayan ve sürekli demokrasi, insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü gibi kavramların arkasına sığınan bazı devletlerin henüz ulaşmadığı savaş hukukunun bir kısım maddeleri bunlardır.[1] İnsana gerçek değerini veren hukukun üstün olduğuna vurgu yapan İslam’ın ortaya koyduğu bu esasların hakkıyla bilinemediği ortadadır. “Ben şu an güçlüysem istediğimi yaparım” mantığı ile hareket edenlerin dünyaya gerçek mutluluğu getirmeleri mümkün değildir. 1400 yıl önce gönderilen bu dînin ilkeleri hakkıyla bilinip yaşandığında insanlık gerçek huzuru bulacaktır. Aksi halde camilerde yaralı direnişçileri ve esirleri öldüren, cezaevine koydukları i... Devamı

İSLAM VE İNSAN HAKLARI

2007-12-05 23:49:00

İSLAM VE İNSAN HAKLARI        Günümüzde insan hakları; “insana insan olduğu için, diline, dînine, ırkına, cinsiyetine, milliyetine, sosyal statüsüne ve rengine bakılmaksızın tanınan haklar” şeklinde tarif edilmektedir.      İnsan hakları, sağlam bir inanç ve ahlak zemininde, hukukun üstünlüğünün ve adaletin bulunduğu toplumlarda gerçekleşip gelişebilmektedir. Hukuk devletinin bulunmadığı, adaletin hayata yansımadığı toplumlarda ise insan hakları kağıt üzerinde kalmaktadır.      Kur’an-ı Kerim’de ve Sahih Sünnet’te adalete ve hukukun üstünlüğüne devamlı vurgu yapılması; keyfîliğin ve nassların çizdiği sınırların çiğnenmesinin yasaklanması; meşrûiyetin ve hukuk düzeninin korunmasının emredilmesi sağlam bir düzeni kurmaya yönelik tedbirlerdir. Nitekim Rasûlüllah’ın uygulamalarının teorik çerçevesi mahiyetinde olan Vedâ Hutbesi, insan hakları açısından çok önemli bir belgedir.      İnsan canını, aklını, namus ve haysiyetini, dînini ve malını korumakla görevlidir. Bu beş temel ilke insan haklarındandır. Hiçbir kimse başkasının bu haklarını sebepsiz yere ihlal edemez. Böyle bir ihlal kesinlikle haramdır.[1] Özellikle dünyaya en iyi örnek olmak konumunda olan İslam toplumlarının birlikte yaşadıkları insanların haklarını ihlal ve ihmal etmemeleri gerekmektedir. Kur’an ve Sünnet terbiyesi almış bir Müslüman, insanların temel hak ve özgürlüklerinin korunması için çaba sarf etmek zorundadır.      Hz. Peygamber, insanların kişilik haklarına saygılı olmayı sıkça öğütlemiştir. Buna aykırı davrananları sert bir şekilde kınamış, kul hakkı ihlali yapan kimselerin haksızlığa uğrayan kişiden helallik alması gerektiğini tembihlemiştir. Nitekim Hz. Peygamber bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Bilir misiniz müflis kimdir?” (Sahâbe): ‘Bize göre müflis, parası pulu olmayandır’ diye cevap vermişlerdir. (... Devamı

DENETİMSİZ HAZIRLANAN SIR DİZİLERİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

2007-12-05 23:46:00

DENETİMSİZ HAZIRLANAN SIR DİZİLERİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ        Reyting uğruna mânevî duygular istismar edilerek hazırlanan ve insanları mucize beklentisine iten bir kısım sır dizilerinin verdiği olumsuz mesajlar ve bunların önlenmesi konusunda bilinmesi gereken hususlar olduğu muhakkaktır.      Nitekim pek çok tv kanalı ilahiyatçı, pedagog, sosyolog, psikolog ve nöropsikiyatristten oluşan bir danışma kurulunun onayını almaksızın, sırf ticârî kaygılarla hareket ederek bu tür dizileri yayınlayabiliyorsa, bizim de insanlarımızı bu konuda uyarmamız biz zorunluluk haline gelmiştir.     Sır dizilerinin bazılarında dînî bilgisi yeterli olmayan insanlara; “nasıl olsa Allah adaleti sağlıyor, her yapılanın karşılığını veriyor, öyleyse çalışmaya mücadele etmeye gerek yok” anlayışı veriliyorsa bu kesinlikle doğru değildir. Böyle bir anlayış, İslam ilkelerine aykırıdır.[1] Aynı şekilde “önemli olan kalp temizliğidir. İbadete ne gerek var?” , “çalışmak da ibadettir zaten” veya “çalışmak gereksiz, rızkı veren Allah’tır. Bize oturup beklemek düşer” gibi mesajların verildiği diziler izlenirken çok ama çok dikkatli olunması gerekmektedir. Zira bütün bu aktarılanlar, İslam’ın onaylamadığı düşünce tarzlarını yansıtmaktadır.      Konulmuş kurallara uygun hareket etmek yerine mucize beklentisine sevk edilen bu insanlar, beklediklerini bulamadıklarında hayal kırıklığına uğruyor, Allah’a yaklaşmak yerine O’ndan uzaklaşıyorlarsa, bu takdirde bu dizileri yayınlayanlarla onlara vermiş oldukları reklamlarla destek sağlayan firmaların büyük bir vebal altında kalacaklarını ifade etmemiz yanlış olmayacaktır. Zira, yanlış düşüncelerin toplumda yaygınlaşmasına hizmet etmek doğru değildir ve herkes bulunduğu konumu yeniden gözden geçirmek durumundadır.       Konunun uzmanları, bu tür dizilerin korkulu, kaygılı, huzurs... Devamı

