Mezarlıklardaki Korkunç İsraf

2016-10-07 11:23:00

Mezarlıklardaki Korkunç İsraf Uzunca bir süredir mezarlıklarda gördüğüm mermer israfını değişik vesilelerle anlatıyor ve insanları uyarıyordum. Ancak bu ikazların yazılı hâle gelmesi ve kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi artık bir zorunluluk olmuştur. Zira söz uçuyor, yazı ise kalıcı oluyor. 2016 yılı Kurban Bayram’ı vesilesiyle gittiğimiz baba ocağında “birbirinden etkilenen insanların yakınlarının mezarlarını mermerden yaptırma yarışına girmelerine şahit oluşumuz” bizi bu yazıyı bir an önce yazmaya sevk etmiştir. Görünen o ki, mezar taşlarının yerini artık mermer yığınları almaya başlamıştır. Önceleri dikilen bir tek mermer parçası yeterli iken şimdilerde şatafatlı lahitler, çok katlı mezarlar, görkemli türbeler inşa edilmeye başlanmıştır. Bütün bunlar, tam anlamıyla bir israftır. Kaynakların boşa harcanmasıdır. Milli servetin heder edilmesidir. Ayrıca bu, bir çevre felaketidir. Doğayı tahriptir. Toprağa ve yeşile saygısızlıktır. Tek kelime ile israftır. Vebali de büyüktür. Acilen bu israfa ve çevre kirliliğine bir son verilmelidir. Sadece şehitlere özgü olması gereken bu uygulama haddini aşmış ve toplumun her kesimini kapsar hâle gelmiştir. Bu kötü gidişata birilerinin dur demesi gerekmektedir. Bu konuda öncelikli görev; Diyanet İşleri Başkanlığı’na düşmektedir. DİB, bununla ilgili bir açıklama yapmak ve toplumu doğru bilgilendirmek zorundadır. Nitekim son günlerde yapılan “taburede namaz” konusundaki açıklama yerinde ama gecikmiş bir karardır. Mermerden yapılmış mezarlar konusunda yapılacak açıklama daha fazla geciktirilmemeli, acilen yapılmalı ve kamuoyu net bir şekilde bilgilendirilmelidir. Aksi halde vakit çok geç olacak, şehirlerin ve köylerin mezarlıkları mermer yığınlarıyla dolacak, yeşil ala... Devamı

Terör Örgütleri veya Sahte Tarikatların Pençesine Düşenlere Tavs

2016-09-30 22:59:00

  Terör Örgütleri veya Sahte Tarikatların Pençesine Düşenlere Tavsiyeler Özellikle son üç yıldır bu konuyla alakalı birçok makale kaleme alarak insanları uyarı vazifesini yaptığımıza Yüce Rabbimiz, ehli insaf ve arşivler şahittir. Lakin bir kez daha konuyla ilgili tespitlerimizi dört maddede özetlemek ve samimiyetle bu hastalıktan kurtulmak isteyenlere bir reçete sunmak istiyoruz. Elbette bu tavsiyeler, hasta olduğunu kabul edip iyileşmek isteyenlere şifa/ çare/ derman/ deva/ ilaç olabilecektir. Ancak bu ikazlarımızdan faydalanmak yerine bunları “höykürmek/ saçmalamak” olarak değerlendiren sefihlere, alçaklara, şeref yoksunlarına ve namus fukaralarına hiçbir katkı sağlayamayacaktır. Zira bu sefihler, artık şeytanın adımlarını takip eden birer iblistir ve girdikleri o yanlış yoldan dönmeleri de maalesef imkânsızdır. Bu dört maddeyi şu şekilde özetleyebiliriz:   Bir:Eleştiren ve Sorgulayan Bir Akla Sahip Olmak Öncelikle bir terör örgütünün veya sahte tarikatın ağına düşmüş bir kimsenin yapması gereken şey; o çok övündüğü ama hiç de kullanmadığı aklını çalıştırmasını bilmektir. Zira kolay yoldan cennet veya kısa yoldan köşe dönme, makam, mevki, statü ve rütbe elde etme arzusuyla hareket eden bir adamın aklıyla çok övündüğü açıktır. Oysa bu zavallının yaptığı fırsatçılıktır/ beleşçiliktir/ açgözlülüktür. Zira ter dökerek, bedel ödeyerek ve uykusuz kalarak cenneti elde etmek veya bir makama gelmek için çabalamak yerine işin kolayına kaçmış, sahtekârların peşine takılmış ve kendi kendini aldatmıştır. Dolayısıyla böyle birinin akıllı olmadığı sadece kendini akıllı zanneden b... Devamı

Gayr-i Meşru Yapılanmalar, Darbe ve Millî İrade

2016-09-22 21:19:00

Gayr-i Meşru Yapılanmalar, Darbe ve Millî İrade Devleti yönetme yetkisini milli iradeden almayan her türlü yapı, gayr-i meşrûdur ve bunlarla yasalar içinde etkin mücadele şarttır. İktidara gelmek ve projelerini uygulamak isteyen herkes, eğer kendine güveniyorsa partisini kurar, halkın karşısına çıkar, hedeflerini anlatır, insanları ikna eder ve yetkiyi sadece halktan alır. Halk, seçim sandığıyla dilediğini seçer; beğenmediği siyasileri ve sözünde durmayan ilkesiz politikacıları değiştirebilir. Eğer bunun adı demokrasi ise müslümanların istediği daha ileri demokrasi ve tam bağımsızlıktır. Bürokratlar mecliste çıkarılan kanunları eksiksiz uygulamak, bulundukları konumun hakkını vermek ve keyfi davranışlardan uzak durmak zorundadırlar. Bürokratlar, emirleri başkalarından değil sadece devlet erkini kullanan seçilmiş iktidarlardan almakla yükümlüdürler. Aksine bir durum demokratik sistemlerde kabul edilemez. Kaldı ki bu, dine, ahlaka ve hukuka da aykırıdır. Diğer taraftan gizli örgüt kurarak devleti ele geçirmek ve halkın istemediği bir yönetim tesis etmek doğru değildir. Zira halkın seçimlerle böyle yapıları değiştirebilmesi söz konusu olamaz. Bu vesayet odakları ülkeyi kendi çıkarlarına göre yönetir ve büyük devletlerin nüfuzundan da kurtulamazlar. Böylece ülke, ileriye değil geriye doğru gider ve nihayet parçalanarak tarih sahnesinden çekilir. Milli iradenin devre dışı olduğu yönetimler halka zulüm yaparlar. Zira onlar, sırtlarını halka değil vesayet odaklarına dayamışlardır ve sadece onların emirlerini yerine getirirler. Bu itibarla ileri demokrasi ve milli irade olmazsa olmazlardandır. Bu konuda da müslüman toplumların kendilerini geliştirmeleri ve tüm dünyaya model olmaları elzemdir. ... Devamı

