Kimin Doğruyu Söylediğini Nerden mi Bileceğiz?
Kimin Doğruyu Söylediğini Nerden mi Bileceğiz?
İnsanların kafasını karıştıran mevzulardan biri de herhangi bir konuda farklı görüş ve kanaatler olduğunda kime inanacakları ve kimin yanında yer alacakları hususudur. Bu asırlardır insanların üzerinde düşündükleri ve çözüm aradıkları bir konudur. Bu konudaki kafa karışıklıklarını gidermenin en etkili yolu ise belli ölçütlere göre hareket etme zorunluluğudur.
Gerçekten de insanlar hayatlarının her anında bir takım konular ve kişiler hakkında sürekli olarak hükümler vermekte, nerde durduklarını, neyi desteklediklerini, ya da neye karşı çıktıklarını bir şekilde ortaya koymaktadırlar. Bu değerlendirmeleri ölünceye kadar yapmak durumunda olan insanların belli kriterlere göre bunu gerçekleştirmeleri ise çok mühimdir. Pek tabiidir ki bütün bunlar ön yargıların değil, hukukun ve ahlakın evrensel ilkeleri içerisinde olmalıdır. Zira bu; insaniyetin temel bir gereği ve gerçeğidir.
Bu itibarla herhangi bir konuda görüş ve duruş ortaya koyması gereken bir kimsenin bunu yaparken dayanacağı sağlam karinelerinin olması kaçınılmazdır. Bu nedenle doğru bir analiz yapabilmek için beslendiği her türlü kaynağın temiz, güvenilir, arî, duru ve sağlam olması, bir takım belli şartları taşıması çok büyük önem arz etmektedir.
Buradan hareketle belirtelim ki, kul hakkını ihlal etmemek (Hucurat 49/12; Necm 53/28) ve verilen hükümlerde doğru ve tutarlı bir sonuca ulaşmak için bütün insanların yapması gereken bir takım hususlar vardır. Bu itibarla insanların kime kulak vereceklerini, neleri okuyup neleri seyredeceklerini çok iyi tespit etmeleri gerekmektedir. Kulak verdikleri ve görüşlerine itimat ettikleri kimselerin şu sıralayacağımız özellikleri taşıyıp taşımadıklarına bakmaları ise zaruridir. Simdi takip edilecek kimselerde bulunması elzem olan bazı hususları maddeler halinde özetlemeye çalısalım.
1. Bir konuda konuşan ve kanaat ortaya koyan kimse, gerçekten o bilim alanının (tıp, ilahiyat, ekonomi, hukuk, eğitim, iletişim, diplomasi, askerlik, emniyet, astronomi, sanat, vs.) mütehassısı (uzmanı) olmalıdır. Yani konuştuğu sahanın temel bilgilerine vakıf olmakla beraber, üzerinde çalıştığı konunun (branşının ya da mesleğinin) bütün yönlerine vukuf edecek bilgi ve yeteneğe haiz olmalıdır.
2. Branşı ile alakalı sağlam ve derinlemesine bir bilgi birikimine ve tecrübeye sahip olmalıdır.
3. Söz söylediği sahanın otoriteleri tarafından onun bu uzmanlığı, bir takım eğitimler ve imtihanlar sonucu test edilip onaylanmalı ve o konuda sağlam bilgi, mal, hizmet ve ürün üretebileceği, görüş açıklayabileceği ve bunları bütün dünya ile paylaşabileceği yönünde olumlu bir kanaate varılmış olmalıdır.
4. Alanıyla ilgili bilimsel gelişmeleri yakından takip etmeli ve sürekli kendini yenileyen bir kimse olmalıdır.
5. Söylediklerini uygulayan ve bunlara göre hayatını şekillendiren bir kimse olmalıdır. Zira söylediklerinin tam tersini yapan bir kimseye itibar edilemeyeceği bütün insanların vicdanlarının ortak bir kanaatidir.
6. Yaptıklarında ve söylediklerinde samimi olmalıdır. Çıkar amacıyla gerçekleri çarpıtan bir kimse asla olmamalıdır. Sıkışınca yalan söyleyen ve yaptıklarını ve söylediklerini inkâr eden kimselerden uzak durulmalıdır.
7. Kanaatini ortaya koyarken olabildiğince tarafsız, adil, objektif, ilkeli ve tutarlı olmalıdır. İdeolojik olarak meseleye yaklaşmamalıdır.