ENGELLİLER VE İMTİHAN

2007-12-05 00:32:00

ENGELLİLER VE İMTİHAN        Yüce Allah insanı mahlûkâtın en şereflisi olarak ve en güzel bir surette yaratmış,[1] ona değer vermiş, kendi ruhundan üflemiş,[2] bu dünyada ona belli bir ömür bahşetmiş[[3] ve kainatı da onun emrine âmâde kılmıştır.[4] Kimlerin inanıp, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyacağını, kimlerin de inkar edip kötülüklerin ve günahların karanlığında boğulacağını tespit etmek amacıyla da insanları özgür iradeleriyle baş başa bırakmıştır. İnsanın hayatta başına gelen bela, musîbet ve sıkıntılara karşı gösterdiği tepki; onun manevî yükselişinin[5] veya alçalışının[6] bir belirleyicisi olmaktadır. Sabırla karşılanan olumlu tepkiler, onu mânen yüceltirken, isyan ve inkarı içeren olumsuz çıkışlar ise onun düşüşünü daha da hızlandırmaktadır.      Kur’an-ı Kerim, insanın değişik şekillerde imtihan edileceğini zaten haber vermektedir. Açlık, kıtlık, kuraklık, fakirlik, zenginlik,[7] hastalık, iflas, yaralanma, sakat kalma, savaş, yangın, deprem, sel, değişik kazalar, yakınların kaybedilmesi vs. şekillerde gerçekleşen bu sınavları başarıyla atlatabilmek; sağlam bir iman ve Allah’a gönülden teslimiyetle mümkündür.      Cemiyette bir arada yaşadığımız engelli kimseler de aynı şekilde imtihan olmaktadırlar. Kimi doğuştan, kimi de bir kaza veya hastalık neticesinde engelli olan bu kimseler, sınav edildiklerinin farkında olarak hallerine şükreder, sabır ve dua ile Allah’ın yardımını isterlerse, onların manevî terakkîleri çok daha kolay olabilecektir. Nitekim Hz. Peygamber, epilepsi (sâra) hastası olan bir kadına, sabretmesi karşılığında cennete gideceğini müjdelemiştir.[8]      Bununla birlikte şunu da belirtelim ki, herkes engelli olmaya adaydır. Zira kimse yarın başına ne geleceğini bilememektedir.[9] Bu nedenle, insanın her türlü tehlikeyle her zaman karşılaşabileceği düşüncesi içerisinde olması gerekmektedir. Çünkü o, başıboş bırakılmamıştır... Devamı

ŞİDDET EN İYİ TELEVİZYONLARDAN MI ÖĞRENİLİR?

2007-12-04 02:16:00

ŞİDDET EN İYİ TELEVİZYONLARDAN MI ÖĞRENİLİR?Şiddet içerikli yerli ve yabancı dizilerle insanların iç dünyasında gerilim tırmandırılmakta, kavgaların ve hakaretlerin sürüp gittiği bir kısım tartışma programları ise ictimâî hayatımızı olumsuz yönde etkilemektedir. Bu tür yayınlar insanları patlamaya hazır birer bomba haline getirmekte ve toplumumuzun huzurunu baltalamaktadır. Ekranlardan topluma yansıtılan bu öfke ve şiddet, günlük hayatta insan ilişkilerine de etki etmektedir. Çocuklar dahil olmak üzere yetişkinler, problemlerini bağırarak, kavga ederek, vurup kırarak çözeceklerini zannetmektedirler. Çünkü televizyonlar onlara şiddeti öğretmekte, bilinçaltlarına bu mesajlara verilmektedir. Şartlandırılmış böyle insanlar da benzer durumlarla karşılaştıkları zaman aynı tepkileri verebilmektedirler. Entrika, ihanet, yalan, dedikodu, birinin yüzüne gülüp arkasından kuyusunu kazma, iftira gibi pek çok kötü haslet veya sigara, alkol ve uyuşturucu gibi zararlı alışkanlıklar hep bu tür yayınlarla insanların beynine enjekte edilmektedir. Ekranlarda sürekli kan, gözyaşı, şiddet ve vahşet sahnelerini gören insanlar, bir müddet sonra kendi etraflarında cereyan eden hadiselere karşı da duyarsızlaşmaktadırlar. Gördüklerini sanki bir film karesiymiş gibi algılamakta, katledilmiş bir bebek görüntüsünü bile rahat bir şekilde izleyebilmektedirler. Çünkü filmlerde bu ve benzeri görüntüleri defalarca seyreden insan, artık alışmış, gerçek acıları kavrayamaz ve gereken tepkiyi veremez hale gelmiştir. Filmle gerçeği ayırt etse bile içindeki acıma duygu yok olmuştur. Filmler, adeta insanı sırf kendisini düşünen ve çıkarları için hareket eden bir birey olmaya şartlandırmış ve bu rolü ona benimsetmişlerdir.Son yıllarda okullarda şiddet olaylarının hızlı bir şekilde artış göstermesinde, bu tür dizi ve programların çok önemli bir etkisi olduğu ortadadır. Zira öğrenciler arasında sevgi, saygı, hoşgörü ve anlayış adeta yok olmakta, en küçük sorunlar bile fiziksel şiddet kullanılarak halledilme yo... Devamı

SORUNLAR BİR TEK KİŞİ İLE Mİ ÇÖZÜLÜR?