Menfaat, “Kavmim Ne Der” Mantığı ve Onur

2016-09-09 01:16:00

Menfaat, “Kavmim Ne Der” Mantığı ve Onur Bazı insanlar içinde bulundukları dinî grup, tarikat veya cemaatten öyle kolay kolay ayrılamıyor, sahip oldukları maddî ve manevî imkânları kaybetmek istemiyor ve her türlü rezalete katlanıyor. Çünkü yaşayacakları maddî kayıplar, “kavmim ne der” mantığı ve ayrılınca yalnız kalma endişesi onları bundan alıkoyuyor ve “cemaatin/ aşiretin/ tarikatın/ hareketin/ hizmetin/ takımın/ partinin” yaptığı her türlü yanlışı kabullenip yanında yer almalarına ve savunmalarına neden oluyor. Oysa böyle bir tavrın doğru olmadığı açıktır. Onurlu bir insan, aklını kullanmak ve ilkesel hareket etmek zorundadır. Aksi halde böyle birisi menfaat endişesiyle ve “başkaları ne der” mantığıyla hareket edecek olursa içinde bulunduğu kötü yapıyla birlikte bir gün helak olması kaçınılmazdır. Zira bu, sünnetullah’ın tabiî bir sonucudur; zalimlerin (hak ve adalet çizgisinden ayrılanların) hidayete erişmeleri ve istikamet üzere yürümeleri asla söz konusu değildir (Âl- İmrân, 3/86; Tevbe, 9/19). Anlaşılan o ki, bazı insanlar içinde bulundukları statülerini/ konumlarını kaybettikleri takdirde boşlukta kalacaklarına inandıkları için cemaatin veya parti liderinin yaptığı hataları görmüyor, görmek istemiyor, görse bile hayra yoruyor, “Mutlaka bir hikmeti vardır” diyerek bunda keramet arıyor ve kendilerini avutuyorlar. Oysa bu zavallıların tek amaçları; onurlarını kaybetmek pahasına, sosyal statülerini, konumlarını ve içinde bulundukları maddî imkânları kaybetmemektir. Bu nedenledir ki, “örgüt lideri/ kâinat imamı/ şeyh/ hoca efendi” gerektiğinde ona hakaret etse, dövse, sövse ve yanından kovsa bile onu ... Devamı

Yüce Allah’ı Ne Kadar Çok Üzdüğümüzü Şimdi Daha İyi Anladım

2016-09-01 21:32:00

Yüce Allah’ı Ne Kadar Çok Üzdüğümüzü Şimdi Daha İyi Anladım Yakın zamanda yaşadığım bir olayı anlatmak ve buradan çıkardığım “önemli dersi” sizlerle paylaşmak istiyorum. Hacerülesved ile ilgili hadisleri sened ve metin açısından tahlil ettiğim ikinci kitabım bu yıl Mart ayında Rağbet Yayınları tarafından neşredildi. İnsanın beş yıl boyunca, gece gündüz demeden emek harcayarak yazdığı kitap adeta kendi çocuğu gibi oluyor, onu seviyor, insanların onu okumasını ve anlamasını istiyor. Zira bir kitabın yazılmasının temel amacı, okunması, anlaşılması ve insanlara fayda sağlamasıdır. İşte bu duygularla yazdığım kitabımı, emekli bir imam da olan eski bir dostuma hediye ettim. O dostumla iki gün sonra tevâfuken karşılaştık. Bana; “Hocam, kitabınızın ilk gün 115 sayfasını, ertesi günde tamamını okudum ve bitirdim” dedi. O kadar mutlu oldum ki anlatamam. Kendisine; “Bak! Anlayıp anlamadığını sorarım ha!” diye şaka yollu takıldım. O da; “Sor hocam!” deyince cesaretlendim ve “O zaman sana üç soru soracağım, bakalım yazdıklarımı anlamış mısın?” dedim. “Birinci sorum şu: Kitapta “Bezm-i elest/ kâlû belâ” hususunda mevcut olan görüşleri yazdım. Ama ben azınlıkta kalan bir başka görüşü tercih ettim; onu delillerle biraz daha geliştirdim ve günümüz insanının daha kolay anlayabileceği bir hâle getirdim. Bu arada bazı örnekler de verdim. Şimdi o verdiğim örnekler nelerdir, anlat bakalım!”dedim. Dostum bir şeyler anlatmaya çalıştı ama okuduğu kitabı tam olarak anlamadığı belli oldu. Biraz ipucu verdim ama yine bilemedi. Maalesef kitapta verdiğim örneklerden hiçbirini hatırlayamadı. Üzüldüm. Üzüntümü belli etmemeye &cc... Devamı

Seçici Olmak Hz. Peygamber’in Bir Sünnet’idir

2016-08-25 14:06:00

Seçici Olmak Hz. Peygamber’in Bir Sünnet’idir  Günümüzde bazı Müslümanların eleştirel bir yaklaşım içinde olmadıkları, toptancı bir anlayışla hareket ettikleri, insanları karalama yoluna gittikleri, onların söyledikleri doğruları bile; “O söylediyse yanlıştır!” diyerek kabullenmeye yanaşmadıkları ve seçici olmaktan uzaklaştıkları görülmektedir. Oysa böyle yapmak, “Hz. Peygamber’in sünnet’ine karşı gelmek ve onun uygulaması hilafına hareket etmek” demektir. Çünkü hikmet müminin yitik malıdır, onu nerede bulursa alır. Bir kâfir, bir münafık ya da bir müşrik de bazen doğru sözler söyleyebilir. Bu bakımdan bir müslümanın yapması gereken; her zaman hakikatin peşinde koşmak, söylenen doğrulara sahip çıkmak, yanlış yapan şeyhini/ liderini/ hocasını/ dedesini yanlışıyla, hatasıyla, günahıyla baş başa bırakmak ve hakkı tutup ayağa kaldırmaktır. Zira Hz. Peygamber, insanlarla ilişkilerinde “toptan süpürüp alma ya da toptan süpürüp atma/ reddetme yanlışlığına” düşmemiş ve hayatı boyunca “seçici olmaya” özen göstermiştir. Konuyu bir örnekle açıklamaya çalışalım. Bilindiği üzere Hz. Peygamber, yaşadığı dönemde şiirin gücünün farkında olmuş, şiir söylemeye büyük önem vermiş ve Kureyş müşriklerinin hicivlerine ve müslümanlar aleyhine yürüttükleri kara propagandalara şiirleriyle cevap verme sorumluluğunu Hassân b. Sâbit’e (ö. 60/680) yüklemiştir. Hz. Peygamber, Hassân b. Sâbit gibi yetenekli sahâbîlerin söyledikleri güzel şiirleri İslâm düşüncesinin sosyo-kültürel alandaki mücadelesinde etkin... Devamı

