İçtihat ve Zamanın Değişmesiyle Bazı Hükümlerin Değişmesi Mesele

2016-11-25 17:56:00

İçtihat ve Zamanın Değişmesiyle Bazı Hükümlerin Değişmesi Meselesi

Mecelle’nin 39. maddesinde de ifade edildiği üzere “(lâ yünkerü teğayyürü’l-ahkâmi bi’t-teğayyüri’l-ezmân) Ezmanın tegayyuru ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz.” Yani; zaman içinde şartların değişmesiyle hükümlerin değişeceği gerçeği inkâr olunamaz.

Bir başka ifadeyle, dinin genel kaide ve temel esasları içinde yer almayan konularda Allah’ı koyduğu sınırlara (Nisâ, 4/14; Tevbe, 9/112; Talak, 65/1) riayet etmek şartıyla bazı hükümlerde/ kurallarda değişikliğe gidilebilir. Zira İslam, evrensel bir dindir ve her coğrafyada emir ve nehiylerinin rahatlıkla uygulanabilmesi için buna şiddetle ihtiyaç vardır.

Bununla birlikte şartların yeniden eski haline dönmesi durumunda tekrar eski hükme dönülmesi de pekâlâ mümkündür. Çünkü toplum düzenini korumak, fert ve kamu vicdanını rahatlatmak, bireylerin hak, hukuk ve güvenliklerini teminat altına almak amacıyla yeni hükümlerin ihdas edilmesi veya şartlar değişince eski hükümlere dönülmesi bir zorunluluktur.

Nitekim hükümlerdeki bu değişimin amacı “celb-i menfaat, def-i mefsedet (hayrı ikame, zararı önleme)” ve hakkı/ adaleti yerine getirmektir.

Çünkü fesadu’z-zeman (genel ahlakın bozulması), dış faktörler, siyasî ve iktisadî etkenler, bilim ve teknolojideki gelişmeler, coğrafi faktörler gibi konular, hükümlerin değişmesini zarûri kılan etkenlerdir; bunları yok saymak ya da görmezlikten gelmek doğru değildir.

Elbette tamamen içtihada/ değişime kapalı alanlar vardır.Bunlar; genel/ küllî teşrî getiren hükümler, ta’lil edilemeyen (içtihada kapalı) taabbudî hükümler, Şâri’ tarafından belirli bir süre veya miktarla sınırlandırılan yükümlülük konusu hükümler, bizzat kanun koyucu tarafından helal veya haram olduğu belirtilen hükümler, makâsıd türünden hükümler. Bu alanlardaki hükümlerde bir değişme olmaz; bunlar değişime kapalıdır.

Ancak belirli şartlar doğrultusunda değişmeye açık bazı hükümler vardır ki, bunlar da özel teşrî getiren (herhangi bir olaya özgü kılınan), ta’lil edilebilen (içtihada açık) ve vesâil (vesile-araç) türünden hükümlerdir.

Diğer taraftan İslâm dini bazılarının iddia ettiği gibi sadece ahlâkî veya ibadetlerle ilgili hükümler ihtiva etmez. Tam aksine kendisine tâbi  olanların dünya ve ahiret huzurunu temin etmelerini sağlayacak “hukukî, iktisadî ve siyasî konularla” ilgili hükümler de içerir. Çünkü İslâm, hayatın her alanına ve çağın bütün ihtiyaç ve problemlerine cevap verebilecek nitelikte hükümlere sahiptir. Yani bu son din, bu hedefleri gerçekleştirecek gerekli alt yapı ve kaynak zenginliğine sahiptir. Bu kaynaklar, ilâhî ve değişmez olma nitelikleri yanında esnek bir yapıyı da haizdirler.

Ancak bu temel ilke ve esasları zamanın şartlarını dikkate alarak anlama ve yorumlama görevi alanın uzmanlarına/ müçtehitlerine aittir. Onlar, şartların değişmesi karşısında genel çerçeveyi taşmamak şartıyla değişim sahasını belirleme vazifesiyle yükümlüdürler.

