İlaca Doktorun Değil Hastanın İhtiyacı Vardır!

2017-01-24 22:38:00

 

İlaca Doktorun Değil Hastanın İhtiyacı Vardır!

İslam dünyasının içinde bulunduğu zavallı halin sebeplerinden birisi de “emeğe/ uzmanlığa/ bilgiye/ tecrübeye/ farklı görüşe” saygı duyulmaması ve bilginin önemsenmemesidir.

Örneğin adam hastalanıyor, doktora geliyor, şikâyetlerini söylüyor, doktor muayene ediyor, hastalığına teşhis koyuyor ve reçeteyi yazıyor. Doktor, hastaya “ilaçlarını düzenli olarak kullanmasını ve tekrar kontrole gelmesini” öneriyor. Ama hasta adam veya kadın doktorun yanından çıktıktan hemen sonra onun dediklerine hiç itibar etmiyor. İlacını da almıyor, üstelik “Bu zamana kadar kimse bilemedi de sen mi bildin?” deyip, gülüp geçiyor.

İşte böyle bir hastanın hastalığından kurtulabilmesi mümkün değildir. Onun bu hastalığı tedavi edilmediği için zamanla kronikleşecek ve günün birinde o hastalık yüzünden geberip gidecektir. Dolayısıyla ilaca doktorun değil hastanın ihtiyacı vardır. İlaç önerdi diye doktora gülenler sefihlerin/ ahmakların ta kendileridir. Uzmanlığa, tecrübeye ve bilgiye saygı göstermeyenlerin günün birinde perişan olmaları kaçınılmazdır.

Pekiyi bu örneği durup dururken neden verdim?

Bilindiği üzere otuz yıllık devlet memuruyum ve yaklaşık on yıldır gönüllü olarak köşe yazıları yazmaya devam ediyorum. Bunu vicdani sorumluluğumun bir gereği olarak yapıyorum. Elhamdülillah şu ana kadar dört yüz elliyi aşan köşe yazısına imzamı attım. Bu işi hiçbir maddî karşılık beklemeden yaptım, yapıyorum ve yapacağım. Yazılarımı haftalık olarak kendi sitemde yayınladığım gibi memleketimdeki bir gazetede de bunlar köşe yazısı olarak çıkmaya devam ediyor. Ayrıca dört ayrı sitede daha yazılarım yayınlanıyor. Amacım ulaşabildiğim kadar çok insana ulaşmak ve onları uyarmaktır.

Hedefim; uzman olduğum alanla ilgili doğru ve güvenilir bilgiler üretmek, bunları çevremle paylaşmak, ülkeme yararlı bir birey olmak, gözlemlerimi/ tecrübelerimi/ bilgilerimi genç kuşaklara aktarmak, onların daha iyi yetişmesine imkân sağlamak, farklı bakış açılarından onları haberdar etmek. Kısaca doğru dinî bilgilerle hem öğrencilerimin hem de toplumun buluşmasını sağlamaktır.

Nitekim ben genellikle araştırmalarım sonucunda ulaştığım dinî konularla alakalı kanaatlerimi yazıyorum. Elbette bu ülkenin bir ferdi olarak gündemi de yorumluyorum; çünkü ben de bu ülkede yaşıyorum, vergi veriyorum ve ülkenin geleceği beni de ilgilendiriyor. Bu konularda da duyarlı olmam gerekiyor. Ayrıca bir akademisyen olarak çalışmalarım sonucu ulaştığım bilgilerimi milletimle paylaşmamın görevim olduğuna inanıyorum.

Bu yazıları yazmamın ve yayınlamamın bir diğer nedeni de öğrencilerin ders dışı konularla alakalı bana sık sık soru sormak için gelmeleridir. Her birine aynı konuları defalarca anlatmak ve zaman kaybetmek yerine, web siteme girip sordukları sorularla ilgili daha önce yazdıklarımı okumalarını, sonrasında bana gelerek anlamadıkları yerleri sormalarını öneriyorum. Böyle yapan “sayıları az öğrencim” tekrar yanıma geldiklerinde onları dikkatle dinliyor ve anlamadıkları veya yanlış anladıkları yerleri düzeltiyor, onlara işin doğrusunu anlatıyor ve sorularını cevaplıyorum.

Böyle yapmak çok daha verimli oluyor. Zira öğrenci hazıra konmamış oluyor, araştırıyor, zaman ayırıyor, böylece yazdıklarımı/ anlattıklarımı daha iyi kavrıyor ve o bilgi onun hafızasında daha kalıcı oluyor.Bu durumda hem öğrenci kazançlı çıkıyor hem de ben. Çünkü ben tekrar aynı şeyleri anlatmaktan kurtuluyorum ve yeni makaleler/ kitaplar/ tebliğler üretmeye zaman buluyorum. Öğrenci de merak ettiği konuyu araştırdığı ve zaman harcadığı için o bilgiyi içselleştiriyor ve daha çabuk sahipleniyor.