Küçük Adamlar, Büyük Makamlar ve Acı Gerçekler

2016-08-18 12:23:00

Küçük Adamlar, Büyük Makamlar ve Acı Gerçekler 2 Haziran 2016 Perşembe günüydü. İstanbul’da uluslararası bir toplantıya tebliğ sunmak için davet edilmiştim. Tebliğimi 3 Haziran Cuma günü sabah oturumunda sunacaktım ama ilk gün oturumlarına da katılmış, konuşmaları ilgiyle dinliyordum. Seremoni ve açış konuşmalarından sonra ilk oturuma geçildi. Salon dolu idi; oturum başkanı ise eski bir Başbakan’dı. Dört ayrı konuşmacı vardı. İlk söz, özel bir üniversitede Prof. Dr. unvanına sahip olan bir bölüm başkanına verildi. Bu zat, yirmi dakika boyunca hükümetin Rusya politikasını eleştirdi. Hiçbir hazırlığı yoktu. Hiçbir delil ortaya koyamadı. Bir akademisyene yakışmayacak şekilde duygusal bir konuşma yaptı; tıpkı bir kasaba siyasetçisi gibi laflar etti. “Rusya ne diyorsa kabul edelim; çünkü biz adamlara haksızlık yaptık; uçaklarını düşürdük! Böyle olmaz. Ben şimdi öğrencilerime ne diyeceğimi bilemiyorum. Öğrencilerim ne yapacaklar, nerede ve nasıl iş bulacaklar? Rusya bize bir sürü yaptırım uyguluyor. Şirketlerimiz kapanıyor, yatırımlar durdu; öldük, bittik, mahvolduk. ‘Sıfır sorun’ derken sorunlar katlanarak arttı, ‘sıfır dostumuz’ kaldı. Rusya, bunun hesabını bize mutlaka sorar. Benim öğrencilerim şu an perişan haldeler, ben de onların yüzüne bakamıyorum, onlara ne söyleyeceğimi bilemiyorum, böyle dış politika olmaz!” gibi laflar etti. Yirmi dakika boyunca döndü dolaştı, hep aynı şeyleri söyledi. Kendisinden sonraki diğer konuşmacılar da tebliğlerini sundular. Oturumun sonunda başkan nazik bir şekilde; “Arkadaşlar! Soru sormak isteyen var mı?” diye sordu. Salondan hiçbir ses çıkmadı. Sadece ben elimi havaya kaldırdım ve “Sa... Devamı

Sapkın Sözler, Hatayı Kabullenmek ve Manevî Terakki

2016-08-11 14:11:00

Sapkın Sözler, Hatayı Kabullenmek ve Manevî Terakki  Bir insanın başına gelen musibetten/ felaketten çıkaracağı en önemli ders; önce bunun neden başına geldiğini sorgulaması, kendi hatasını kabul etmesi, hatasıyla yüzleşmesi, daha sonra aynı hatayı tekrarlamamak üzere kendi kendine söz vermesi, kararlı ve ilkeli bir duruş sergilemesi ve o hatadan tamamen dönmesidir. Zira bütün bunlar Kur’ân’ın emridir. Âyetleri birlikte okuyalım. “Başınıza her ne musibet (kötülük/ felaket) gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. (Bununla beraber) O, yine de çoğunu affeder (de sizi hemen musibete/ belaya/ felakete uğratmaz).”(Şûrâ, 42/30) “Onların (müşriklerin) başına (Bedir’de) iki mislini getirdiğiniz bir musibet (Uhud’da) sizin başınıza geldiği zaman; ‘Bu, nereden başımıza geldi?’ dediniz, öyle mi? De ki: “O (musibet), kendi (hatalarınız/ kusurlarınız/ ihmalleriniz) yüzünüzdendir.” Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.”(Âl-i İmran, 3/165) Görüldüğü üzere Müslümanlar, başlarına bir musibet gelince başkalarını suçlamak yerine dönüp kendilerine bakmak zorundadırlar. Ancak hatalarını kabullenmeyenler, suçu hep başkalarına atanlar, hatalarının yüzlerine vurulmasından rahatsızlık duyanlar, yanlışlarını söyleyenlere teşekkür edeceklerine hakaret edenler ve iftiralarla sonuç almaya çalışanlar sorumluluk ve ahlâk sahibi bireyler değillerdir. Örneğin bazı sapkın sözlerle kendilerinin kandırılmasına izin verenler, manevî yönden terakki etmek bir yana her geçen gün uçurumun kenarına biraz daha yaklaşırlar. Kur’ânî hiçbir dayanağı bulunmayan pespaye sözler... Devamı

Ahir Ömründe İşte Böyle Rezil Olursun!