8. Uzman olduğu sahada konuşurken sağlam bir muhakeme yeteneği ile konuları ele almalı ve incelediği o konuya parçacı değil, bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşabilmelidir.
9. Bütün dünyaya örnek olabilecek derecede güzel ahlak ve iffet sahibi olmalıdır.
10. Kendisi için istediğini başkaları için de isteyebilen bir olgunluğa ve vicdana sahip olmalıdır.
11. Şunu da özellikle belirtelim ki, takip edilecek bu kimselerin sadece bir takım unvanları, titrleri, rütbeleri veya mevkileri elde etmiş olmaları asla yeterli değildir. Zira bazı kimseler vardır ki hak etmedikleri halde o makamları ele geçirmişlerdir ve bu mevkiinin gerçek anlamda hakkını vermek yerine unvanlarını başka amaçlar için kullanabilmişlerdir. Dolayısıyla bu konuda belirleyici olan şey; peşinden gittiği ve sözüne değer verdiği kimsenin bir takım unvanlar taşıyor olması ya da çok meşhur bir kimse olması veyahut yüksek makamları işgal ediyor olması değildir. Aksine sağlam bir muhakeme yeteneğine, basiret ve ferasete sahip olup olmadığıdır. Mantık kurallarına, akla, sağduyuya ve bilimin değişmez esaslarına göre hareket edip etmediğidir. Ortaya koyduğu düşüncelerindeki, hükümlerindeki ya da eserlerdeki sağlamlık, objektiflik, tutarlılık, kapsayıcılık ve kuşatıcılıktır.
12. Takip edilecek kimse eleştiren, sorgulayan ve sürekli olarak aklını en iyi şekilde çalıştıran, bütün diğer disiplinleri de göz önüne alarak fikirler üretip açıklayan ve bunu da tam bir tutarlıkla başaran tahlil ve analiz kabiliyeti inkişaf etmiş bir kimse olmalıdır.
İste bütün bu özellikleri haiz bir kimsenin sadece uzman olduğu sahada konuştuklarının ve yaptıklarının bir değeri olacak ve diğer insanlara yol gösterebilecektir.
Herkes tarafından artık
İste bütün bu kafa karışıklıklarından kurtulabilmenin en etkin yolu, herhangi bir konuda görüş ortaya koyan kimselerin yukarıda saydığımız özellikleri taşıyıp taşımadıklarıdır. Bu özellikleri taşımadıkları anlaşılan kimselere danışmak, onları takip etmek ve onların gösterdiği yoldan gitmek ise gelişmenin, kalkınmanın ve gerçeğe ulaşmanın önündeki en büyük engellerden biridir. Bu durum zaman ve enerji kaybına yol açtığı gibi, toplumsal huzur ve istikrarın bozulmasına ve geriye doğru hızlı bir gidişe de neden olmaktadır.
Bilindiği üzere Kur’an-ı Kerim emanetin ehil kimselere verilmesi gerektiğini, (Nisa, 4/48) uzman kimselere danışılmasının önemini (Nahl, 16/43; Enbiya, 21/7) vurgular. Hz. Peygamber’in de tavsiyeleri bu yöndeyken hâlâ her duyduğuna sorgulamadan inanan, güven ve itimat telkin etmeyen insanların peşinden giden, onların sözlerine incelemeden inanan ve bunu her yerde yalan yanlış anlatan kimse çok büyük bir hata yapmaktadır. Zira Allah’ın kendisine verdiği aklı kullanmayan insanın sorumluluklarından kurtulabilmesi mümkün değildir. Bir insan, bu dünyanın geçici güzellikleri için bu kadar kolay ve ucuz bir şekilde kendi kendini aldatıp mahvetmemelidir. Zira aldatılmak isteyenleri aldatacaklar mutlaka vardır.
Dolayısıyla toplumda bir arada yaşayan bireylerin daha huzurlu ve müreffeh olabilmeleri, sonra da bütün dünyaya örnek davranışlar sergileyebilmeleri için her meslek mensubunda mutlaka bulunması gereken ehliyet ve liyakate dikkat etmeleri ve buna saygı göstermeleri elzemdir. Uzmanlığa saygı gösterilmezse akıbet iyi olmayacaktır. Bunu bir misalle açıklamamız gerekirse şunları ifade edebiliriz.