2007-12-04 02:09:00

SORUNLAR BİR TEK KİŞİ İLE Mİ ÇÖZÜLÜR? Günümüzde karizmatik bir lider tek başına toplumun bütün sosyal, ekonomik, siyâsî, hukûkî sorunlarını çözebilir mi? Kanaatimizce çözemez. Bu bir ekip çalışmasına, takım ruhuna ve toplumun geniş kesimlerinin ciddî desteğine bağlıdır. Az gelişmiş toplumlar, kendilerine güven duymadıkları ve sürü psikolojisi içerisinde yaşamaya alışkın oldukları için, her zaman çözümü tek bir kişiden beklemektedirler. Bunun temelinde ise bilgi eksikliği, sorumluluk yüklenmeme, işin kolayına kaçma ve kendine güven sorunu vardır. Birilerinin eteğine yapışarak veya bazılarının iteklemesiyle bir yerlere varacağını sananlar yanılmaktadırlar. İşin kolayını kaçarak sıkıntılarını bu şekilde aşacaklarını zannedenler yanlış bir anlayışla hareket etmektedirler. Liderlerin doğa üstü güçlere sahip olduğunu vehmeden; onlara bir takım kutsallıklar atfeden ve onların hiçbir zaman yanılmayacaklarını düşünen toplumlar geri kalmaya ve zalimler elinde ezilip horlanmaya mahkumdurlar.Bununla beraber şunu da ifade edelim ki, lider elbette önemlidir. Ama onunda yanılma, hata etme ve yanlış kararlar alma ihtimali her zamana vardır. Bu da normal karşılanmalıdır. Dolayısıyla kişilerin değil kuralların hakim olmasına ehemmiyet verilmelidir. Kararlar istişare sonucu alınmalı, [1] yanlış yapanların hesabını vereceği makamlar olmalıdır. Günümüzde gelişmiş toplumların liderlerinin başlarına buyruk hareket ettikleri vâkî değildir. Onlar bilgiye, tecrübeye ve stratejiye dayalı kararları hep birlikte ve istişare sonucu alıp uygulamakta ve başaralı olmaktadırlar. İslam’ı yaşadığı iddiasında olan toplumlarda ise durum farklıdır ve bir takım yanlışlıklar mevcuttur. Onlar genellikle bir kurtarıcının gelip kendilerini kurtarmasını beklemektedirler. Oysa Kur’an ve Sünnet’in bütününden çıkartılan öğretiye göre bir kurtarıcı beklemek doğru değildir. Aksine her bir mü’minin bir kurtarıcı gibi olması gerekmektedir. Müslümanlar kendi içlerinden çıkıp etraflarına ışık s... Devamı

YÖNETİCİLERİN DÜRÜST OLMASI NİÇİN BİR ZORUNLULUKTUR?

2007-12-04 02:07:00

YÖNETİCİLERİN DÜRÜST OLMASI NİÇİN BİR ZORUNLULUKTUR?Sorumluluk sahibi bir yönetici, yönetimini adalet ve hakkaniyet ölçülerine göre sürdürür. Kararlarında hissî ve keyfî davranmaz. Allah’ın tayin ettiği sınırları hiçbir şekilde aşmaz. Allah’a ve ahiret gününe olan inancı tam ve sapasağlamdır. Kendisi için olduğu gibi idare ettiği kimseler için de faydalı ve güzel olanları tercih eder ve o ahirette bütün yaptıklarının hesabını vereceğinin bilincindedir. [1] Bunun tam tersi bir yönetici ise, günah kirlerine dalmış, kötü arzularının esiri olmuş ve Allah yolundan sapmış bir kimsedir. Kötü yönetimiyle emri altındakilere zulmetmiş, bozgunculuk çıkartmış, [2] huzur ortamını baltalamış, hesap vereceğine ise hiçbir zaman inanmamıştır. O sadece kendini, çıkarlarını ve sahip olduğu koltuğunu düşünmüştür. Makamını ve servetini kaybetmemek için de elinden geleni yapmıştır. [3] Tarih boyunca bütün toplumlarda dürüstlük en faziletli bir erdem olarak görülmüştür. [4] Özellikle idarecilerin adil ve dürüst olmaları çok büyük bir önem arz etmektedir. Zira toplum sevgiyle kaynaşır, ancak adaletle yaşar. İdarecileri adaletten ayrılmış bir toplum, huzur toplumu olamaz. Toplumun bekasının teminatı, adaletin bütün kural ve kurullarıyla işlemesidir. Yani; her zaman hukukun üstün olmasıdır. İnsan hakları ihlallerinin yapılmamasıdır. Temel insan hak ve hürriyetlerinin çiğnenmesidir. [5] Diğer taraftan iktisâdî kalkınmanın olabilmesi içinde dürüstlüğe ihtiyaç vardır. Ülkeleri tahrip eden haksız uygulamalardır. Sistemlerdeki bozukluğun ana temeli adaletsizliklerdir. İyi bir idareci, ehliyet ve liyakat sahibi olanların hakkını tam ve eksiksiz verir. Bir kimseye hak ettiğinden fazlasını vermenin doğru olmadığının da bilincindedir. Eşitliğe dikkat eder, kimseye haksızlık yapmaz. Özetle ifade edecek olursak; nereyi idare ediyorsa etsin bütün yöneticiler dürüst olmak zorundadırlar. Kimsenin hakkına tecavüz etmemek, kul hakkı ile Allah’ın karşısına çıkmamak için de çok dikkatli ve d... Devamı

Şefaat nedir? nasıl anlaşılmalıdır?