2016-08-08 12:23:00

Ahir Ömründe İşte Böyle Rezil Olursun! Atalarımız; “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste!” derken çok doğru söylemişlerdir. Uzun tecrübelere dayanarak söylenmiş bu sözün apaçık bir gerçek olduğu günümüzde bir kez daha ispatlanmıştır. Zira bu sözü sohbetlerinde/ vaazlarında yüzlerce kez tekrarlayan bazı şarlatanların/ hoca müsveddelerinin/ mehdî bozuntularının/ racü-lü fâcirlerin söyledikleriyle amel etmedikleri şimdi çok daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ne demek istediğimizi bazı örnekler vererek açıklamaya çalışalım. Siz, sürekli Yüce Allah ile görüştüğünüzü, O’ndan vahiy/ ilham aldığınızı söyleyerek “aklını kullanmayan insanları” aldatır, onları kötü emellerinize alet eder ve Yüce Allah’a büyük bir iftira atarsanız işte ahir ömrünüzde böyle rezil rüsva olursunuz! Siz, her hafta, bazen her gün rüyanızda Hz. Peygamber ile görüştüğünüzü iddia eder, ondan talimatlar/ nasihatler aldığınızı söyler, insanların dinî duygularını istismar eder ve göz göre göre Hz. Muhammed’in otoritesini istismar ederseniz işte ahir ömrünüzde böyle rezil rüsva olursunuz! Siz, “dinler arası diyalog” ve “ılımlı İslam” diyerek İslâm’ın temel esaslarından ödün verir, Vatikan’ın karanlık projelerinin bir parçası olmayı kabul eder ve kelime-i şehadetten Hz. Muhammed Mustafa’nın mübarek adını çıkartacak kadar alçalırsanız/ alçaklaşırsanız işte ahir ömrünüzde böyle rezil rüsva olursunuz! Siz, “Zekât, kurban ve talebeye burs” diyerek milletten para ... Devamı

Oğlum! Hani Siz Muhabbet Fedaileri idiniz?

2016-08-04 21:42:00

Oğlum! Hani Siz Muhabbet Fedaileri idiniz? (Bu yazının duygusal/ hissî bir yazı olduğu söylenebilir; zira demokrasi tarihimize kara bir leke olarak geçen kanlı bir darbe girişiminin arkasından yazılmaktadır. Bu itibarla, yüzlerce şehit, binlerce yaralı varken, ülke uçurumun kenarından dönmüşken daha soğukkanlı ve akademik bir köşe yazısı beklemenin biraz insafsızlık/ haksızlık olacağı kanaatindeyiz. Nitekim bu yazıyla duygularımızı dışa yansıtmaya, kahraman şehit ve gazilerimize duyduğumuz minnet ve şükranı ifade etmeye, “tarafsız olmadığımızı, millî iradenin yanında durduğumuzu” belirtmeye ve aldatılmış kimseleri uyarmaya çalışacağız. Zira böyle kritik günlerde mert, cesur ve açık bir şekilde düşüncelerimizi ifade etmemiz; ilkeli ve kararlı duruşumuzun, ayrıca milletimize duyduğumuz derin saygı ve vefanın bir gereğidir. Geçmişte de nerede durduğumuzu bilmek/ öğrenmek isteyenlerin yapmaları gereken şey; özellikle son üç yıldır dört ayrı sitede (http://ahmeteminseyhan.blogcu.com/ http://www.vaazsitesi.net/  http://www.muftulukhaber.com/  http://www.yozgatyenigun.com/ ) yazdığımız köşe yazılarını dikkatle okumaları ve “yaptığımız tespitlerde ne kadar da haklı olduğumuzu” yakından görmeleridir. Bu kısa açıklamalardan sonra şimdi sözlerimize başlayabiliriz.) Ey “muhabbet fedaileri (!!!)” Muhabbet fedaisi, hiç kendi Cumhurbaşkanı’na suikast düzenlemek için özel bir tim oluşturur, kaldığı oteli basar, iki korumasını öldürür ve bayan korumaları tartaklar mı? Muhabbet fedaisi, kendi Başbakanı’nın otomobiline ateş açar mı? Muhabbet fedaisi, Genelkurmay Başkanı’nın boğazını sıkar, hazırladığı bildiriyi imzaya zorlar, kafasına silah dayar, adi bir suçlu gibi ellerini arkasından kelepç... Devamı

Çarpık Din Anlayışının Acı Sonuçları

2016-07-29 00:20:00

Çarpık Din Anlayışının Acı Sonuçları Sahâbe’nin de insan olduğunu, bazı konularda onların da yanılabileceğini, hata edebileceğini, toptan hepsini adil kabul etmenin birtakım mahzurlarının olabileceğini, bu yüzden de seçici davranmak gerektiğini, onları korumak adına ortaya atılan bazı ictihadların/ görüşlerin ciddi sakıncalarının bulunduğunu uzun yıllardır söylemiş ve yazmıştık. Ancak her zaman olduğu gibi uyarılarımız ve önerilerimiz aklı başında olan ve olmayanlar tarafından hiç ciddiye alınmadı, önemsenmedi, hatta dalga geçildi; üstelik şahsımız birtakım hakaretlere de maruz bırakıldı. Görünen o ki, “Bir musibet bin nasihatten evladır” sözü gerçek oldu; musibet başı gelince bazıları gaflet uykusundan uyandı; ancak hâlâ uykuda olanlar ve gerçeklere sırtını dönenler de mevcudiyetini korumaktadır. Oysa hatalarıyla yüzleşmeyenlerin maddî ve manevî terakki sağlayamayacakları açıktır.Dolayısıyla hatalarını kabul edip yanlıştan vazgeçmeyenler, kendileriyle beraber peşlerinden sürüklediklerinin de yanlış kararlar almalarına neden oldukları için vebal altında kalacaklardır. Ne demek istediğimizi bazı örnekler vererek açıklamaya çalışalım. Beyinleri uydurma rivayetlerle, kabbalist/ hurûfî/ batınî/ ezoterik yorumlarla ve çarpık din anlayışıyla yıkanmış bir sözde komutan, askerlerine emir vererek “kurumunu darbeye karşı korumaya gelen masum bir vatan evladının arabasında şehit edilmesine” sebep oluyor. Şehit, kanlar içinde yatarken bu yetkili bir bardak su istiyor ve istediği su kendisine getiriliyor. Bu şahıs yere çömeliyor, besmele çekiyor ve suyu üç yudumda içiyor. Etrafındakilerin; “Adama bak, az önce silahsız masum bir sivilin öldür&... Devamı

Şikayet Etmeye Hakkınız Var mı Acaba?