Nitekim içtihat müessesesinin çalışması halinde İslâm donukluktan veya bir çağa hapsedilmekten kurtulacak, aksi takdirde özü itibariyle dinamik olan bir din donma noktasına gelecek ve işlerliğini kaybedecektir. Bu bakımdan zamanla değişebilecek hükümlerin değiştirilebilmesi için içtihat müessesesinin çalıştırılması bir zorunluluktur. İslâm’ın dinamizmi ve toplum hayatına yön verebilmesi için buna şiddetle ihtiyaç vardır. Zira İslâm’ın temel amacı, toplum hayatının dışında kalmak değil aksine yaşanan hayata hem ayak uydurmak hem de yön vermektir.

İslâm, bu dinamizmini ve toplumla iç içeliğini tarihi süreç içinde içtihat müessesesini çalıştırarak sağlamıştır. Hz. Peygamber tarafından içtihat teşvik edilmiş, yerine göre farz-ı kifâye hatta farz-ı ayn konumunda değerlendirilmiştir. İçtihadın amacı söz konusu dinamizmin sürekliliğini sağlamaktır. Ayrıca “zaruret ve kolaylaştırma” gibi çeşitli alternatiflerin getirilmesi de İslâm’ın her halükârda yaşanan hayatla bağını devam ettirdiğinin en önemli delilidir. Gerçek şu ki, bir dinin koyduğu kuralların toplumda ortaya çıkan ihtiyaç ve problemlere cevap verebilmesi, yaşanılan hayatla paralel yürümesine bağlıdır. Yaşanan hayattaki değişime ayak uyduran bir sistem sayesinde insanlar mutlu ve huzurlu bir hayat sürebilirler.

Ancak müsteşrikler ve İslâm ülkelerinde bunlara hayranlık besleyen kişiler, İslâm’ın donuk/ dogma olduğunu, çağımızın ihtiyaçlarına cevap veremediğini ısrarla dile getirmekte ve müslümanların zihnine olumsuz bir algı yerleştirmeye çalışmaktadırlar. Oysa böyle bir iddia tamamen yanlıştır. Bu, sadece onların hüsnü kuruntusudur; temennisidir; olmasını arzu ettikleri şeydir.

Bu itibarla 1400 öncesinin şartlarını günümüze taşımaya çalışmak yerine, günümüz şartlarını dikkate alarak, İslâm’ın ana umdelerini de göz önünde bulundurarak yeni içtihatlar yapmak ve yeni sorunlara yeni çözümler üretmek elzemdir. Yukarıda da ifade edildiği üzere bunu sahanın uzmanlarının yapacağı muhakkaktır.

Diğer taraftan Hz. Peygamber’in, “Bizim işimizde (dinimizde) bulunmayan her (yeni) şey reddedilmiştir” hadisinde kastedilen yenilik ise “dinin özüne” yapılan müdahalelerle ilgili bir husustur. Yoksa Hz. Peygamber döneminde vukû bulmamış problemlere genel çerçeve esas alınarak çözüm üretilmesi bid’at olarak asla değerlendirilemez.

Nitekim İslâm’da içtihat müessesesinin kabulü ve ısrarla teşviki o döneminde vukû bulmamış problemlere çözüm üretilmesini sağlama amacına matuftur. Dolayısıyla içtihat ile bid’ati birbirine karıştırmak ve kaynaklara uygun yapılmış bir içtihadı “bid’at” olarak değerlendirmek sefihlikten ve ahmaklıktan başkası değildir.

Örneğin yukarıdaki hadisi delil getirerek organ nakline karşı çıkmak ve “Organ nakli caiz değil, bid’attir” demek İslâm’ın genel ilkelerinden bîhaber olmaktır. Maalesef din adamı kisvesine bürünmüş din satıcıları böyle sözler söylemekte, bazı sefihler de bunların kılık kıyafetine bakarak peşlerinden gitmekte ve kendilerine yazık etmektedirler.