2007-12-04 02:00:00

Şefaat nedir? nasıl anlaşılmalıdır?   Zira gerek peygamber, gerekse velilerin, şartsız ya da kendiliklerinden şefaat ve aracılık yapabilecekleri yolundaki yaygın inanç, âyetlerle reddedilmektedir.(1)Aynı şekilde şefaat edilmeye hak kazanmak için de, Allah’ın iznine ihtiyaç bulunmakta, O’nun varlığına ve birliğine şeksiz şüphesiz bir îmâna sahip olunması gerekmektedir.(2) Dünya hayatında tövbeleri ve olumlu çabalarıyla, Allah’ın bağışlamasını ve rızasını zaten kazanmış bulunan günahkarlar için kıyâmet gününde peygamberlere sembolik olarak şefaat etme izni verilecektir.(3) Büyük günah sahipleri, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmış olmaları şartıyla, peygamberlere verilecek olan bu şefaat hakkı sâyesinde Allah’ın bağışlamasını umabileceklerdir.(4) Hz. Peygamber’in nasıl şefaat edeceğini teşbihte hata olmazsa bir ödül törenine benzetebiliriz… Şöyle ki; ödülü takdir eden esas makam yüce Allah’ın bizzat kendisidir… Bu ödülü sahibine takdim eden ise Hz. Peygamber’dir… Bu bir nebi, sıddık, şehit veya salih bir kul da olabilirdi… Yani şefaate karar veren esas merci bizzat Allah’ın kendisidir.… Kulun affedildiği bilgisini ona ulaştıran ise Peygamber olabilir… bunu çok iyi ayırt etmek gerekmektedir... Özetle peygamberlere verilecek şefaat hakkı ya da yetkisi, Allah’ın bu günahkarları bağışlamasının bir ifâdesi olarak değerlendirilebilir. Burada esas unutulmaması gereken husus; şefaati takdir edenin Allah, takdim edenin ise peygamber olduğudur... Dolayısıyla böyle bir şefaati kazanmaya hazır hâle gelmek için de, çok ciddî çabalar sarf edilmesi gerekmektedir. Selam ve dua ile…---------------------------------1. Bakara, 2/255, “Kim şefaat edebilir O’nun katında, O’nun izni olmadan?”; Yûnus, 10/3, “O’nun izni olmadıkça, araya girip kayıracak kimse yoktur.”; Zümer, 39/44, “De ki: Şefaat (hakkını verme yetkisi) yalnız Allah&... Devamı

Televizyon ve internet, içinde pırlantalar barındıran birer çöpl

2007-12-04 02:53:00

Televizyon ve internet, içinde pırlantalar barındıran birer çöplüktür.Ülkemizde yaklaşık 40 yıldır tv yayınları var ve son 17 yıldır da özel tv’lerle ve uydu yayınlarıyla çok daha fazla kanalı takip etme imkanı doğmuştur.Bu kadar çok kanal arasından bir seçim yapılarak acaba hangileri ne kadar süre seyredilmelidir? Yoksa bir elinde kumanda aleti saatlerce bu yayınlar karşısında ömür mü tüketilmelidir? Olumlu anlamda hiçbir katkı sağlamayacak bir takım faydasız bilgileri edinmek için bu kadar zamanı bu yayınlara harcanmaya değer mi? Akıllı bir insan kan, şiddet, vahşet ve duygu sömürüsünün yapıldığı filmlerle veya bir takım programlarla beynini çöplük haline getirmeyi gerçekten ister mi?İşte bütün bu soruların mantıklı birer cevabının olması şarttır. Televizyon insanların hem gözlerine hem de kulaklarına hitap ettiğinden etkisinin çok daha fazla olduğu ortadadır. Bu nedenle günümüz şartları için mükemmel sayılabilecek bu teknoloji ürününü çok daha güzel bir şekilde kullanmak gerekmektedir. Nitekim televizyon programlarının çok yönlü, uzun vadeli, kalıcı olumsuz tesirlerinin olduğu mütefekkirlerin ortak kanaatidir. Düşünürleri bu kanaate sevk eden ise, yanlış ve maksatlı yapılan kötü yayınlar olsa gerektir. Konuyla ilgili tartışmalar, günümüzde de halen devam etmektedir. Batılı bir filozof televizyon ve interneti; “içinde pırlantalar barındıran bir çöplüğe” benzetmektedir ki, bu görüşe katılmamak mümkün değildir. Herhalde tv programları ve internet siteleri konusunda seçici olmak gerektiğini bundan daha güzel anlatan bir başka söz yoktur. Bununla birlikte şiir konusunda kendisine sorulan soruya cevap veren Hz. Peygamber’i burada hatırlamamız yerinde olacaktır. O, şiiri şöyle tarif etmektedir. “Güzeli güzel çirkini çirkindir.” (1) Buradan şöyle bir sonuç çıkartmamız mümkündür. “Tv programlarının güzeli güzel, çirkini de çirkindir.” Mesela çocuklara seyrettirilen müstehcen bir filmi, içki, kumar, sigara ve uyuşturucu gibi ... Devamı

TÜRBELERİ ZİYARET ETMEK GEREKLİ MİDİR?