2016-07-21 21:56:00

Şikayet Etmeye Hakkınız Var mı Acaba? Bazı kimseleri anlamak gerçekten çok zor? Hem yanlış bilgileri din diye anlatıp milleti cahil bırakıyor hem birilerinin eline koz veriyor hem de kalkıp verdiği kozu kullananların yaptıkları hezeyanlardan/ rezaletlerden şikâyet ediyor. Örneğin Hz. Peygamber’in 53 yaşında iken, henüz 9 yaşında olan Hz. Âişe ile evlendiğini ısrarla savunuyor; sonra da kalkıp Danimarkalı bir karikatüristin, “Hz. Muhammed’i küçük bir kız çocuğunun elinden tutarak çizdiği ve sübyancı olduğunu ima ettiği” karikatürden dolayı eleştiriyor, kızıyor, köpürüyor. Oysa kendisi de bunu yazılı veya sözlü yapıyor ve İslam düşmanlarının, müşriklerin ve münafıkların eline büyük bir koz veriyor; ateistlerin böyle bir söylemi kullanarak gençleri dinden soğutmalarına zemin/ imkân hazırlıyor. Ancak Hz. Âişe’nin Hz. Muhammed ile evlendiğinde 18 veya 19 yaşlarında olduğunu söyleyenlerin “ciddi delillerini” görmek istemiyor; bunu kabul etmiyor ve bunu savunanları da sapık ilan ediyor. Bu ne büyük bir akıl tutulmasıdır! Bu ne büyük bir basiretsizliktir! Bu ne büyük bir beyinsizliktir! Aynı şekilde bu zihniyet sahipleri, “kıyametin büyük alametleri” olduğunu her yerde söylüyor, yazıyor, savunuyor; sonra da kalkıp bu alametlerden iki tanesi olan “Nüzul-ü İsâ” ve “Mehdî’nin gelişi” konularını istismar ederek insanları kandıran, beyinlerini yıkayan, beklenen mehdînin kendisi olduğuna inandıran, sinsi emellerine alet eden, müritlerinin hayatlarını karartma ve ömür boyu cezaevinde çürütme pahasına çılgınca eylemlere giriştiren ve şer odaklarının taşeronu olduğu gün gibi açık olan ad... Devamı

Dinî Meseleler, Siyasal Otorite ve Kurumsallaşması Gereken Kurum

2016-07-14 22:51:00

      Dinî Meseleler, Siyasal Otorite ve Kurumsallaşması Gereken Kurumlar Müslümanlar asırlardır pek çok konuda ihtilaf etmiş, rahmete dönüşmesi gereken farklı görüşler zamanla tefrikaya yol açmış, sayısız mezhep, tarikat, cemaat, akım, ekol, hareket türemiş, herkes kendi yanındakiyle mutlu olmuş, ötekini dışlamış, sonra tekfir etmiş, din kardeşlik bağlarını kopartmış, Kur’ân-ı Kerîm ve sahih sünnet’in ilkeleri her geçen gün devre dışı bırakılmıştır. Elbette bu gidiş hayra alamet değildir. Bu bakımdan toplumun en çok tartıştığı ve merak ettiği dinî meselelerin bir an önce çözüme kavuşturulması ve mevcut kafa karışıklıklarının giderilmesi gerekmektedir. Din kardeşlik bağlarının yeniden güçlü bir şekilde tesis edilebilmesi için herkes üzerine düşen vazifeyi yapmak zorundadır. Zira sorunların kendiliğinden çözülmesini beklemek safiyane bir yaklaşımdır. Elini taşın altına koymayanlar, bedel ödemeyenler, koltuklarını/ makamlarını kaybetmek istemeyenler ve sorunların çözümünü geciktirenler ciddi bir veballe karşı karşıyadırlar. Öyleyse müslümanlar yaşadıkları çağda karşılaştıkları yeni problemleri nasıl çözeceklerdir? Bunun için yapmaları gereken nedir? Kanaatimizce müslümanlar hem geçmişten tevarüs eden hem de yeni yeni ortaya çıkan problemlerin çözümü için konunun uzmanlarına kulak vermek, sağlıklı tefekkür yapmak, sağlam temeller üzerine bina edilmiş görüşlerden/ ictihadlardan yana tavır takınmak ve bile bile yanlışta ısrar eden şeytanın türdeşi adamları yalnızlığa terk etmek zorundadırlar. Toplumu yönetme görevini üstlenenler ise ortaya çıkan dinî ... Devamı

Arkadaş! Mesele O Kadar Basit Değil!

2016-06-30 01:21:00

Arkadaş! Mesele O Kadar Basit Değil! Mensup olduğu cemaatin/ tarikatın/ meşrebin/ grubun/ takımın dar kalıplarıyla meselelere bakan bazı zevat, toplumsal sorunların çözümü noktasında oldukça yüzeysel değerlendirmeler yapmakta, gözlerini bürüyen kin nedeniyle adaletten ayrılmakta ve sorunların kaynağı olarak da maalesef hep nefret ettikleri o şahsı/ şahısları göstermektedirler. Kendileri at gözlüğüyle meseleye baktıkları için dimağları dumûra uğramakta ve her geçen gün vicdanları daha da kararmaktadır. Bu tür sığ düşünenler geçmişte olduğu gibi günümüzde de varlığını hâlâ sürdürmektedir. Pavlov’un köpeklerini şartlandırmasında olduğu gibi, efendilerinin masum/ günahsız/ hatasız olduğuna inanan ve onun telkinleriyle/ hipnozlarıyla şartlanan bu güruh, problemleri çok yönlü analiz etme kabiliyetinden yoksun oldukları için her duydukları yalana hemen inanmakta, ağızlarına geleni konuşmakta, kendilerini hakikatin tek temsilcisi/ ölçüsü olarak görmekte ve hata üstüne hata yapmaya da devam etmektedirler. Oysa bir düşünür, sanki böylelerini uyarırcasına şöyle söylemiştir: “İnançlarınıza dikkat edin düşünceleriniz oluyor, düşüncelerinize dikkat edin sözleriniz oluyor, sözlerinize dikkat edin eylemleriniz oluyor, tavır ve davranışlarınıza dikkat edin karakteriniz oluyor, karakterinize dikkat edin kişiliğiniz/ kimliğiniz oluyor, kimliğinize dikkat edin kaderiniz oluyor.” Görüldüğü üzere bu tespitler son derece haklı ve yerindedir. Zira kişilerin kaderlerinin şekillenmesinde “inançların rolü” oldukça büyüktür. Öyleyse öncelikle yapılması gereken doğru bir inanca/ imana sahip o... Devamı