Oysa bu hadisten hareketle bütün değişim ve yeniliklere kapalı olmak, İslâm’ın genel ruhuyla çelişmeyi kabullenmektir. Zira insanlık âlemi dün olduğu gibi bugün de hayatın hemen her safhasında daima bir gelişim ve değişim halindedir. İnsanı ve toplumu ilgilendiren olaylar gün be gün değişik şekil ve versiyonlarda sahneye çıkmaktadır. Bundan dolayı her olayın çözümü için çağlar öncesinden bir hükmün tayin edilmesi imkânsızdır. Ancak özünde birçok olayın çözümünü ihtiva eden “genel ilke ve prensiplerin konulması” bir hukuk sistemi için eksiklik değil aksine zarurettir.

Öte yandan şu gerçeğin altı çizilmelidir ki, İslâm’da hükümlerin esnekliği ifadesi hiçbir zaman onun “değişmezliği ve ebedi yürürlüğü” ilkelerinden ayrı düşünülemez. “Esneklik” kavramı, “değişmez öz”ün farklı ortamlara göre farklı şekiller almasını temin eden bir özelliktir.

Bunu şöyle bir örnekle açıklamamız mümkündür: Suyun özünden ve fonksiyonundan hiçbir şey kaybetmeden, kabına göre şekil alabilmesini hatta fevkalade hallerde geçici olarak katı (buz) veya gaz (buhar) haline dönüşebilmesini sağlayan özelliği, onun “esnek bir yapıya” sahip oluşundandır. Ancak görünüşteki bu şekil değişikliği, hatta geçici olarak buz veya gaz hâline dönüşmesi onun “su” olma özelliğini asla zedelemez.

Bütün bu bilgilerden sonra şunlar ifade edilebilir:

Din ile arasına mesafe koyan ve dinden hazzetmeyen bazı yobazlar ısrarla; “Bin dört yüz sene indirilmiş bir Kitab’a uyulmaz. O çağın gerisinde kalmış bir dogmalar bütünüdür” diyerek Kur’ân’ın ilkelerini dışlama derdinde iseler ve anlamak için hiçbir çaba sarf etmiyorlarsa bu tür din düşmanlarına karşı mesafeli durmakta yarar vardır.

Aynı şekilde dine yakın görünen ve dini yaşadığını zanneden bazı yobazlar da İslâm’ı koruma adına “Kitab’ın sadece lafızlarını okuyup maksadını anlamaya yanaşmıyor, şartların zorladığı konularda Kur’ân ve sahih sünnet’e uygun üretilen içtihatları” bid’at olarak görüp kabul etmiyorlarsa bu tür ahmaklara karşı da mesafeli olunmasında son derece yarar vardır.

Bu bakımdan her iki yobaz çeşidinin aynı noktada buluştuğu ve aynı amaca hizmet ettiği söylenebilir. Bir grup nefret duygusuyla hareket ederken diğer grup ise aşırı sevgiyle hareket etmekte, ancak her iki grup da dini devre dışı bırakıp hakikatten sapmakta, hevalarının peşinden gitmekte ve sonuçta aynı noktada buluşmaktadırlar. Oysa bu ve bunun gibi kesimlerin gerçeği aramak, meselenin özünü anlamaya çalışmak ve bulmak gibi bir ödevleri vardır.

Bu itibarla “On sene önce böyle demiyordunuz. Yüz sene önce böyle demiyorlardı” gibi söylemlerle o dönemin şartlarında alınmış içtihadı eleştirmek ve bugünün şartlarında “alınan o kararı” önemsizleştirmeye çalışmak doğru değildir. Böylesine basit mantık kuralları içinde üretilen sözlerle İslam’a saldıranlara prim vermek ve İslâm’ın yaşanılabilir bir din olduğu gerçeğinin üzerini örtmek fevkalade yanlıştır.