Mesela beyin ameliyatı olması gereken bir hasta bu konunun uzmanı olan ve binlerce ameliyat yapmış olan tecrübeli bir beyin cerrahini tercih etmek yerine nasıl olsa o da doktor diye sağlık ocağında çalışan bir pratisyen hekime ameliyat olmak isterse, kendisi hakkında hiç doğru bir karar vermemiş olur. Pratisyen doktor değil de sağlık meslek lisesi mezunu bir sağlıkçının da bu ameliyatı yapabileceğini kabul eder ve uzman olmayan bu kişiye o ameliyatı olursa ameliyat masasından kalkmasının zor olduğu açıktır. Zira görünen koyun kılavuz istemeyeceği aşikârdır. Veya aynı kimse ‘beyin cerrahi şart değil canım, bir kadın doğum doktoru da bu ameliyatı yapsa olur, nasıl olsa o da doktor’ diye o kadın doğum doktoruna ameliyat olursa yine doğru bir iş yapmamış olacaktır.
Bu itibarla nasıl tıp alanındaki branşlaşma beden ve ruh sağlığımız için önemli ve zaruri ise, aynı şekilde ilahiyat alanında da branşlaşma dinî ve uhrevî dünyamız açısından son derece önemlidir. Yukarıda sayılan özellikleri haiz ehliyet sahibi kimselerin kanaatlerine, ürettikleri sağlam bilgilere kulak vermek gereklidir ve din konusunda oluşturulmak istenen bilgi kirliliğini ve kafa karışıklıklarını en aza indirmek için de bu şarttır. ‘O da ilahiyatçı, ya da o da hoca’ diyerek uzmanı olmadığı sahada konuşan, ya da kendisini geliştirmemiş, muhakeme yeteneği dumura uğramış, anlama, kavrama ve sezme melekeleri nerdeyse çökmekte olan ve söz söylerken samimi de olmayan kimselere kulak veren kişinin durumu da o yanlış tercihi yapan hastanın durumuna benzetilebilir. Nitekim böyle bir kimse dini doğru kavrayamayacağı gibi bir takım kimselerin elinde oyun aracı olmaktan, istismar edilmekten ve kullanılmaktan da kurtulamayacaktır.
Ayrıca şunun da altını kalın çizgilerle çizelim ki, bir meslek mensubunun giydiği kıyafete, cübbeye, üniformaya ya da resmi elbiseye bakarak o kimsenin o konuda ehil olduğu düşüncesiyle hareket etmekte son derece yanlıştır. Kolaycılık ve şekilciliktir. Ve sadece bu kıyafetlere bakarak karar veren kimsenin sorumluluktan kurtulabilmesi zordur. Zira mesleği icra eden kişinin giydiği kıyafetinin ya da kisvesinin bizzat kendisi değildir. Ehliyet ve liyakat sahibi kimsede kılık ve kıyafet yeterli şart değildir. Aksine akıl, muhakeme, basiret, feraset, kabiliyet, uzmanlık, sağlam bilgi ve tecrübe şarttır. Kişileri giydiklerine göre değerlendiren bir anlayış kolaycı, ucuzcu, şekilci ve lafızcı bir anlayıştır ve bu yaklaşımın isabet kaydettiği çok az görülmüştür. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün de isabetle kaydettiği gibi ‘hocalık sarık ve cübbe ile değil, kafa iledir’ sözü bu gerçeğe işaret etmekte ve çok mühim bir mevzuya parmak basmaktadır. Kanaatimizce bu durum sadece hocalık için değil, diğer bütün meslekler için de aynen geçerlidir.
Özetle ifade edecek olursak herkes hayatının her anında kendisi ve başkaları hakkında nasıl kararlar verdiğine, neleri ölçü aldığına çok dikkat etmelidir. Beslendiği kaynakları yeniden gözden geçirmeli ve uzmanlığa muhakkak saygı göstermelidir. Uzmanlığa saygısızlığın bedeli insanı bu dünyada telafisi imkânsız ağır sonuçlarla karsılaştırabileceği gibi, hesap gününde de büyük kayıplara uğramasına yol açabilecektir. (Ahzab, 33/67-68; Bakara, 2/165-167; En’am 6/27, 148; Zuhruf, 43/38;) O zaman peşinden gittiklerini suçlamış olmalarının kendilerine bir yarar sağlamayacağı ise şu an elimizde bulunan Kur’an-ı Kerim’in apaçık bir ifadesidir. (08.02.2010)
Dr. Ahmet Emin Seyhan