Uzmanlığa Saygı Kur’ân-ı Kerîm’in Bir Emridir

2016-06-23 01:42:00

  Uzmanlığa Saygı Kur’ân-ı Kerîm’in Bir Emridir Kur’ân-ı Kerîm, müslümanlara birtakım sıkıntılarla karşlaştıklarında konunun mütehassıslarına danışmalarını ve ortak aklı devreye sokmalarını tavsiye etmektedir. Ancak zamanımızda Kur’ân-ı Kerîm’in bu emrinin müslümanların çoğunluğu tarafından yeterince ciddiye alınmadığı ve önemsenmediği de ayrı bir gerçektir. Oysa konuyla ilgili Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır: “...Eğer bilmiyorsanız, bilenlere (konunun uzmanlarına) sorun (danışın!).” (Nahl, 16/43; Enbiyâ, 21/7). Aynı şekilde Yüce Allah istişareye de önem vermekte ve Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır: “Ve [ey Peygamber,] senin izleyicilerine  yumuşak davranman, Allah'ın rahmetinin bir eseriydi. Zira, eğer onlara karşı kırıcı ve sert olsaydın, doğrusu senden koparlardı. Artık onları bağışla ve affedilmeleri için dua et. Ve toplumu ilgilendiren her konuda onlarla müşavere et; sonra bir hareket tarzına karar verince de Allah'a güven: Zira Allah, O'na güven duyanları sever.” (Âl-i İmrân, 3/159) “(Dünyalık olarak) size her ne verilmişse, bu dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Bu mükâfat, inananlar ve Rablerine tevekkül edenler, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işlerini, (bütün ortak meselelerini) aralarında şûrâ (danışma) ile karara bağlayanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar, bir saldırıya uğradıkları zaman aralarında yardımlaşanlar içindir.” (Ş&... Devamı

Tarafları Barışa Davet Etmek

2016-06-17 01:42:00

  Tarafları Barışa Davet Etmek İki ülke, iki parti, iki mezhep, iki aşiret veya iki aile arasında kavga çıkarsa tarafları barışa ve itidale davet etmek normaldir ve bu, kabul edilebilir bir şeydir. Çünkü tarafları barıştırmak önemlidir. Ancak göz göre göre zulmeden zalim ile mazlumu eşit görüp tarafları barışa ve itidale davet etmek yanlıştır ve akla ziyan bir şeydir. Çünkü burada yapılması gereken mazluma sahip çıkıp zalime haddini bildirmek ve onunla etkin mücadele içinde olmaktır. Zira barış çağrısı yapıldıktan sonra şaşmaz hukuk ve ahlak ilkelerini savunarak yanlış yapan tarafı tespit etmek, onları uyarmak, gerekirse zalimlerle hep birlikte mücadele ederek zulüm yapmalarına engel olmak ve adaleti tesis etmek tüm erdemli insanların görevidir. Elbette bu söylediklerimiz olması gerekendir; ancak tüm dünyada vakıa bunun tam tersine işlemektedir. Çoğunluk üç maymunu oynamakta ve elini taşın altına koymaktan kaçınmaktadır. Dolayısıyla zulme engel olmayan herkes sorumludur ve vebal altında kalmaktadır. Ne demek istediğimizi bazı örnekler vererek açıklamaya çalışalım. Mesela İsrail ile onun işgal ettiği Filistin’deki mazlum müslümanları bir görüp tarafları itidale ve barışa davet etmek çok büyük bir haksızlık ve sorumsuzluk örneğidir. Çünkü yanlış yapan taraf İsraildir. Gelip bir ülkeyi işgal etmiştir. Filistinliler ise ülkelerini kurtarma, bağımsız ve özgür yaşama derdindedir. İsrail, Filistin’de her türlü vahşeti sergilemekte, kandan ve vahşetten beslenmekte, mazlumları gözyaşlarına boğmakta, onlara hayatı zindan etmektedir. Dolayısıyla bu zalim İsrail ile mazlum Filistin halkını eşit görüp tarafları barışa davet etmek, katile destek çıkmak... Devamı

Sahih Sünnet, Mü’minlerin İkinci Temel Kaynağıdır

2016-06-08 00:13:00

Sahih Sünnet, Mü’minlerin İkinci Temel Kaynağıdır Konuyla ilgili Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Sünnet’i toptan reddetme girişimlerinin tutarsızlığını” ortaya koyduğu çalışmasından bazı önemli tespitler aktararak meselenin anlaşılmasına katkı sağlamaya çalışalım. Bilindiği üzere bir hadisin sahih olabilmesi, Kur’ân’a uygunluğu esasına bağlıdır.  Kur’ân’a ters düşen bir hadis sahih değildir ve delil değeri yoktur. Çünkü Hz. Peygamber’in tebliğ ve tebyin ettiği Kur’ân’a aykırı söz söylemesi düşünülemez. Ancak “Hadisler içinde Kur’ân’a aykırı olanlar var” diyerek hadislerin tamamını toptan reddetmek de isabetli, tutarlı ve doğru bir yaklaşım değildir. Şöyle ki, bir an sünnet’in devre dışı bırakıldığını farz edelim. Bu takdirde Kur’ân’da açıkça yer almayan problemlerin çözümü müctehidlerin ictihadına kalacaktır. Müctehidlerin Kur’ân’dan çıkartacakları çözümlerin “istisnasız tamamının hatasız olacağını iddia etmek” tabiatıyla mümkün değildir. Dolayısıyla ictihadlarda hata edildiğini savunarak yorum yapma yetkisinin müctehidlerin elinden alınmasını önermek nasıl mantıksızlık ise, Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı anlama çabasının ürünü olan ictihadlarını bize nakleden “hadisler içinde de Kur’ân’a aykırı rivayetler” olduğunu söyleyerek Hz. Peygamber’in sünnet’ini veya hadislerin tamamını toptan reddetmek aynı şekilde mantıksızlık ve tutarsızlıktır; ayrıca büyük bir çelişkidir. Diğer taraftan sünnet, aynen ve harfiyyen değiştirilmeden taklit edilmesi gereken bir kaynak de... Devamı

“Hüküm Ancak Allah’ındır!” Âyeti Nasıl Anlaşılmalıdır?