2007-12-04 01:44:00

TÜRBELERİ ZİYARET ETMEK GEREKLİ MİDİR?Ölümü ve ahiret hayatını hatırlatan, dünyanın gelip geçici zevklerden ibaret olduğunu gösteren mezarlıkları ve türbeleri, usûlüne uygun bir şekilde ziyaret etmek elbette gereklidir. Türbe ziyaretleri esnasında yapılan bir takım yanlışlardan yola çıkarak insanların şirke düştüklerini iddia etmek ve bu mekanların ziyaret edilmesini engellemeye çalışmak doğru değildir. Çünkü, insanların gerçek niyetleri bilinmeden, hangi duygularla hareket ettikleri anlaşılmadan ânî değerlendirmelerde bulunmak sakıncalıdır. Zira ilk bakışta hemen hüküm vermek genellikle yanıltıcıdır. Çünkü konu detaylarıyla değerlendirilmemiştir. Mesele yüzeysel olarak ele alınmıştır. Derinlemesine incelenmemiştir ve sonuçta da doğru bir tespit yapılamamıştır. Nitekim, türbeleri ziyaret eden insanların ekserisi, oralarda yatan zâtların Allah’ın sevgili kulları olduğuna inanmaktadırlar. Doğrudan Allah’tan istemeye yüzleri olmadığı düşüncesiyle de onlar sayesinde Allah’ın dileklerini kabul edeceği inancıyla hareket etmektedirler. Türbe ziyaretlerini gerçekleştirenlerin ruh hali böyle olunca ve bu inançla yola çıktıkları görülünce onları küfürle itham etmek insafla bağdaşmayacaktır. Belki içlerinde yanlış yapanlar olabilir. Ama bu durum, tamamen bu ziyaretlerin men edilmesi düşüncesini akla getirmemelidir. Aksine, ziyarete gelen bu insanlara ziyaret âdâbı öğretilmeli, onlara sevgi, şefkat ve merhametle yaklaşılmalıdır. Azarlamak, küstürmek, soğutmak, nefreti celbedecek şekilde kırıcı davranmak ve bu insanları küçümsemek, hatta onları alaya almak kanaatimizce doğru değildir. İnsanların kusurları ve yanlışları onları incitmeden güzellikle düzeltilmelidir. Zira Hz. Peygamber: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!” buyurmaktadır. Sanki Hz. Peygamber bu sözünü türbe ziyaretlerini tamamen men etmeyi düşünen kimseler için söylemiş gibidir. Onun bu veciz tavsiyesine her zaman ve her konuda kulak vermek gerekmekted... Devamı

Futbol sizin için ne anlam ifade ediyor?

2007-12-04 01:36:00

Futbol sizin için ne anlam ifade ediyor?Futbolun bu kadar yaygınlaşmasında dünya ekonomisini yönlendiren güçlerin büyük rolü olduğu, derin kavrayış sahiplerinin malumlarıdır. Çağımızda müzik, sinema, spor, sanat ve benzeri alanlarda kitlesel tüketimin çılgınca kamçılandığı ve buralardan müthiş gelirlerin elde edildiği, bir başka ifadeyle rantların sağlandığı da ortadadır. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, hayat pahalılığı, işsizlik, işkence, insan hakları ihlalleri ve benzeri sorunlar karşısında kitlelere narkoz etkisi yapan futbol, diğer spor dallarına oranla çok daha iyi bir iş görmektedir. Futbol maçları, milyonlarca seyirciyi televizyon karşısında toplamakta, spor toto ve loto gibi müşterek bahisler ise, toplumun büyük bir kesimini küçük avuntularla oyalamaktadır. Kitlesel bilincin oluşumuna geçici katkılar sağlayan futbola gösterilen bu duyarlılık, dîne, eğitime ve toplumun diğer meselelerine maalesef gösterilmemektedir. Oysa toplumları bir arada tutan en önemli temel dinamiklerden biri de dindir. Bu gerçeği yok saymak veya görmezden gelmek mümkün değildir. Dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayan dînin doğru anlaşılması ve yaşanmasına gereken önem verilmezken, futbola bu derecede aşırı bir düşkünlük gösterilmesi bir hayli düşündürücü ve anlamlıdır. Kanaatimizce bu konuda da insanlar duygularının esiri olmakta, tembelliğe bilerek ve isteyerek razı olmaktadırlar.Stadyumlarda yapılan maçların, verilen dev konserlerin kahramanlarının zaman içerisinde medya tarafından ilahlaştırılması(!) fevkalade yanlıştır. Bu starların toplum üzerinde heyecan uyandırmak maksadıyla sahte bir kutsallığa büründürülerek putlaştırılması çok büyük bir hatadır. Zira bu “kahramanların” (!) çoğunluğunun yetişen genç nesiller için gerçek anlamda model şahsiyetler olamadıkları anlaşılmaktadır. Nitekim onların medyaya yansıyan özel hayatları, çarpık ilişkileri ve ortaya dökülen iğrenç görüntüleri bu kanaatimizi desteklemektedir. Küçük yaştaki genç kız ve erkeklerin, özellikle cinsel ... Devamı

SUÇU SADECE KADERE YÜKLEMEK DOĞRU MUDUR?

2007-12-04 01:30:00

SUÇU SADECE KADERE YÜKLEMEK DOĞRU MUDUR? İslam’a göre Allah’ın irade ve kudreti her şeyi kuşatmıştır. O, istemedikçe bir yaprak bile kımıldayamaz. Ezelî ve ebedî olan ilâhî sıfatlar zâtîdirler ve hiçbir noksanlık taşımazlar. Kainatta olup biten her şey, Allah katında bir anda olup bitmiş gibidir. Öncesi ve sonrası yoktur. Ama insanın yaşadıkları, “zaman” ile bir sürece dönüşmüştür. Yani bu “zaman” yaratılanlar için geçerlidir. Yaratanın ilminde her şey âşikârdır. O, zamandan ve mekandan münezzehtir. Bu nedenle kader, bir anlamda her şeyin öncesi ve sonrasını bilen Allah’ın kaydıdır. Kaderde kayıtlı olanlar, Allah’ın takdiri ve kişinin isteği sonucunda ortaya çıkmaktadır. Yaşanılan şeylerde hangi iradenin ne kadar tesiri olduğu ise tartışıla gelmiştir. Ama insanın karşısına çıkan olaylara verdiği tepki unutulup iradesi yok sayılınca “kaderiyeci” bir anlayış gelişmiştir. Bu anlayışa göre insan, kaderinin mahkûmudur. Onun elinden hiçbir şey gelmez. Başına gelenlere katlanmak zorundadır. Kanaatimizce böyle bir yaklaşımın kabul edilebilmesi mümkün değildir. Aslında kabahatleri sebebiyle karşılaştıkları olumsuzlukları görmek istemeyen ve suçu başkasına yükleme derdinde olanlar hep bu anlayışa sığınmışlarıdır. “Takdîr-i İlâhî ne yapalım işte?” diyerek sorumluluklarından sıyrılmaya çalışmışlardır. Ama yanılmışlardır. Mesela alkollü iken araç kullanan, fakat sonunda kaza yaparak sakat kalan birisinin böyle bir söz ile kendini savunmaya kalkışması yanlıştır. Veya ruhsatsız bir şekilde, kaçak olarak dere yatağına yaptığı evini sel sularına kaptıran bir kişinin önce: “Nerede bu devlet? Nerede bu millet” diye bağırması, ardından biraz daha aklı başına gelip sakinleşince: “Ne yapalım takdîr-i ilâhî işte” diyerek kendini avutması, sadece birer züğürt tesellisidir. Hiçbir inandırıcılığı yoktur. Böyle kimseler, önce kendi yanlışlarını sorgulamalıdırlar. Biz insanlar sebepler dünyasında ya... Devamı