Ancak bazı sefihler, ders dışı konularla ilgili soru sorduklarında, ben de onları daha önce yazdığım bu makalelere yönlendirdiğimde gülüşüyor ve kendilerini akıllı zannediyorlar. Kendi aralarında fısıldaşarak “Adam bu konuda da yazmış!” diyor ve sırıtıyorlar. Oysa bu gülen ahmaklar büyük bir yanlış yapıyorlar. Bu sefihler bilmiyorlar ki, ilaca doktorun değil hastanın ihtiyacı vardır. Yani; sordukları sorunun cevabını öğrenmeye ihtiyacı olanlar kendileridir. Dolayısıyla kendi eksikliğinin farkına varmadan meseleye tek taraflı bakanlar, kendini akıllı/ uyanık zannedenler, kendi acınacak hallerine gülenler ve onların “iyiliğini isteyen hocalarıyla” dalga geçenler sefihlerin ta kendileridir.

Pekiyi sağlam dinî bilginin öneminin farkına varamamış böyle bir beyinsizin sorumluluk sahibi bir din adamı olabilmesi mümkün müdür? Bana göre asla mümkün değildir. Zira bu tür bir sefih oturup hatasıyla yüzleşeceğine, hastalığının/ bilgisizliğinin tedavisi ile uğraşacağına doktora gülüyorsa o beyinsizin iyileşmesi/ bilgi sahibi olması mümkün değildir. Cehaletin karanlığında debelenmesi, sorumsuz bir ilahiyatçı olarak hem kendinin hem de başkalarının sonunu hazırlaması kaçınılmazdır. Çünkü böyle birisi ateşten gömlek giydiğini hâlâ anlayamamış zavallının tekidir.

Dolayısıyla bir makaleyi/ kitabı/ tebliği yazan zaten o konuyu araştırmıştır ve biliyordur. Onun birikiminden faydalanmak yerine hocayla alay etmek veya dalga geçmek yahut bazı geri zekâlıların dediği gibi; “Arkadaş, kendi bilmiyor bize soruyor” diyerek gülüşmek şeref yoksunluğundan başkası değildir.

Böylelerinin yapması gereken o hocaya bir daha ders haricindeki konularla ilgili gelip soru sormamaktır.Zira dersle alakalı soruları anında cevaplanan öğrencilerin konu dışı sorularını gidip alanının uzmanına sormaları gerekir. Veya illa o hocaya soracaksa da onun konuyla ilgili yazdığı kitaplarına/ makalelerine/ köşe yazılarına bakmaları icap eder. Zira bu, aklın ve mantığın gereğidir.

Kaldı ki bir öğrenciye hiç araştırmadığı bir konuyu anlatmakla araştırıp geldiği konuyu anlatmak arasında da dağlar kadar fark vardır. Araştırıp gelen öğrenci anlatılanları daha iyi kavrarken, hiç bilgi sahibi olmadan dinleyen, kafası enkazla/ çöplükle/ bidat ve hurafelerle dolu olanlar anlatılanları bir türlü anlayamamakta, kendi aptallığına yanacağı/ ağlayacağı yerde; “Hoca o da yok dedi, bu da yok dedi, şu da yok dedi” diyerek hezeyanlar savurmaktadır. Bu nedenle kendi pespaye haline güleceğine “Araştır gel, sonra konuşalım” diyen hocaya gülmek zırvanın zirve noktasıdır. Bırakınız bunların iyi bir ilahiyatçı olmasını “insan” olabilmeleri de mümkün değildir. Zira bu tiplerin bir ahlak sorunu olduğu muhakkaktır. Ahlaksızların ise topluma hiçbir şekilde örnek olabilmeleri mümkün değildir.

Sonuç olarak, ilaca doktorun değil hastanın ihtiyacı vardır. Herkesin emeğe saygı göstermesi bir zorunluluktur. Hasta olduğunu kabul etmeyenlerin ve doktorun bilgisinden şüphe edenlerin iyileşmesi mümkün değildir. Eğer o hasta, o doktora güvenmiyorsa onun yanına gidip hastalığına çare olmasını istemesi de ayrı bir aptallıktır. Böyle birinin güvendiği doktora gidip tedavi olması hem daha ahlâkî hem de daha doğru olandır. Ancak o kişi dini kisveye bürünmüş din tüccarının, sahte tarikat önderinin yanına gidiyor, onlara güveniyor ve onların dediklerini yapıyorsa o takdirde ahirette de bu yaptıklarının sonuçlarına katlanmak ve kimseyi suçlamamak zorundadır. (27.01.2017)

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Emin SEYHAN                     

Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

 

74
0
0
Yorum Yaz