2016-05-26 21:51:00

“Hüküm Ancak Allah’ındır!” Âyeti Nasıl Anlaşılmalıdır? Konuyla ilgili Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Sünnet’in delil değerini” ortaya koyarken yaptığı bazı tespitlerini aktararak hem meselenin hem de mezkûr âyetin doğru anlaşılmasına katkı sağlamaya çalışalım. Sünnet’i delil olmaktan çıkarma amacıyla başvurulan âyetlerden biri de “Hüküm ancak Allah’ındır!” mealindeki âyettir. Geçmişte Haricîlerin de slogan olarak kullandığı bu âyet, Kur’an’da üç yerde geçmektedir. Bu âyete bakarak “hüküm verme yetkisinin sadece Allah’a ait olduğu, O’nun dışında kimsenin dinde hüküm koyma yetkisine sahip olmadığı, binaenaleyh Hz. Peygamber’in de Kur’ân dışında hüküm koyamayacağı” öne sürülmekte ve buradan “sünnet’in kaynak ve delil olamayacağı” sonucuna ulaşılmaktadır. Kanaatimizce bu şekilde bir mantık yürütmek isabetli değildir. Dolayısıyla meseleyi anlamak için yapılması gereken ilgili âyetleri biraz daha yakından incelemek olacaktır. “Hüküm ancak Allah’ındır!” ibaresinin geçtiği ilk âyetin meali şöyledir: “De ki: Ben, Rabbim’den gönderilen açık bir delile dayanıyorum. Halbuki siz onu yalanladınız. (Bilgisizliğiniz yüzünden) hemen gelmesini istediğiniz (azabı getirmek ise) benim elimde değildir. Çünkü hüküm ancak Allah’ındır! O, doğruyu haber verir; O hüküm verenlerin en yücesidir.” (el-En’âm, 6/57). Açıkça görülmektedir ki âyet, “genel anlamda yasama yetkisine” kimin sahip olduğu kimin de olmadığı konusuyla ilgili değildir. Konu, müşrikler... Devamı

Hadisin İsnadının Sağlam Olması Metninin de Sağlam Olduğu Anlamı

2016-05-12 21:32:00

Hadisin İsnadının Sağlam Olması Metninin de Sağlam Olduğu Anlamına Gelmez Konuyla ilgili Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun çok önemli gördüğümüz bazı tespitlerini aktararak meselenin doğru anlaşılmasına katkı sağlamaya çalışalım. Herhangi bir İslâm âlimi, herhangi bir hadisi veya bir konudaki hadislerin tamamını reddettiği zaman onu “Hadis inkarcısı” veya “Sünnet münkiri” şeklinde yakıştırmalarla karalamak/ yaftalamak/ değersizleştirmek/ itibarsızlaştırmak  doğru değildir. Çünkü bir İslâm âlimi, bir hadisi reddettiğinde bunun anlamı, “Hz. Peygamber’in hadisi olduğunu bile bile reddetti” demek değildir. Bilakis bu, o âlimin, “o hadisin Hz. Peygamber’e ait olduğu iddiasını reddettiği” anlamına gelir. Yani bu âlim, böyle bir sözün Hz. Peygamber’e ait olamayacağını söylemekte ve reddetmektedir. Ancak ısrarla; “Daha önceki İslâm âlimleri bu rivâyete hadis diyorlar, siz de hadis demelisiniz!” diyerek “onların ictihadlarını” günümüz İslâm âlimine dayatmak doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber’e ait olan hadislerle ait olmayanı ayırt etmede aslolan İslâm âlimlerinin verdikleri “şahsî hükümler” değildir. Burada aslolan, geçmiş İslâm âlimlerinin de günümüz İslâm âlimlerinin de göz önünde bulundurmak zorunda oldukları, “sahih bir hadiste bulunması gereken şartlar”dır. Bu şartlar sadece isnad ile ilgili değildir. Bir hadisin güvenilir olabilmesi için metinde de aranması gereken bazı şartlar vardır. Ancak Hadis Usûlüne dair yazılan eserlerde “sahih hadisin tanımının sadece isnad açısından yapılmış olması”, bu yaygın, fakat ya... Devamı

Dua Neden Önemlidir?

2016-05-05 18:44:00

Dua Neden Önemlidir? “Çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” anlamlarına gelen dua kavramı, Kur’ân’a göre “insanın içtenlikle Yüce Allah’a yönelmesi, O’na muhtaç olduğunu bilmesi ve sadece O’ndan yardım dilemesi”dir. Çünkü dua eden, Yüce Allah’a bağlılığını itiraf etmiş ve O’na duyduğu güveni teyit etmiş olur. Yüce Allah ile kurulan ilişkinin özü, duada samimi bir şekilde ortaya çıkar. Çünkü dua, ibadetin özüdür. Dua etmek, kalpte Allah inancının daha da kökleşmesine ve insanın günahlarından arınmasına sebep olur. Zira dua ve niyaz, sıradan bir istekte bulunma hali değildir. Dua, kulluk şuuru, ibadet hazzı ve coşkusu içinde ihlasla yapılması gereken, kulun kendini Yüce Allah’a en yakın hissettiği andır ve bu fırsat çok güzel değerlendirilmelidir. Duanın insanın duygularını, algılarını, davranışlarını, ruhî ve bedenî sağlığını değişikliğe uğratan etkileri söz konusudur. Nitekim dua ile gelen ilahi yardım ve manevi destek insanı rahatlatır, korkularını yatıştırır ve Yüce Allah’a olan güvenini artırır. Böyle bir durumda kişinin şuur düzeyi yükselir, idrak kapasitesi keskinleşir, olağanüstü işler başaracak şekilde gücü ve kuvveti ziyadeleşir. Örneğin dua sayesinde ulaştığı manevî güç ve motivasyon ile 250 kg ağırlığındaki bir top mermisini tek başına kaldırıp topa yerleştirebilir. Dua, hayatın akışına da tesir eder. Zira Yüce Allah, her an yeni bir yaratmada olduğunu (Rahman, 55/29), kendisini anan kulunu anacağını (Bakara, 2/152), dua edenlerin duasına icabet edeceğini (Bakara, 2/186; Mümin, 40/60), fiilî duanın hakkını verenlere yardımını esirgemeyeceğini haber vermektedir. Diğer taraftan dua edene ... Devamı