İntihar edenler ve kader

2007-12-04 01:23:00

İntihar edenler ve kader"İnsan kendi kaderini kendi mi belirler" acaba?İnsanın kaderini büyük ölçüde belirleyen kendi eğilim ve davranışlarıdır... düşünceleri, karakteri, kişiliği ve kendi yapıp ettikleridir... hayata bakışıdır... konuştuğu sözleridir... ettiği dualardır...zira ayette "biz her insanın kendi kaderini kendi boynuna dolamışızdır" buyurulmaktadır... yani herkes kendi kararını kendisi veriyor... ve sonuçlarına da katlanmak durumundadır.... mesela 90 km hız yapması gereken yerde, 160 km hız yapıyor ve takla atıp ölüyor.... bu insan kaderini kendi çizmiş ve ölümü seçmiş, yani intihar etmiştir...bir başkası, aidsli biri ile cinsel ilişkiye giriyor, hastalanıp ölüyor... bu da aynı şekilde kaderini çizmiş ve intihar etmiştir....bir diğeri 2 kat yapma müsaadesi olan yere 8 kat bina yapmıştır... ilk depremde bina yerle bir olmuş ve adam ölmüştür.... bu da kaderini yanlış çizmiş kurallara uymamış ve intihar etmiştir...bir başkası yüzme bilmediği halde can yeleksiz denize girmiş ve dalgalar arasında boğulmuş, ölmüş, kendi sonunu kendi hazırlamış yani intiharı seçmiştir.bir başkası günde 1 veya 2 paket sigara içmiş, damarlarını doldurmuş, sertleştirmiş, kanserlere yakalanmış ve ölüp gitmiştir... kendi kaderini kendi tayin etmiş, yavaş bir intiharı tercih etmiştir....bu örnekleri çoğaltmak mümkün.... yani böyle yapanlar sorumludurlar.... Allah onların istediği tarzda bir hayatı yaratmıştır... kısaca hayrı ve şerri yaratan Allah'tır ama tercih kula aittir... seçimini adam gibi yapamayanların Allah'ı suçlamak yerine kendilerine bakmaları doğru olacaktır.... bütün yanlış tercihlerde bulunanlar, bunun kendi özgür iradeleri ile bir ilişkisi olduğunu akıllarından çıkarmamalıdırlar....Ama şunuda ifade edelim ki, kader Allah'ın sırlarından bir sırdır... bunu da unutmamak gerekir... herkes farklı şekillerde imtihan olur.... önemli olan da, bu imtihanı en güzel şekilde başarma gayreti içinde olmaktır....Muhammed Esed'in çok sevdiğim bir tabiri var..."günaha y... Devamı

İNSANLAR NİÇİN GEÇMİŞTEN DERS ALMAZLAR?

2007-12-04 01:17:00

İNSANLAR NİÇİN GEÇMİŞTEN DERS ALMAZLAR?Yüce Allah (c.c.) her canlıya kendisini tehlikelerden koruyacak melekeler vermiştir. İnsanoğluna ise akıl vermiştir.[1] Anlama, kavrama, sezme ve muhakeme etme yeteneğini geliştiren insan, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan rahatlıkla ayırt edebilir. Kendisine zararı dokunabilecek şeylerden uzak kalmasını bu sayede becerebilir. Ama aynı insan duygularını esiri olduğunda,[2] salim bir akıl ile düşünemediğinde de pek çok yanlışa imza atabilir.[3] Mesela sobadan eli yanan küçük bir çocuk bile, bir daha sobaya yaklaşmazken, depremin sürekli yerle bir ettiği ve iki kattan fazlasının yapılmasına müsaade edilmediği bir araziye beş, yedi veya dokuz katlı binaları yapmak akıl kârı değildir. Azamî doksan km hızla gidilmesi gereken, üstelik alt yapısı da bozuk virajlı bir yolda, yüz seksen km hız yapmak intihar etmektir. Yüzme bilmediği halde can yeleği takmadan denize veya göle girmek, sigara, içki ve uyuşturucunun zararlarını bildiği halde bunları kullanmaya devam etmek, beynine çöplüğe çevirme pahasına sürekli tv seyretmek veya internette lüzumsuz yere sörf yapmak kesinlikle yanlıştır. Buradan hareketle belirtelim ki, insanoğlunun düşünmesi, aklını kullanması ve bu tür yanlışlardan uzaklaşması gerekmektedir. Zira bu kendisine yapacağı en büyük iyiliktir. Bu itibarla, kendi sonunu kendisi hazırlayan insanın dünyaya gönderiliş maksadını çok iyi kavraması icap etmektedir. Zira bu, kendi yararına olacaktır. Bunu gerçekleştirebilmek ise aklı doğru, etkin ve verimli bir şekilde kullanmakla,[4] Kur’an’a sarılmakla,[5] Hz. Peygamber’in öğretilerini yaşamakla ve geçmiş milletlerin hayatlarına bakarak gerekli dersleri çıkartmakla[6] mümkündür. Daha fazlasını kazanma hırsının kurbanı olan duygu ve ihtiraslarını kontrol edemeyen bir insanın kalbinin taşlaşması, basîretinin bağlanması kendi yapıp ettiği kötü davranışlar sebebiyledir. Bu kimseler suçlayacak birilerini aramadan önce aynaya bakmak durumundadırlar. Zira tabiatta kıyâmet... Devamı

ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı ile kastedilen nedir acaba?