Bu tür akıl yürütmelerde bulananlar her ne kadar kılık kıyafet ve görünüş olarak müslümanlara benzeseler de bunlar dinin özünü, ruhunu ve maksadını anlamaktan gafil kimselerdir. Bu bakımdan söz konusu zavallıların hatalarını kabulden kaçınmaları ve yanlışlarını savunmaya devam etmeleri, üstelik uyarı görevini yerine getirenlere düşmanlık beslemeleri doğru değildir. Kanaatimizce bunlar İslam’ın sorunlarını kendilerine dert edinmemiş sözde ve gösterişçi müslümanlardır; zira bunlar gerçeği araştırmamış, üzerlerine vazife olmayan konularda ahkâm kesmiş, tereciye tere satmış, uzmanlığa saygı göstermemiş ve çırpındıkça daha da batmışlardır.

Bu zavallılar, “Her bid’at dalâlettir” diyerek ehlinin yaptığı içtihadı “sapkın” ilan etmiş ve çağın değişen şartlarını ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak üretilen yorumlara ve bu yorum sahiplerine düşmanlıktan kaçınmamışlardır. Dolayısıyla esas bunların yaptıkları sapkınlık ve hamakattır.

Çünkü eğer bu adamlar ve onlara destek olanlar samimi iseler şu örnekler üzerinde kafa patlatmaları ve gerçeğin peşinden koşmaları gerekir:

Neden Hz. Ömer, kıtlık senesi had cezasını uygulamamış ve hırsızın elini kesmeyerek İslam toplumuna bir mesaj vermeye çalışmıştır? Onun bu uygulaması, zamanın ve şartların değişmesiyle ahkâmın tegayyür edebileceğini gösteren en önemli örneklerden birisi değil midir?

Yine Hz. Ömer, neden müellefe-i kulub’a zekâttan pay verme uygulamasını kaldırmıştır? Onun bu uygulaması, zamanın ve şartların değişmesiyle ahkâmın tegayyür edebileceğini gösteren en önemli örneklerden birisi değil midir?

Görüldüğü üzere bu uygulamasıyla Hz. Ömer ne âyetin hükmünü değiştirmiş ne de ona muhalif bir iş yapmıştır. Hz. Ömer’in kıtlık zamanı âyetin hükmünü uygulamamasının temel nedeni, insanların aç kalmaları ve ihtiyaç halinde bulunmalarıdır. Aynı şekilde Hz. Ömer’in müellefe-i kulub’a zekâttan pay vermemesinin nedeni; “o gün müellefe-i kulûbtan hiçbir kimsenin kalmamasıdır.”

Aynı şekilde neden İmam Şafiî, Mısır’a yerleştikten sonra oranın şartlarını dikkate alarak eski görüşlerinden vazgeçmiştir? Onun bu şekilde yeni içtihatlar yapması, zamanın ve şartların değişmesiyle ahkâmın tegayyür edebileceğini gösteren en önemli örneklerden birisi değil midir?

Dolayısıyla bu örnekleri çoğaltmamız mümkündür. Ancak aklını kullananlar için bu kadarı yeterlidir. Bu itibarla herkes doğru düşünmeli ve elmalarla armutları birbirine karıştırmamalıdır. Bir kimse elmalarla armutları birbirine karıştırıyor, bütün uyarılara rağmen inadını sürdürüyorsa o kimsenin ahmağın/ zır cahilin/ salağın teki olduğu söylenebilir. Bu aptalın boş yere konuşmayı, kendini ve başkalarını aldatmayı bırakması hem kendi hem de peşinden sürüklediği zavallıların yararına olacaktır.

Sonuç olarak, zamanın ve şartların değişmesiyle bazı hükümlerde değişikliğe gidilebilir. Bu İslâm’ın evrensel bir din olmasının tabiî bir sonucudur. Değişmez hükümleri gerekçe göstererek değişebilecek hükümlere karşı çıkmak sefihliktir. İçtihat kıyamete kadar olacak ve bunu da sadece ve sadece ehli yapacaktır. Menfaati gereği ilkesiz davranarak gerçeği çarpıtanlar, uzman olmadığı alanda ahkâm kesenler, âlemi kör ve sersem kendini akıllı zannedenler ise düştükleri bataklıkta debelenmeye, çırpındıkça daha da batmaya devam edeceklerdir. (25.11.2016)

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Emin SEYHAN                     

Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

240
0
0
Yorum Yaz