Mağdur, Mazlum ve Kurban Kavramları

2016-04-29 21:33:00

Mağdur, Mazlum ve Kurban Kavramları Son günlerde birtakım yazılı, sesli, görsel ve sosyal medyada “mağdur ve mazlum” kelimelerinin yerine “kurban” kelimesinin bilinçli olarak kullanıldığı görülmektedir. Oysa “mağdur, mazlum, ezilmiş” kelimelerinin yerine “kurban” kelimesini kullanmak doğru değildir. Zira Türkçede kurban kelimesi, hem bir ibadeti hem de bayramı nitelemek üzere kullanılmaktadır. Dolayısıyla “zulme ve haksızlığa uğrayarak hayatını kaybetmiş veya yaralanmış” kimselerle ilgili olarak “mağdur/ mazlum/ biçare” gibi kelimeler yerine Batılı ülkelerden etkilenerek “kurban” kavramını kullanmak kanaatimizce sakıncalıdır. Çünkü söz konusu yayın organlarında “kurban” kelimesi “olumsuz bir durumu” ifade etmek için kullanılmaktadır. Oysa Türkçede “kurban” kelimesi bir ibadetin ve bayramın adıdır. Dolayısıyla hem bir ibadetin hem de müslümanların iki dinî bayramından birinin adının “menfî anlamlar çağrıştıran bir konuyla alakalı kullanılması” son derece mahzurludur. Zira ilerleyen yıllarda genç nesillerin zihninde hem kurban ibadetine hem kurban bayramına karşı olumsuz algılar meydana gelebilir ve onlar bu ibadetleri uygulamaktan vazgeçebilir. Bu bakımdan “mağdur, mazlum, biçare, ezilmiş, horlanmış, dışlanmış” kavramları yerine “kurban” kelimesini kullanmak doğru değildir. Çünkü dilin bozulması her alanı doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemektedir. Zira insanlar kavramlar üzerinden düşünmekte, fikir üretmekte ve hükümler ortaya koymaktadırlar. Örneğin istatistiki veriler, Türk halkının artık çocuklarına Şaban ismini koymaktan vazgeçtiğini/ kaçındığını ortaya koymaktadır. ... Devamı

İşinize Gelince Kader Gelmeyince Değil, Öyle mi?

2016-04-22 11:02:00

İşinize Gelince Kader Gelmeyince Değil, Öyle mi? İnsanoğlunun başına bir felaket gelince; “Alın yazısı! Kader işte! Elden ne gelir! Olacağı varmış! Felek, kara talih, kara yazı, kader, kısmet, nasip!” gibi kavramların arkasına sığınır, kendini teselli eder, hatalarını görmek istemez, iradesini yok sayar ve böylece sorumluluktan kaçmaya çalışır. Ona bu yaptığının yanlış olduğunu söylediğinizde ise kendini rahatlatacak, haklı olduğunu söyleyecek birilerini arar ve bulur. Bulmakta fazla güçlük çekmez; çünkü etraf kaderciliği din edinmiş bir sürü adamla doludur. Körler sağırlar birbirini ağırlar diyaloğu başlar; herkes birbirini rahatlatır ve mutlu bir şekilde ayrılırlar. Mesela kaderciler, dünyalık kazanmak için sonuna kadar gayret eder ve alacaklarından asla vazgeçmezler. Ama onlara dinî sorumluluklarını hatırlattığınız zaman kırk dereden su getirir ve işi yokuşa sürerler; “Kalemler kaldırılmış, olacaklar yazılmış, alın yazısı işte, benim çabam  bir şeyi değiştirmez ki!” diyerek sorumluluktan kaytarmaya çalışırlar. Ancak onlara “Bu kadar kendini yorma, soğuk sıcak demeden koşuşturma! Nasıl olsa rızkın ayağına gelir seni bulur! Çalışmasan da olur! Otur oturduğun yerde!” desen sana inanmaz ve yüzüne dönüp “Böyle saçmalık mı olur?” dercesine bakarlar.  Yine onlara “Meyve bahçendeki ağaçlarla, bağınla ve bostanınla ilgilenme! Onları budama! Çapalama! Sulama! Gübreleme! Hastalanırlarsa da bakımını yapma! İlaç kullanma! Nasıl olsa o bahçenin toprağında neyin ne kadar biteceği yazılmıştır! Senin bahçeden alacağın ürün Allah katında takdir edilmiştir! Sen bunu asla değiştiremezsin! Kendini yorma! Soğuk sıcak demeden koşuşturma! Çalışmasan da olur!” d... Devamı

Din Kardeşliğinin Anlam ve Önemi

2016-04-13 21:08:00

Din Kardeşliğinin Anlam ve Önemi Bilindiği üzere tevhid, Yüce Allah’ın varlığını ve birliğini gönülden tasdik etmek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Zira insanın yaratılış gaye ve hikmeti tevhide dayanır. Bütün peygamberler, tevhid inancını yeryüzünde egemen kılmak üzere görevlendirilmişlerdir. Onlar, bu uğurda çetin mücadeleler vermiş ve çok ağır imtihanlardan geçmişlerdir. Tevhid inancının son elçisi Hz. Muhammed de, Allah’ın varlığını ve birliğini tüm insanlığa tebliğ etmiş ve onları yalnızca Yüce Allah’a kul olmaya davet etmiştir. Rahmet peygamberi, kısa sürede şirk toplumundan tek Allah’a inanan muvahhit bir toplum inşa etmiş, onun Mekke’de yaktığı tevhid meşalesi, karanlıkları aydınlığa; zulmü adalete; kin, nefret ve düşmanlığı, şefkat, merhamet ve barışa dönüştürmüştür. Hz. Peygamber, sadece tevhid inancını değil, beraberinde vahdet anlayışını da getirmiştir. Onun getirdiği vahdet anlayışı, Ensar ve Muhacir kardeşliğiyle zirveye ulaşmış, bir ve beraber olmanın en nadide örneklerini tüm dünyaya sunmuştur. Hz. Muhammed’in getirdiği bu anlayış, dilleri, renkleri, ırkları farklı olan ama inançları, gayeleri, gönülleri bir olan yüzbinlerce müslümanı din kardeşliği çatısı altında bir araya getirmiştir.   Bilindiği üzere tevhid, sadece bir inanç ve düşünce sistemi değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Tevhidin bireysel hayattaki tezahürü, bu inancın gereğine göre yaşamaktır. Rabbimize, kendimize, çevremize, kâinata karşı sorumluluklarımızın bilincinde olmaktır. Kısaca tevhidin toplumsal hayattaki karşılığı, “vahdet”tir. Vahdet, kardeşlik, dostluk, sevgi, saygı, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşmadır; birlikte yaşama şuuruna s... Devamı