2007-12-04 01:15:00

Ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı ile kastedilen nedir acaba?İnsanlar arasında görüş farklılıklarının olması tabîi, psikolojik, tarihsel, dînî ve sosyolojik bir vâkıadır. Her din, felsefe ve ideoloji bu gerçekten nasîbini almaktadır. Düşüncedeki bu farklılıklar, kişinin savunduğu fikrin tek temsilcisi olarak sadece kendisini görüp mutlaklık iddiâsında bulunmadığı, başkalarını “öteki” yerine koyup dışlamadığı sürece birer zenginlik kabul edilebilir. Dolayısıyla, farklı mezhepleri, tarikatları ve cemaatleri “yanlış”, “sapık”, “bidatçi” v.b. sınıflandırmalarla dışlamak yerine, insan doğasından kaynaklanan ve toplumsal yapıyla kurumlaşan farklı söylemler veya zihniyetler olarak analiz etmeye çalışmak daha doğrudur.[1] Ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı ile ilgili rivâyette geçen yetmiş sayısı hakkında da şunları söyleyebiliriz. Bilindiği üzere klasik Arapça’da “yetmiş” sayısı, tıpkı “yedi” sayısının “muhtelif” ya da “çeşitli” anlam ifade etmesi gibi, çoğu zaman belirli bir sayısal değeri değil, bir “çokluğu” ifade etmek için kullanılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de geçen yedi ve yedinin katları olan rakamlarla ya esas sayı,[2] ya da çokluk ve mübâlağa[3] kastedilmektedir.[4] Bu sayılar hakîkî mânâlarının dışında mübâlağa için kullanıldığında, verilen mesajın önemine dikkatler çekilmekte ve zihinlerde kalıcı olması amaçlanmaktadır. Âyet ve hadislerde mübâlağanın bazen teşvik, bazen de sakındırmak için kullanıldığı bilinmektedir. Dolayısıyla bu rivâyette ifade edilmek istenen husus, Müslümanların sonraki çağlarda pek çok hizip ve fırkalara ayrılabilecekleri, hatta bu konuda Yahûdi ve Hıristiyanları da geride bırakabilecekleridir. Bu itibarla, burada ciddî bir uyarı ve sakındırma söz konusudur. Nitekim, tarihte görülen fırkaların sayısının rivâyette bildirilenlerden çok daha fazla olduğu görülmektedir.[5] Bu ve benzerî rivâyetleri tamamen reddedenler olduğu gibi,... Devamı

FALCI VE BÜYÜCÜLERE İNANMAK GÜNAHTIR

2007-12-04 01:01:00

FALCI VE BÜYÜCÜLERE İNANMAK GÜNAHTIRİnsanoğlunun her dönemde ilgisini sırlı ve gizemli olaylar ile gaybla ilgili konular çekmiştir. Hangi inanca mensup olursa olsun bütün insanlar gelecekte neler yaşayacaklarını, kıyâmetin ne zaman kopacağını merak etmişlerdir. İnsanın bu merakı ölüm kendisine gelinceye kadar da devam edecektir. Bu merak duygusunun sağlam ve sarsılmaz bir Allah inancı ve doğru bilgiler ışığında giderilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde buradan rant sağlayan kimseler, insanların bu duygularını kullanarak onları sömüreceklerdir. Tahminlerinin bir kısmı tuttu diye bu tür kimselere inanmak ve onlardan medet ummak İslam inancına kesinlikle aykırıdır. Nitekim bu hususlarla alakalı gerek ayet-i kerimelerde, gerekse de hadislerde çok ciddî uyarılar söz konusudur. Kur’ân-ı Kerim, bu gibi kimselerin sözlerine inanmayı, kehânet yoluyla gelecekte insanları neyin beklediğini öğrenmeye çalışmayı şiddetli bir şekilde yasaklamakta, bunların günah olduğunu ve yoldan çıkmak mânâsına geldiğini ifade etmektedir.[1] Bazı sahih hadislerde ise; “arrâfı (kâhini) tasdik edenin Muhammed’e (a.s.) indirileni inkar etmiş olacağı”,[2] “cennete giremeyeceği”[3] ve “kırk gün namazının kabul olunmayacağı” [4] belirtilmekte ve bu kişilerden uzak durulması tavsiye edilmektedir. Bozuk bir saatin günde iki defa doğruyu göstermesi gibi, birkaç tahmininde isabet kaydeden bir medyumu, astrologu, falcıyı, büyücüyü, şifreciyi, kâhini veya “hoca” sıfatını kullanan bazı zavallıları her şeyi bilen biri gibi görmek veya göstermek çok büyük bir suçtur. Yalanlarla iş gören, insanları dolandıran ve maddî çıkar sağlamak için çaba sarf eden böylelerini el üstünde tutmak ve onlara değer vermek büyük bir vebal ve sorumluluğu üstlenmek demektir. Zira gaybı ancak Allah bilmektedir. Gaybî konularda kesin bilgi, ancak gaybın yegâne sâhibi olan Allah’ın inhisârındadır. Kıyametin ne zaman kopacağının bilgisi sadece O’nun katındadır.[5] O... Devamı

KUR’AN-I KERİM BİR ŞİFRE KİTABI DEĞİLDİR

2007-12-04 00:00:00

KUR’AN-I KERİM BİR ŞİFRE KİTABI DEĞİLDİRKur’an-ı Kerim; kendisini “bütün insanlığa yönelik anlaşılır bir mesaj” olarak takdim etmektedir.[1] Her yönüyle mucize olan bu kitabı onun üzerinde düşünen ve kafa yoranlar[2] gerektiği şekilde anlayabilirler.Kur’an-ı Kerim; insanı iç güdülerin, ayartıcı öz benliğin ve sapık kültürlerin karanlığından çıkartan, imanın, ahlakın ve erdemin aydınlığına ulaştıran bir hidâyet kaynağıdır.[3] Kur’an-ı Kerim; insanı kendi özüne döndüren, kendisiyle, varlık alemiyle ve Allah ile tanıştıran bir rehberdir.Kur’an-ı Kerim; her zamana ve her nesle söz söyleme imkanı tükenmeyen, evrensel ahlak ilkelerini bünyesinde barındıran apaçık bir kitaptır. Bu itibarla Kur’an-ı Kerim’in ne demek istediğinin doğru anlaşılması ve yorumlanması için lafız, mana ve maksadının çok iyi bilinmesi ve değerlendirmenin buna göre yapılması gerekmektedir. Eski çağlardan beri Kur’an’da bir takım sırların ve şifrelerin bulunduğunu söyleyenler, Hurûfîlik[4] akımının tesirinde kalanlardır. Günümüzde de Kur’an-ı Kerim’i anlamaya çalışmak yerine, ona magazin kültürü ciddiyetiyle yaklaşanlar olduğu sürece, bir kısım şifreci ve kâhinler eksik olmayacaktır.[5] Öncelikle şunu belirtelim ki, Kur’an-ı Kerim bir şifre kitabı asla değildir ve şifrecilerin iddia ettiği şekliyle içinde herhangi bir şifre de barındırmamaktadır. Onu kendi arzularına göre yorumlayanlar art niyetli ve maksatlı kimselerdir.[6] Her ne kadar iyi niyetle meseleye yaklaştıklarını iddia etseler de, Kur’an’a aykırı bir iş yapmaktadırlar. Zira Kur’an, işin ehline bırakılmasını emretmekte, bilmeyenlerin bilmedikleri konuları[7] sahanın uzmanlarına bırakmalarını tavsiye etmektedir.[8]   Dolayısıyla herkesin uzmanı olduğu sahada konuşması en doğru olanıdır. Doktor, uzman olduğu sahada iyi bir doktor, öğretmen, branşında iyi bir öğretmen, ilahiyatçı da uzman olduğu bilim dalında ve yoğunlaştığı sahada iyi... Devamı

DÜŞÜNÜP DERS ALANLAR KAZANIR

2007-12-04 12:51:00

DÜŞÜNÜP DERS ALANLAR KAZANIRBütün ilâhî dinler, bu dünya hayatının belirli bir süre için ve imtihan maksadıyla yaratıldığı konusunu ısrarla vurgulamışlar ve insanlara sürekli bu mesajı vermişlerdir. En son gönderilen İslam dîni de aynı hususa işaret etmiş ve kimlerin inanıp dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyacağını, kimlerin de inkar edip kötülükler işleyeceğini denemek maksadıyla hayatın ve ölümün yaratıldığını haber vermiştir. [1] Bu dünyada insanlar belli bir süre ile sınırlandırılmışken, [2] ahiret hayatında bunun tam tersinin olacağı ve ebedî bir hayatın olduğu haber verilmiştir. [3] Bu sonsuz hayatı kazanabilmek, Allah’ın rızasına ulaşmak ve cennete girebilmek için de imtihanı başarmak icap etmektedir. İmtihanı başarmanın yolu ise, öncelikle Allah’a gönülden iman edip teslim olmak, [4] sonrasında da salih ameller işlemektir. [5] Ölüm gelmeden önce ölüme karşı hazırlıklı olmak ve sürekli nefis muhâsebesi yapmak, ölüm sonrasında kazançlı çıkmanın ve bu dünyada da manevî dirilişin olmazsa olmaz şartlarındandır. Ahiret hayatında yüzü sevinçle parlayanlardan olabilmek için [6] bu dünya hayatında çok ciddî çabalar sarf edilmesi gerekmektedir. Zira Kur’an-ı Kerim, ahirette herkesin çalışmasının karşılığını göreceğini haber vermektedir. [7] “Hesâba çekilmeden evvel nefsinizi hesâba çekin!” veya “ölmeden evvel ölün!” sözleriyle verilmek istenen de bu mesaj olmalıdır. Yani; kişinin kendisini her hâlükarda kontrol etmesi fevkalade önemli bir husustur. Bu muhâsebe her şart ve durumda geçerlidir. Ebedî huzur ve saadeti elde edebilmenin yolu, her an imtihan olduğunun şuurunda hareket etmekle mümkündür. Nitekim yaptığı her eylemin, söylediği her sözün kaydedildiğini [8] bilen akıllı bir insanın hatada ve yanlışta bile bile ısrar etmesi [9] söz konusu değildir. Ölüm bir son değil, başlangıçtır. Sonsuz olan hayata atılan ilk adımdır. Yeniden dirilmenin gerçekleştiği o gün, İslam’ın haber verdiği hakîkatlerin ne kada... Devamı